تخطٍ إلى المحتوى

Luteus

الفصل 2 · قراءة 16 دقيقة

Luteus

الفصل 2

Kaçış

Hasat mevsiminin sonuna gelinmiş, kalede yılın en büyük şöleni için hazırlıklar başlamıştı. Büyük yemek salonundaki uzun meşe masa envaiçeşit yemekle donatılmış, mutfaktan yükselen kokular bütün koridorlara yayılmıştı. Mahzenin yıllardır saklanan en iyi şarapları özenle çıkarılmış, gümüş kadehler parlatılmış, şöminenin ateşi harlanmıştı. Hizmetkârlar ellerinde tepsilerle bir odadan diğerine koşuşturuyor, aşçılar son hazırlıkları tamamlıyor, muhafızlar gelen soyluları karşılamak için yerlerini alıyordu. Dışarıdan bakıldığında kale her zamanki gibi görkemli, huzurlu ve güvenli görünüyordu. Kimse birkaç saat sonra aynı salonun kan gölüne döneceğini bilmiyordu.

Sara ise bütün bu telaştan uzakta, prens Luteus'la birlikte bahçede vakit geçiriyordu. Küçük prens, tahta bir sopadan kendine yaptığı oyuncak atını bacaklarının arasına almış, avluda bir o yana bir bu yana koşturuyor, kendi hayal dünyasında görünmez düşmanlarla savaşıyordu. Sara onun peşinden gülümseyerek yürürken zaman zaman yakalamaya çalışıyor, Luteus da her seferinde kahkahalar atarak kaçıyordu. Onunla oyun oynamayı seviyordu fakat bugün kale her zamankinden çok daha kalabalıktı. Soyluların gelişiyle avlu bile hareketlenmişti. O sırada kral odasında akşam yapacağı konuşmayı son kez gözden geçiriyordu. Bu yıl vergileri azaltmayı, halkın zorlu geçen hasat mevsiminden sonra biraz olsun nefes almasını sağlamayı planlıyordu. Bunun kolay olmayacağını biliyordu; çünkü lordların çoğu daha fazla vergi toplanmasını istiyordu ve onları ikna etmek zorundaydı.

Tam o sırada Kraliçe Alexa bahçeye çıktı. Üzerinde henüz tamamlanmamış gösterişli elbisesi vardı. Hizmetçiler son düzeltmeleri yaparken Sara'ya seslendi.

— Akşam için bunları giydir prense.

Sara başını eğerek emri kabul etti ve Luteus'un elinden tutup odasına çıktı. Küçük prens yeni kıyafetlerini merakla incelerken Sara düğmelerini ilikledi, omzundaki pelerini düzeltti.

— İleride sen de böyle büyük toplantılarda kral olacaksın Luteus.

Çocuk merakla başını kaldırdı.

— Ne zaman?

— Büyüdüğünde... Kral olmak için öğrenmen gereken her şeyi öğrendiğinde.

Luteus bir süre düşündü, sonra masum bir ifadeyle sordu.

— Ben kral olduğumda sana ne olacak?

Bu soru Sara'nın elini durdurdu. Gözleri bir an boşluğa daldı. Belki görevi sona erdiğinde kaleden ayrılır, yıllardır hak ettiği tazminatı alır ve ailesinin yanına dönerdi. Ama dönebileceği bir aile hâlâ var mıydı, onu bile bilmiyordu. Onlar yıllardır bir lordun topraklarını ekip biçerek geçinen sıradan çiftçilerdi. Bütün hayatları, bir sonraki hasada kadar aç kalmadan yaşayabilmek için çalışmakla geçiyordu. Sara onları en son en küçük kardeşi doğduğunda görmüştü. O günden sonra ne bir mektup gelmiş ne de bir haber alabilmişti. Annesiyle babası hâlâ hayatta mıydı? Küçük kardeşi büyümüş müydü? Okula gidebilmiş miydi? Onu hatırlıyorlar mıydı? Kalede yaşamak rahattı, karnı doyuyor, güven içinde uyuyordu ama insan ne kadar rahat yaşarsa yaşasın ailesinden bu kadar uzak gerçekten mutlu olabilir miydi?

