تخطٍ إلى المحتوى

IGNIS

الفصل 5 · قراءة 13 دقيقة

IGNIS

الفصل 5

5. BÖLÜM: KALP ATIŞI

Cama vuran o son hafif tıklatmayla birlikte nefesimi tamamen tuttum. Parmak uçlarımda pencereye yaklaşıp ahşap pervazı yavaşça araladığımda, içeri sızan Bamberg ayazıyla birlikte o tanıdık, tütün ve karanlık kokan aura yüzüme çarptı.

​Karşımdaki gölgenin pelerini geriye doğru savrulduğunda kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi güm güm atmaya başladı.

​Moris...

​O kapkara, geceden daha koyu gözleri doğrudan gözlerime kilitlenmişti. Kulübenin arkasındaki yaşlı meşe ağacının gölgesine sinmiş, pelerinini fırtınaya karşı kuşanmış bir avcı gibi duruyordu. Dudaklarında o her zamanki tekinsiz, insanı hem korkutan hem de deli gibi çeken o hafif tebessüm belirdi.

​— Şşşt, dedi işaret parmağını dudaklarına götürerek. Sesi, gecenin karanlığında kadife bir fısıltı gibi odama sızdı. — Hadi, pelerinini al ve benimle gel. Seni bir yere götüreceğim.

​İçimde Nora’yla yaptığım tartışmanın öfkesi, yatağımın altındaki günlüğün ağırlığı ve göğsümdeki mühür sızısı tamamen silinip gitti. O an tek bir gerçek vardı: Moris beni çağırıyordu. Hiç düşünmeden, arkamda hiçbir iz bırakmamaya çalışarak pelerinimi omuzlarıma geçirdim ve pencereden bir gölge gibi dışarı süzüldüm.

​Bamberg ormanının tekinsiz patikalarından geçtik. Moris önümden yürüyor, pelerinini rüzgara siper ederek bana yol açıyordu. Nereye gittiğimizi sormadım, onun peşinden ölüme bile gidebilecek o kör aşkım, ayaklarımı toprağa sıkıca bastırıyordu.

​Sonunda, ormanın bittiği ve Bamberg’in en yüksek uçurumunun başladığı o tepeye vardık. Tepeye adım attığım an nefesim kelimenin tam anlamıyla kesildi.

​Burası gökyüzünün yeryüzüyle birleştiği, dünyanın geri kalanının ayaklarımızın altında ufaladığı mukaddes bir noktaydı. Başımızı kaldırdığımızda, Bamberg’in o sisli havasından eser yoktu; gökyüzü, simsiyah bir kadifenin üzerine saçılmış milyonlarca pırlanta gibi parıldayan yıldızlarla doluydu. Dolunay, tam tepemizde, gümüşten devasa bir tepsi gibi asılı kalmış, ışığını aşağıdaki o kapkara ormanların ve uzaktaki kasabanın sivri kulelerinin üzerine bir nehir gibi akıtıyordu. Aşağıya baktığımda, Bamberg Kilisesi'nin o korkunç kuleleri bile bu gümüş ışığın altında aciz ve küçük görünüyordu. Etrafımızı saran sis bulutları, uçurumun kenarında adeta beyaz bir deniz oluşturmuştu; sanki bulutların üzerinde, dünyanın tüm günahlarından uzakta, sadece gökyüzüyle baş başaydık.

​— Muazzam, diye fısıldayabildim sadece. Sesim rüzgarda kayboldu.

​— Öyle, dedi Moris. Ama gökyüzüne değil, doğrudan bana bakıyordu.

​Yavaşça arkama geçti. O güçlü, büyük ellerini omuzlarıma yerleştirip beni uçurumun kenarına, o sonsuz manzaraya doğru biraz daha yaklaştırdı. Sırtım onun göğsüne yaslandığında içimin cayır cayır yandığını hissettim. Moris eğildi, sıcak nefesi boynumu sıyırıp kulağıma ulaştı. Handsy parmakları pelerinimin üzerinden kollarımı kavradı, beni tamamen kendi karanlığına hapsetti.