Akşamüstüne doğru büyük salon yavaş yavaş dolmaya başladı. Dükler, lordlar ve komutanlar küçük gruplar hâlinde toplanmış, ellerindeki şarap kadehleriyle seferlerden, avlardan ve topraklarından konuşuyorlardı. Sara prensin odasına doğru ilerlerken salondaki konuşmalar arasında iki tanesi dikkatini çekti. Bunlar, krallığın en büyük topraklarına sahip ailelerden biri olan Lord Adrien ile oğlu Alaric'ti. Her yıl kralı daha fazla vergi toplaması için ikna etmeye çalışırlardı. Alaric henüz on yedi yaşındaydı ama yaşıtlarından çok farklıydı. Babası onu çocukluğundan beri bir asker gibi yetiştirmiş, eline küçük yaşta yay vermiş, en iyi komutanlarla eğitim almasını sağlamıştı. İki yıl önce kendi askerlerini toplamış, yaptığı başarılı seferlerle adını duyurmaya başlamıştı. Artık yalnızca genç bir savaşçı değil, kendi ordusuna komuta eden hırslı bir komutandı. Babası yaşlandıkça bütün topraklarını ona bırakacağı günü bekliyordu. Fakat Alaric'in gözü yalnızca babasının mirasında değildi. Bir derebeyi olmak ona yetmiyordu. O bir kalenin kralı olmak istiyordu. Kendi kalesini yaptırmak yıllarını, belki de bütün ömrünü alabilirdi. Bu yüzden yaptığı seferlerden elde ettiği ganimetlerle her yıl biraz daha güçleniyor, bir gün bir kaleyi ele geçirmenin hayalini kuruyordu. Üstelik bunun en kolay yolunun dışarıdan yapılacak bir kuşatma değil, içeriden çıkarılacak bir isyan olduğunu çok iyi biliyordu.

Sara istemeden konuşmalarına kulak misafiri oldu.

— Bu gece için hazır mısın Alaric?

Genç adam gözlerini salondan ayırmadan cevap verdi.

— İki yıldır bu günü bekliyorum. Tek istediğim bir kale.

Adrien dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle oğluna baktı.

— Bu gece belki de bir kalemiz olacak... ve vergilerin kontrolü de sonunda bizim elimize geçecek.

Sara'nın kalbi hızlandı. Söyledikleri şey sıradan bir konuşmaya benzemiyordu. İçine kötü bir his çöktü ama ne yapacağını bilemedi. Hızlı adımlarla salondan çıkıp koridora yöneldi.

Koridorun köşesinde akşamki ziyafet için görevlendirilmiş silahşörlerden biri nöbet tutuyordu. Uzun boylu, ince yapılı olmasına rağmen güçlü olduğu her hâlinden belli olan genç adamın adı Leo'ydu. Şövalye olma hayaliyle doğduğu Balkan köyünden ayrılmış, Almanya üzerinden Fransa'ya kadar gelmiş, sonunda bu kalede silahşör olarak hizmet etmeye başlamıştı. Sara onu üçüncü kez görüyordu. Her yıl yalnızca hasat şöleni sırasında kaleye gelir, görevini tamamladıktan sonra tekrar ayrılırdı. Bu topraklarda yaşayan insanlara göre oldukça esmerdi; yüz hatlarından doğudan geldiği hemen anlaşılıyordu. Keskin çenesi, kemikli yüzü ve sert bakışları ona savaşçı bir görünüm veriyordu. Sara ise onu ilk gördüğü günden beri içinde tarif edemediği garip bir yakınlık hissediyordu. Belki ileride kalede komutan olurdu, belki de onu daha sık görme fırsatı bulurdu. Bazen kendi kendine onunla evlenirse ömrünü bu kalede huzur içinde geçirebileceğini hayal ediyor, Luteus'a her baktığında bir gün kendi oğlunun da böyle koşup oynayacağını düşünerek gülümsüyordu.

Leo'nun yanından geçerken ellerini önünde birleştirdi.

— Şarap almaz mısınız? Bugün için mahzenden en özel şaraplar çıkarıldı.

Leo kibarca başını eğdi.

— Ben şarap içmem efendim... Ben Müslümanım.

Sara bir an duraksadı. Dedesinin yıllar önce Fas'tan ve oradaki Müslümanlardan anlattığı hikâyeler aklına geldi.

— Benim dedelerim de Müslümanmış. Hem bana efendim demene gerek yok. Ben sadece prensin dadısıyım. Adım Sara.

Leo hafifçe gülümsedi.

— Memnun oldum... Benim adım Leon.

Sara çekingen bir şekilde başını eğerek selam verdi. Leo şaşkınlıkla ona karşılık verdi. Daha önce bu kalede hiçbir kadının kendisine böyle içten bir selam verdiğini görmemişti. Sara'nın yeşile çalan ela gözleri, kalın kaşları ve sakin bakışları ona yıllardır göremediği annesini hatırlattı. Bir an için askerliği bırakıp köyüne dönmeyi, kazandığı parayla küçük bir tarla almayı ve ailesiyle sessiz bir hayat yaşamayı hayal etti.

Gece çökmeye başladığında büyük salon tamamen dolmuştu. Uzun masaların etrafında krallığın dört bir yanından gelen lordlar, dükler ve komutanlar yerlerini almış, hizmetkârlar son kez kadehleri dolduruyordu. Salonun yüksek tavanından sarkan demir avizelerdeki yüzlerce mum taş duvarları altın sarısı bir ışıkla aydınlatıyor, şöminede yanan odunların çıtırtısı içerideki uğultuya karışıyordu. Sara ise diğer hizmetkârlarla birlikte prensin yanında bekliyor, gözleri farkında olmadan kalabalığın içinde Leo'yu arıyordu. Birkaç dakika sonra onu gördü. Leo, Lord Adrien'in hemen arkasında, elinde uzun mızrağı ve lordun sancağını taşıyan küçük bayrağıyla dimdik duruyordu. Yüzündeki ifade diğer muhafızlardan farksızdı; sessiz, ciddi ve görevine odaklanmış görünüyordu. Sara istemsizce içini çekti. Biraz önce koridorda yaptığı kısa konuşmayı düşündü, ardından gözlerini yeniden prensin üzerine çevirdi.

Tam o sırada salonun büyük kapıları açıldı. Kral ağır adımlarla içeri girdiğinde herkes ayağa kalktı. Omuzlarına kadar uzanan koyu kırmızı pelerini arkasından sürükleniyor, başındaki altın taç mum ışığında parlıyordu. Kraliçe Alexa ile Prens Luteus da onun ardından yürüyordu. Kral yerine oturunca elini hafifçe kaldırdı. Bu işaretle birlikte salondaki herkes yeniden yerine geçti ve ziyafet başladı.

Hizmetkârlar büyük tabaklar hâlinde kızarmış etler, taze ekmekler, av hayvanları, meyveler ve sıcak çorbalar taşırken salondaki sohbet yeniden canlandı. Kadehler tokuşturuluyor, kahkahalar yükseliyor, soylular birbirlerine yaptıkları seferleri ve kazandıkları zaferleri anlatıyordu. Dışarıdan bakıldığında bu gece diğer hasat şölenlerinden farksız görünüyordu. Fakat Sara'nın gözü sürekli Lord Adrien ile Alaric'in üzerindeydi. İkisi de neredeyse hiç konuşmuyor, yalnızca zaman zaman birbirlerine bakarak sessizce başlarını sallıyorlardı. Sanki ikisi de aynı anı bekliyordu.