​— Denis’in gücü senin bedeninde parıldarken, bu manzarayı görmeni istedim Freya, diye fısıldadı. — Sen sıradan bir cadı değilsin. Bu şehrin üzerindeki o kirli gökyüzünü yakacak olan kişisin. Benimle birlikte...

​Elimi yavaşça tuttu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. Yıllardır hayalini kurduğum, onun bu yakınlığı için ölebileceğim o an tam şu andı. Kalbimin ona ait olduğunu biliyordum.

​Ama tam o sırada... İçimde tuhaf, anlamlandıramadığım bir buz kütlesi büyümeye başladı.

​Moris’in bana bu denli yakın olması, ellerimi tutuşu, boynumdaki o sıcak nefesi içimde hep hissettiğim o güven duygusunu tetiklemesi gerekirken; garip bir tekinsizlik, ruhumu tırmalayan bir rahatsızlık hissi doğurdu. Göğsümdeki mühür, onun dokunuşuyla sakinleşmek yerine, sanki bir tehlikeye karşı uyarır gibi yabancı bir ritimle, acıyla zonkladı. Zihnimin arkasında, kütüphanedeki o dar girintinin sıcaklığı belirdi aniden... Fidel’in arkama saklandığındaki o dürüst, kalbimi çırpındıran heyecanıyla, Moris’in bu kolları arasındaki his bambaşkaydı. Moris’in yanında hissettiğim şey aşk mıydı, yoksa ruhumu boğan karanlık bir esaret mi?

​Bunu anlamlandıramadım. Kendimi geri çekmek istedim ama yapamadım. Moris içimdeki bu ani donmayı hissetmiş gibi ellerimi yavaşça bıraktı. Gözlerinde, çözemediğim o hesapçı ve karanlık parıltıyla bana baktı.

​— Dönme vaktimiz geldi, dedi mesafeli bir sesle. — Nora seni evde bulamazsa ikimiz için de iyi olmaz.

​Geri dönüş yolunda tek bir kelime bile etmedik. Kasabanın sınırlarına geldiğimizde, o beni yine kulübenin penceresine kadar uğurladı. Karanlığın içinde bir gölge gibi kaybolup giderken arkasından sadece bakakaldım.

​Pencereden odama sızıp pelerinimi fırlattım. Yatağa uzandığımda zihnim darmadağındı. Yatağın altındaki annemin günlüğü, o günlükteki yeşil gözlü Vlad, Moris’in uçurum kenarındaki tekinsiz kolları ve kütüphanede bana bakan o safir mavisi gözler...

​Kalbimin kime ait olduğunu bildiğimi sanıyordum. Ama bu gece, o gümüş ay ışığının altında, ruhuma ilk kez büyük bir şüphenin tohumu ekilmişti. Bu karmaşık düşüncelerin ağırlığı altında, mühür sızımın yavaş yavaş uykuya yenik düşmesine izin verdim. Gözlerim kapanırken, Bamberg’in karanlık sokaklarında bir karganın uğursuz sesi yankılanıyordu.

🐛🐛🐛

Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, Bamberg Kilisesi’nin yüksek tavanlı, kasvetli salonunda mum alevleri bir kez daha tekinsizce titriyordu. Dışarıdaki uçurumun o gümüş rengi berraklığı, buranın kalın taş duvarlarını aşamıyor; içerideki karanlığı piskoposun hastalıklı hırsı besliyordu.

​Piskopos George, sunağın önündeki büyük ahşap masaya ellerini dayamış, sabırsızlıkla bekliyordu. Birkaç adım uzağında ise Fidel duruyordu. Üzerindeki pelerini gevşetmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Ancak yüzünde o gün içindeki, neşeli, flörtöz tavırdan eser yoktu; çenesi kasılmış, safir mavisi gözleri kilisenin kapısına kilitlenmişti.

​Büyük ahşap kapı yavaşça, acı bir gıcırtıyla aralandı. İçeri giren Moris, üzerindeki pelerini silkeleyerek soğuk adımlarla sunağa doğru yürüdü. Yüzünde, az önce bir kadının kalbini avucunun içine almış olmanın verdiği o kibirli, sakin ifade vardı.