Saatler ilerledi. Ana yemekler kaldırıldı, yerlerine tatlılar ve en değerli şaraplar getirildi. Şölenin en önemli kısmına gelinmişti. Kral yavaşça ayağa kalktı. Salon bir anda sessizleşti. Herkes gözlerini ona çevirmişti.

Kral derin bir nefes aldı.

"Bu yıl hasat beklediğimiz kadar bereketli olmadı. Halkımız zor bir dönemden geçti. Bu yüzden bu yıl vergileri azaltmaya karar verdim. İnsanlarımızın biraz olsun rahat nefes almasını istiyorum."

Sözleri salonda fısıltılar oluşturdu. Bazı lordlar memnuniyetle başlarını sallarken bazıları huzursuzca yerinde kıpırdandı. Kimse ilk anda itiraz etmeye cesaret edemiyordu. Sonuçta karşılarında oturan kişi kraldı. O kalenin sahibiydi. O toprakların hükümdarıydı. Babalarından miras kalan toprakları onun buyruğuyla yönetiyorlardı.

Sessizliği bozan kişi Lord Adrien oldu.

Yavaşça ayağa kalktı.

— Majesteleri... Söz almak istiyorum.

Kral başıyla izin verdi.

Adrien sesini bütün salonun duyacağı şekilde yükseltti.

— Vergileri düşürmek bize yalnızca para kaybettirir. Halk zaten yeterince iyi şartlarda yaşıyor.

Bir anda bütün salon buz kesti.

Az önce kahkahaların yükseldiği masalarda şimdi çıt çıkmıyordu. Herkes şaşkınlıkla Adrien'e bakıyordu. Kimse onun böyle açıkça krala karşı çıkacağını beklememişti.

Kralın yüzündeki sakin ifade kayboldu.

Bakışları sertleşti.

Yıllardır hiç kimse onun sözünün üzerine böyle konuşmaya cesaret edememişti.

Ağır ama öfkeli bir sesle konuştu.

— Söylediklerini bir saygısızlık olarak kabul etmem için bana sebep verme. Özür dile.

Adrien cevap vermeye hazırlanırken bu kez oğlu ayağa kalktı.

Alaric'in sesi babasından bile daha sertti.

— Babam haklı. Vergileri kral değil, bu toprakların sahipleri belirlemeli.

Salondan derin bir uğultu yükseldi.

Kral öfkeyle ayağa kalktı.

— Bu ne cüret! Babanla konuşurken araya girmeye nasıl cesaret edersin? Muhafızlar! Bu hadsizi salondan dışarı atın!

Kralın muhafızları aynı anda harekete geçti.

Tam o sırada Alaric boynundaki kolyenin ucunu kopardı. İçine ustalıkla gizlenmiş ince bir hançer avucuna düştü.

Her şey bir anda oldu.

Kralın çevresindeki muhafızlar mızraklarını kaldırırken salonun farklı köşelerinde bekleyen bazı askerler aniden kendi kılıçlarını çekti. Bunlar kralın askerleri değildi.

Alaric aylar öncesinden kendi adamlarını hizmetkâr, muhafız ve sancaktar kılığında salona yerleştirmişti.

İlk çığlık yükseldi.

Ardından ilk kan yere düştü.

Sara korkuyla Luteus'u kendine çekti. Küçük prens ne olduğunu anlayamıyor, korkmuş gözlerle etrafına bakıyordu. Sara ise tek bir şey düşünüyordu.

Kral ölürse sıradaki prens olur.

Onu da öldüreceklerdi.

Bu düşünceyle Luteus'u göğsüne bastırdı ve kaçabilecekleri bir fırsat kollamaya başladı.

Salonun tam ortasında ise Leo mızrağını iki eliyle kavramış, kralın önünde dimdik duruyordu.

Savaş artık başlamıştı.

Kılıçların çarpışma sesleri bütün salonda yankılanıyor, devrilen sandalyeler ve kırılan kadehler taş zemine saçılıyordu. Sayıca üstün olan Alaric'in adamları yavaş yavaş krala doğru ilerliyor, kralın muhafızları ise onları durdurmaya çalışıyordu. Kral geri çekilerek duvara kadar geldi. Leo ise tek başına onun önünde duruyor, mızrağını kimseyi yaklaştırmamak için ustalıkla savuruyordu.

Bir asker daha yere düştü.

Ardından bir diğeri.

Fakat düşman bitmiyordu.

Kralın sesi korkuyla titriyordu.

— Geri püskürtün onları! Kimse yaklaşmasın!

Sonunda Lord Adrien, oğlu Alaric ve hayatta kalan birkaç asker birlikte son saldırıya geçti.

Leo derin bir nefes aldı.

Tam doğru anı bekledi.

Adrien kılıcını kaldırıp üzerine atıldığı anda Leo bütün gücüyle mızrağını ileri sürdü.

Demir uç lordun karnını delip arkasından çıktı.

Adrien'in gözleri büyüdü.

Ağzından kan gelirken dizlerinin üzerine çöktü.

Mızrak onun bedeninde sıkışıp kalmıştı.

Leo silahsız kalmıştı.

Babasının gözlerinin önünde öldüğünü gören Alaric'in yüzü öfkeyle değişti.

Elindeki hançeri sımsıkı kavrayıp bütün gücüyle Leo'nun üzerine atıldı.

Keskin çelik Leo'nun sağ yanağından başlayıp çenesine kadar uzanan derin bir yara açtı.

Kan bir anda yüzüne yayıldı.

Leo sendeledi.

Ardından yere yığıldı.

Önünde artık kimse kalmamıştı.

Alaric ağır adımlarla krala doğru yürüdü...

Alaric ağır adımlarla krala doğru yürürken Sara daha fazla bekleyemeyeceğini anladı. Salon artık tamamen savaş alanına dönmüştü. Çığlıklar, kılıç sesleri ve devrilen masaların gürültüsü birbirine karışıyor, kimse küçük prensin salondan çıkarıldığını fark etmiyordu. Sara, Luteus'u sıkıca kucağına aldı ve herkesin dikkati savaşın üzerindeyken yan koridordan koşarak uzaklaştı. Çocuğun korkudan titreyen bedenini göğsüne bastırıyor, bir yandan da "Sakın ses çıkarma prensim, ne olursa olsun ses çıkarma." diye fısıldıyordu.

Kaleyi avucunun içi gibi biliyordu. Uzun koridorları, hizmetkârların kullandığı dar geçitleri ve kimsenin uğramadığı depoları ezbere biliyordu. Düşünmeden ayakları onu ahırlara götürdü. Burası kralın en değerli savaş atlarının bulunduğu yerdi. İçerisi karanlıktı; saman kokusu, hayvanların sıcak nefesi ve gecenin sessizliği birbirine karışıyordu. Sara saman balyalarının arkasında kimsenin ilk bakışta fark edemeyeceği dar bir boşluk buldu.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Luteus'un iki omzunu tuttu.

— Beni dikkatlice dinle. Ne duyarsan duy, ben gelene kadar buradan çıkmayacaksın. Kim gelirse gelsin, sesini çıkarmayacaksın. Anladın mı?

Küçük prens korkuyla başını salladı. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Sara onun saçlarını okşadı, alnına küçük bir öpücük kondurdu ve samanları önüne çekerek saklandığı yeri tamamen kapattı. Son kez arkasına baktıktan sonra hızla ahırdan çıktı.

Merdivenlere doğru koşarken aklında tek bir düşünce vardı.

"Belki hâlâ yetişebilirim... Belki Kraliçe Alexa yaşıyordur."

Taş merdivenleri ikişer üçer çıkarken kalenin içinde artık ölüm sessizliği hâkimdi. Birkaç dakika önce kahkahalarla dolu olan koridorlarda şimdi yalnızca uzaklardan gelen metal sesleri yankılanıyordu. Sara tam üst kata ulaştığında ansızın ayak sesleri duydu.

Olduğu yerde dondu.

Sesler giderek yaklaşıyordu.