​Fidel, Moris’in içeri girmesiyle birlikte yerinde duramadı. Öne doğru sert bir adım attı, sesindeki alaycılık bu kez yerini saf bir öfkeye bırakmıştı:

​— Sonunda gelebildin, Moris, dedi Fidel, sesini alçak ama tehditkar bir tonda tutarak. — Ormanın derinliklerinde, uçurum kenarlarında pelerinini rüzgara siper etmek biraz uzun sürdü sanki?

​Moris adımlarını durdurdu. Bakışlarını yavaşça Fidel’e çevirdi. Aralarındaki o kadim düşmanlık, kilisenin havasını bir anda barut fıçısına çevirmişti. Dudaklarında zehirli bir gülümseme belirdi:

​— Beni mi izliyorsun Fidel? Yoksa o kütüphane köşelerinde kıza kendini beğendiremeyince, teselliyi bizi uzaktan seyretmekte mi buldun?

​— Sen ateşle oynuyorsun! diye gürledi Fidel, Moris’in üzerine doğru yürüyerek. İki genç adamın arasındaki mesafe bir nefes kadar azaldığında kilisedeki gölgeler bile sarsıldı. — Piskopos sana o kıza yaklaşma izni verdiyse, bu senin kendi küçük oyunlarını oynaman için değil! Freya senin o karanlık niyetlerini anlayamayacak kadar temiz.

​— Temiz mi? diye alay etti Moris, Fidel’in göğsüne elini sertçe bastırıp onu bir adım geri iterek. — Onun göğsünde ne taşıdığını unuttun herhalde. O Denis’in gücüne sahip. Ve o güç, sadece benim kollarımda güvende.

​— Yeter!

​Piskopos George’un yaşlı ama otoriter sesi kilisenin yüksek duvarlarında yankılandı. Elindeki gümüş haçı masaya sertçe vurdu. İkisinin de üzerine yürürken gözlerindeki o bağnaz öfke çılgın gibi parıldıyordu. George, Fidel’in önünde durdu ve parmağını onun göğsüne doğru sallayarak tısladı:

​— Kendine gel, Fidel! Önündeki o büyük resmi görmeni engelleyen ne? Sana bu görev verilirken kurallar son derece netti. Senin bu kasabadaki yegane görevin; Moris ile o lanetli kızı daha da yakınlaştırmak, onların arasındaki o bağı kopmaz kılmak! Kızı kendine ayarlamak, onun etrafında bir aşık gibi dolanmak değil!

​Fidel, piskoposun bu sözleriyle birlikte donakaldı. Göğsü öfkeyle inip kalkarken yumruklarını sıkmaktan tırnakları avuç içine gömülmüştü. George’un itirafı, kilisenin loş sütunları arasında bir lanet gibi asılı kaldı. Meğer her şey, piskoposun klanı tamamen yok etmek ya da o gücü kontrol altına almak için kurduğu devasa bir tezgâhtı; ve Fidel, bu tezgâhta sadece bir piyondı.

​George, sesini daha da alçaltarak Fidel’e son darbeyi vurdu:

​— O kız, Moris’in kollarında mühür büyüsünü tamamlamalı ki gücü tamamen açığa çıksın. Ve biz de o klanı kökünden kazıyabilelim ve kendimiz için kullanabilelim. Görevini yap Fidel. Duygularının, piskoposluğun planlarının önüne geçmesine izin verirsen, seni o kızdan önce yakarım.

​Fidel, piskoposa tek bir kelime bile etmedi. Bakışlarını George’dan çekip arkada duran Moris’e çevirdi. Moris’in yüzündeki o galip, alaycı tebessüm Fidel’in içindeki tüm bağları kopardı.

​Fidel hışımla arkasını döndü, üzerindeki pelerini savurarak kilisenin büyük ahşap kapısına doğru yürüdü. Kapıyı öyle bir güçle itti ki, çıkan gürültü kilisenin kutsal sessizliğini darmadağın etti. Gecenin kör karanlığına, Bamberg’in o buz gibi ayazına kendini bırakırken; zihninde sadece uçurum kenarında Moris’in kollarında titreyen Freya’nın görüntüsü vardı. George haklıydı, bir görevle başlamıştı. Ama Fidel, o kütüphanede Freya’nın gözlerinin içine baktığı an, bu kirli oyunun kurallarını kendi elleriyle yıkmaya çoktan karar vermişti.

🐛🐛🐛

Ertesi sabah Bamberg’in üzerine çöken gri, dumanlı gökyüzü, zihnimdeki karmaşanın birebir aynası gibiydi. Yatağımın altındaki günlük, annemin gizemli geçmişi ve en önemlisi dün gece Moris’in kollarındayken içimi kemiren o tekinsiz yabancılık hissi... Hepsi üst üste binmiş, ruhumu ezmişti. Fakat durup düşünecek vaktim yoktu; mühür büyüsünün üçüncü aşaması olan Su elementi için o lanetli Su Perisi özünü bugün mutlaka bulmak zorundaydık.

​Yeniden ormanın nehir yatağına vardığımızda, Milan bu kez çamura basmamak için pelerininin eteklerini sıkıca toplamış, etrafı inceliyordu.

​— Ee, dün gece odana döndükten sonra uyuyabildin mi bari? Nora’yla aranız fena açıldı, dedi Milan, yaprakların arasından berrak su birikintilerine bakarak.

​Derin bir nefes aldım. İçimde tutmaktan patlayacak gibiydim ve bunu anlatabileceğim tek kişi Milan’dı.

​— Dün gece... Moris geldi, dedim fısıltıyla.

​Milan elindeki değneği aniden durdurup hızla bana döndü. Kıvırcık saçları yüzünün etrafında savrulurken gözleri kocaman açılmıştı.

​— Ne? Kulübeye mi geldi? Şaka yapıyorsun!

​— Şşşt, sessiz ol, dedim etrafı kontrol ederek. — Beni uçurumun kenarına, gökyüzünün en net göründüğü o tepeye götürdü. Yıldızlar, dolunay... her şey inanılmazdı. Bana sarıldı, ellerimi tuttu. Yıllardır bunun hayalini kuruyordum biliyorsun ama...

​— Aması ne? Kızım çocuk sana resmen ilan-ı aşk etmiş!

​— Öyle değil işte, dedim içimi kemiren o huzursuzluğu kelimelere dökmeye çalışarak. — Yanındayken, bana dokunurken içimde tuhaf bir buz kütlesi büyüdü Milan. Sanki... sanki o kollarda güvende değildim. Ruhumu boğan karanlık bir esaret gibiydi. Normalde kalbimin onun için atması gerekirdi ama mühür büyüsü bile canımı yakarak beni uyardı. Zihnimin arkasında sürekli kütüphanedeki o an, Fidel’in o dar girintideki sıcaklığı dönüp durdu. Kendimi çok suçlu ve darmadağın hissediyorum.

​Milan şaşkınlıkla yanıma yaklaştı, elimi tuttu. O her zamanki dik başlı tavrının arkasındaki o bilge dost sarılmasıyla içimi ısıttı:

​— Kendini suçlama Freya. Bazen kalbimiz bize yıllarca duymak istediğimiz yalanları söyler, ama ruhumuz gerçeği ilk andan itibaren bilir. Belki de Moris göründüğü gibi biri değildir. Ya da o sarışın Fidel... zihnini sandığından daha çok karıştırmıştır.

​Onun bu sözleri içimdeki taşları biraz olsun yerine oturttu. Tam o sırada, nehrin en durgun ve berrak, etrafı mor ay çiçekleriyle sarılı köşesinde bir parıltı gördüm. Su, sanki kendi kendine ışık saçıyor gibiydi.

​— Milan, bak! dedim heyecanla.