Hemen duvardaki geniş sütunun oluşturduğu karanlık girintiye sığındı. Nefesini tuttu. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu.

Biraz sonra Alaric göründü.

Yüzüne sıçrayan kan henüz kurumamıştı.

Arkasından gelen iki asker, Lord Adrien'in cansız bedenini omuzlarından ve ayaklarından tutarak sürüklüyordu. Adamın kolları taş zeminde sürünüyor, arkasında ince bir kan izi bırakıyordu.

Sara gözlerini kapatmak istedi ama yapamadı.

Sessizce karanlığın içinde kaybolmalarını bekledi.

Ayak sesleri tamamen uzaklaşınca saklandığı yerden çıktı ve koşarak büyük salona yöneldi.

Kapının eşiğine geldiği anda olduğu yerde kaldı.

Az önce ışıklar altında şarkılar söylenen salonu tanıyamadı.

Uzun masalar devrilmişti.

Gümüş tabaklar kırılmış, şarap testileri parçalanmış, yere dökülen kırmızı şarap kanla birbirine karışmıştı. Salonun dört bir yanında lordların, muhafızların ve hizmetkârların cansız bedenleri yatıyordu.

Az önce birbirleriyle kadeh tokuşturan insanlar şimdi taş zeminde hareketsiz uzanıyordu.

Sara titreyen adımlarla kadınların oturduğu tarafa yürüdü.

Gözleri yalnızca tek bir kişiyi arıyordu.

Alexa...

Bir an sonra onu gördü.

Kraliçe, masanın yanında sırtüstü uzanıyordu. Karnına saplanan hançerin kabzası hâlâ yerindeydi. Mor renkli kabarık elbisesi tamamen kana bulanmış, uzun saçları yüzüne dağılmıştı. Gözleri korkuyla açık kalmış, sanki son anında oğlunu aramış gibi tavana bakıyordu.

Sara dizlerinin üzerine çöktü.

Titreyen elleriyle Alexa'nın yüzünü tuttu.

Tenindeki sıcaklık çoktan kaybolmuştu.

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Sabah birlikte hazırlık yaptıkları kadın artık yoktu.

Hıçkırığını bastırmaya çalışarak ayağa kalktı.

Bu kez gözleri kralı aradı.

Salonun diğer ucunda, devrilmiş tahtın hemen önünde onu buldu.

Kralın bedeni tanınmayacak hâldeydi.

Defalarca bıçaklanmıştı.

Pelerininin kırmızısı kana karışmış, altındaki taş zeminde koyu bir gölet oluşmuştu.

Sara tam geri çekilecekken bir şey fark etti.

Kralın bedeninin altında biri vardı.

Önce korkuyla geriledi.

Sonra bütün gücüyle kralın cansız bedenini yana doğru itti.

Oldukça ağırdı.

Taş zeminde sürüklenirken altından kanlar içinde bir yüz göründü.

Leo...

Yüzü tamamen kralın kanıyla kaplanmıştı.

Sağ yanağından çenesine kadar uzanan derin yara hâlâ kanıyordu. Başının arkasında da taş zemine çarpmaktan oluşmuş büyük bir darbe vardı. Fakat nefes alıyordu.

Yaşıyordu.

Sara rahat bir nefes aldı.

Tam o anda koridordan yeniden ayak sesleri duyuldu.

Hiç düşünmeden salonun köşesindeki büyük dolaba koştu. Şarap kadehlerinin ve kristal karafların saklandığı dolabın kapağını sessizce açtı, kendini içine attı ve kapağı aralık bırakarak dışarıyı izlemeye başladı.

Kapı sertçe açıldı.

İçeri Alaric girdi.

Arkasında birkaç asker vardı.

Yüzündeki öfke hâlâ dinmemişti.

Muhtemelen prensi arıyorlardı.

Sara nefes bile almıyordu.

Gözleri yalnızca Leo'nun üzerindeydi.

"Lütfen uyanma..." diye içinden tekrar tekrar dua ediyordu.