​Yavaşça nehre yaklaştık. Suyun tam içinde, gümüş rengi kanatları olan, parmak boyunda, neredeyse şeffaf ve güzelliğiyle insanı büyüleyen bir yaratık ay çiçeğinin köklerine tutunmuş duruyordu. Bir Su Perisi... Yaratık bizi fark ettiği an tam suya gömülecekken, Milan heybesinden çıkardığı küçük efsunlu cam şişeyle inanılmaz bir hızla hamle yaptı. Şişeyi suyun içine daldırıp perinin geride bıraktığı o yoğun, parıldayan mavi özsuyunu şişenin içine hapsetti ve tıpasını sıkıca kapattı.

​— Başardık! İşte bu! dedi Milan şişeyi havaya kaldırarak. Şişenin içindeki mavi sıvı adeta canlı bir element gibi çalkalanıyordu. Mühür büyüsünün üçüncü aşaması hazırdı.

​Görevimizi başarıyla tamamlamanın verdiği rahatlamayla kasabaya doğru dönüş yoluna geçtik. Ancak şansımız, Bamberg’in çamurlu pazar meydanına adım attığımız an tersine döndü.

​Kasabanın tam ortasında, piskoposun muhafızları barikat kurmuş, kasabaya giren çıkan herkesin heybelerini, çantalarını didik didik arıyordu. Ve barikatın başında, gümüş işlemeli zırhıyla bir heykel gibi dikilen adamı gördüğümde Milan’ın kolunun aniden kasıldığını hissettim.

​Diamond...

​O buz gibi, acımasız gözleriyle pazar yerini tarıyordu. Kaçacak bir yerimiz yoktu, bizi çoktan fark etmişti. Diamond, ağır ve otoriter adımlarla doğrudan bizim olduğumuz tarafa doğru yürümeye başladı. Her bir adımında zırhından gelen o metalik ses, ölümün ayak sesleri gibiydi.

​— Bak sen, ormanın asi cadısı. dedi Diamond, tam önümüzde durarak. Bakışları özellikle Milan’ın kıvırcık saçlarında ve meydan okuyan gözlerinde takılı kalmıştı. Dudaklarında tehlikeli bir kıvrılma belirdi. — ormanlarda gezmek yetmedi, şimdi de gündüz vakti şüpheli çuvallarla kasabaya sızıyorsunuz, öyle mi?

​Milan geri adım atmadı. Çenesini dikleştirip Diamond’ın o buz gibi gözlerinin içine nefretle baktı:

​— Biz bu şehrin özgür halkıyız, Avcı. Piskoposun kuralları ormandan topladığımız şifalı otlara da mı yasak getirdi? Yoksa gücünüz sadece kadınların çantalarını aramaya mı yetiyor?

​Diamond, Milan’ın bu sert çıkışıyla birlikte ona doğru tehlikeli bir adım attı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, aralarındaki o düşmanca ama dumanı üstünde elektrik pazar yerindeki herkesi susturdu. Diamond, elini Milan’ın omzundaki heybeye doğru uzattı:

​— Dilin hâlâ çok uzun küçük cadı. Ama o heybenin içindekiler seni odun yığınlarına götürmeye yeterse, o dilini piskoposun önünde de bu kadar rahat kullanabilecek misin göreceğiz. Ver şunu bana.

​Kanım donmuştu. Eğer heybeyi açarsa Su Perisi özünü görecek ve ikimizi de oracıkta zincire vuracaktı!

​Tam o sırada, pazar yerinin diğer ucundan büyük bir gürültü yükseldi. Bir at arabası kontrolden çıkmış, muhafızların kurduğu barikatın üzerine doğru devrilmişti. Muhafızlar çığlık çığlığa o tarafa koşarken, Diamond hışımla kafasını o yöne çevirdi.

​Milan, Diamond’ın bir anlık dikkatsizliğini fırsat bilerek, heybeye uzanan eline sertçe vurdu ve Diamond’ı hafifçe ittirdi:

​— Git de asıl piskoposunun adamlarını kurtar, Avcı! Bizim kaybedecek vaktimiz yok!

​Diamond öfkeyle Milan’a döndü, gözlerinde o sert nefretin yanında, bu kızın pervasızlığına karşı duyduğu o tuhaf, engel olamadığı hayranlık bir kez daha çaktı.