Alaric ağır adımlarla kralın cesedinin yanına geldi.

Bir süre sessizce baktı.

Sonra dişlerini sıktı.

— Hâlâ yetmedi...

Bir anda öfkeyle kılıcını kaldırdı.

İlk darbeyi indirdi.

Sonra bir tane daha.

Bir tane daha...

Sara dehşet içinde gördüğü manzaraya bakakaldı.

Askerlerden hiçbiri onu durdurmaya cesaret edemiyordu.

Dakikalar boyunca öfkesini kralın cansız bedeni üzerinde boşalttı.

En sonunda nefes nefese kaldığında geri çekildi.

Artık yerde yatan beden krala benzemiyordu.

Alaric kılıcını silip askerlerine döndü.

— Toplanın. Gidiyoruz.

Bir an durdu.

— Gün doğarken geri geleceğiz. Cesetlerin hepsini yakacağız.

Askerler sessizce onu takip ederek salondan çıktılar.

Ayak sesleri tamamen kaybolana kadar Sara olduğu yerde kıpırdamadı.

Sonunda cesaretini toplayıp dolaptan çıktı.

Koşarak Leo'nun yanına diz çöktü.

Yakındaki masadan bir sürahi aldı.

Titreyen elleriyle biraz suyu avcuna döküp Leo'nun yüzüne serpti.

Genç adamın kirpikleri hafifçe kıpırdadı.

Bir kez daha su serpti.

Leo yavaşça gözlerini araladı...

Leo'nun kirpikleri hafifçe titredi. Sara bir kez daha avucundaki suyu yüzüne serpti. Genç adam derin bir nefes aldı, kaşlarını acıyla çattı ve gözlerini yavaşça açtı. Birkaç saniye boyunca tavana boş boş baktı. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, kulaklarında uğuldayan seslerin arasında düşüncelerini toparlayamıyordu.

Sara dizlerinin üzerine çökmüş, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu.

— Hadi... uyan. Lütfen uyan. Sabah olmadan gitmemiz gerekiyor.

Leo güçlükle başını çevirdi. Sara'yı görünce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

— Ne... oldu?

Konuşurken sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti.

Sara'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Buradan gitmemiz gerekiyor. Gün doğunca tekrar gelecekler.

Leo doğrulmaya çalıştı fakat başındaki şiddetli ağrı yüzünden yeniden yere yaslandı. Eli istemsizce yüzündeki yaraya gitti. Parmakları kana bulanınca olan bitenin gerçek olduğunu anlamaya başladı.

Birden aklına kral geldi.

— Kral... Majesteleri nerede?

Sara cevap veremedi.

Sadece başını yavaşça yana çevirdi.

Leo onun baktığı yöne döndü.

Az önce korumaya çalıştığı adamın yerde parçalanmış bedenini görünce nefesi kesildi. Midesi bir anda kasıldı. Başını yana çevirip şiddetle öğürmeye başladı. Ağzından koyu renkli kan geldi.

Sara hemen omzundan tuttu.

— Zorlama kendini.

Leo nefes almakta güçlük çekiyordu.

— Kan...

Sara sakin kalmaya çalıştı.

— Kral senin üstüne düştü. Bayılmışsın. Başını da yere çarpmış olmalısın. O yüzden kan kusuyorsun.

Leo birkaç kez daha derin nefes aldı. Başındaki uğultu yavaş yavaş azalmaya başlıyordu ama ayağa kalkacak hâli yoktu.

Sara etrafına bakındı.

Temiz kalmış hiçbir bez bulamadı.

Hiç düşünmeden elbisesinin eteğini iki eliyle kavradı.

Kalın kumaşı bütün gücüyle yırttı.

Kopardığı parçayı katlayarak Leo'nun başındaki yaraya sardı. Ardından yanağından çenesine kadar uzanan derin kesiğe bastırdı.

Leo acıyla dişlerini sıktı.

— Biraz dayan... Kanamayı durdurmamız gerekiyor.

Kumaşı düğümledikten sonra derin bir nefes aldı.

— Burada kalamayız.

Leo güçlükle konuştu.

— Sen... bunların olacağını nereden biliyorsun?

Sara kısa bir an duraksadı.

Aklına Alaric ile babasının konuşması geldi.

Sonra az önce dolabın içinde duydukları...

— Sonra anlatacağım.

Sesi titriyordu.

— Şimdi gitmemiz gerekiyor. Luteus'u ahırda sakladım. Orada bizi bekliyor.

Leo gözlerini kapattı.

Prens...

Bir an için yüzüne rahatlama geldi.

En azından tahtın tek varisi hâlâ yaşıyordu.

Sara kolunu Leo'nun omzunun altına geçirdi.

— Ayağa kalkabilir misin?

Leo bütün gücünü topladı.

İlk denemesinde dizleri çözüldü.

Sara onu düşmeden yakaladı.

İkinci denemede ağır ağır doğrulabildi.

Yürürken neredeyse bütün ağırlığını Sara taşıyordu.

İkisi de tek kelime etmeden salondan çıktılar.

Koridorlar ölüm sessizliğine bürünmüştü.

Birkaç saat önce hizmetkârların koşuşturduğu, kahkahaların yankılandığı taş koridorlarda şimdi yalnızca ayak sesleri duyuluyordu.

Duvarlardaki meşalelerin çoğu sönmüş, kalanların ışığı ise taş zeminde titreşen uzun gölgeler oluşturuyordu.

Sara her köşeyi dikkatle kontrol ederek ilerliyordu.

En ufak bir ses duyduğunda duruyor, Leo'yu duvara yaslıyor, nefesini tutarak bekliyordu.

Neyse ki kale boşalmış görünüyordu.

Alaric bütün adamlarını yanında götürmüştü.

Uzun koridorları geçtikten sonra sonunda ahıra ulaştılar.

Sara ağır ahşap kapıyı yavaşça araladı.

İçerideki atlar huzursuzdu.

Sanki onlar da kalede yaşanan felaketi hissetmişlerdi.

Sara saman balyalarının yanına çömeldi.

— Luteus...

Kısık bir sesle fısıldadı.

Küçük prens samanların arasından yavaşça doğruldu.

Sara'yı görünce korkuyla ona sarıldı.

— Sara...

— Şşş... Artık yanındayım.

Luteus'un gözleri hemen Leo'ya kaydı.

Genç silahşör güçlükle ayakta duruyordu.

Yüzündeki kan kurumuş, yanağındaki yara hâlâ açıktı.

Sara ahırdaki en güçlü atlardan birini seçti.

Elleri titreyerek eyeri yerleştirdi.

Fakat tam dizgini eline aldığında duraksadı.

At sürmeyi bilmiyordu.

Bugüne kadar buna hiç ihtiyaç duymamıştı.

Leo ise atın üzerine çıkabilecek durumda değildi.

Bir an çaresizce etrafına baktı.

Sonunda derin bir nefes aldı.

Önce Leo'yu büyük bir güçlükle kaldırıp atın üzerine yatırdı.

Ardından Luteus'u dikkatlice onun önüne oturttu.

Küçük prens dizginlere tutundu.

Sara ise atın yularını eline aldı.

Artık tek bildiği şey vardı.

Bu kaleden mümkün olduğunca uzaklaşmaları gerekiyordu.

Ahırın büyük kapısını sessizce açtı.

Gece rüzgârı yüzüne çarptı.

Arkasında bıraktığı taş duvarlara son kez baktı.

Saatler önce şarkılar yükselen, mumlarla aydınlanan o görkemli kale şimdi karanlığın içinde sessizce yükseliyordu.

O gece yalnızca bir kral ölmemişti.

Bir hanedan da son nefesini vermişti.

Sara yuları sıkıca kavradı.

Hiç arkasına bakmadan yürümeye başladı.

At, onu ve krallığın son varisini karanlığın içine doğru takip etti.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.