​— Bu burada bitmedi, kıvırcık, diye tısladı Diamond sesi hırçın bir fısıltıyla. — Seni o ormanda tekrar yakalayacağım.

​— Sabırsızlıkla bekliyorum, dedi Milan alaycı bir tebessümle.

​Diamond arkasını dönüp barikattaki arbedeye doğru koşarken, Milan kolumdan tuttuğu gibi beni pazar yerinin ara sokaklarına doğru çekti. Kalbimiz heyecandan ve korkudan deliler gibi çarparken, dar sokaklarda izimizi kaybettirmeyi başarmıştık. Çantaların aranmasından ve piskoposun zindanlarından son anda, kelimenin tam anlamıyla direkten dönerek kurtulmuştuk.

Pazar yerindeki o ölümcül arbededen sıyrıldıktan sonra, adımlarımızı hiç yavaşlatmadan orman patikasına vurduk. Milan, heyecanından dolayı pembeleşmiş yanakları ve parıldayan kehribar gözleriyle hâlâ arkasına bakıyordu. Üzerindeki o eski, solgun keten pelerini çamura bulanmıştı ama umursamıyordu; minyon cüssesine tezat olan o dik kafalı duruşuyla hızlı hızlı yürüyordu.

​Ben ise duru tenimi iyice solgun gösteren pelerinimin kapüşonunu başıma çekmiş, heyecanla titreyen parmaklarımı göğsümdeki mührün üzerine bastırmıştım. Neyse ki o kıymetli şişe koynumdaydı.

​Nihayet Sandra’nın dumanı hiç sönmeyen o gizli kulübesine vardığımızda, kapıyı hızla çalıp içeri süzüldük. İçeride bizi karşılayan o kurutulmuş adaçayı ve acı kök kokusu, pazar yerinin barut kokan havasından sonra derin bir nefes almamı sağladı.

​Sandra, masanın üzerindeki kalın elyazmalarının üzerine eğilmiş, titreyen mum ışığında bir şeyler inceliyordu. Bizim telâşla içeri girişimizi görünce o asırlık, derin çizgilerle dolu yüzünü kaldırıp bize baktı. Gözleri doğrudan koynumdan çıkarıp masaya bıraktığım parıldayan mavi şişeye kilitlendi.

​— Başardınız demek, dedi Sandra. Sesindeki o nadir görülen takdir kırıntısı içimi rahatlatmıştı. Kemikli, lekeli elleriyle şişeyi kavradı ve ışığa doğru tuttu. Şişenin içindeki mavi sıvı, odanın loş duvarlarına çiğ bir gümüş ışığı yansıtıyordu. — Akışkan, saf ve canlı... Tam bir Su Perisi özü.

​— Az kalsın piskoposun sağ koluna yakalanıyorduk, diye soluklandı Milan, heybesini bir kenara fırlatıp tabureye çökerken. — Diamond pazar yerini abluka altına almış.

​Sandra, Milan’ın bu uyarısını duymamış gibi şişeyi masanın ortasına, daha önce çizdiği o kadim şemalardan birinin üzerine yerleştirdi. Sonra bana döndü. O bilge bakışları, omuzlarımdan dökülen koyu renk saçlarıma ve yorgunluktan gölgelenmiş gözlerime odaklandı.

​— Dinle beni Freya, dedi Sandra, sesini bir fısıltıya düşürerek. — Toprak aşamasını atlattın ama asıl tehlike şimdi başlıyor. Bu elimdeki özsu, mühür büyüsünün üçüncü aşaması olan Su elementini damarlarına mühürleyecek. Su, toprağın aksine durdurulamaz. Kanına girdiği an, Denis’in zihnindeki o tüm kadim büyü hafızasını, elementlerin dilini senin zihnine akıtacak. Bu süreçte delirmemek, o hatıraların içinde boğulmamak için iradene sahip çıkmak zorundasın. Su perisinin bu gümüş özü, kanındaki insan zayıflığını yıkayıp arındıracak.

​Masaya biraz daha yaklaştım, ellerimi ahşap masanın kenarına dayadığımda parmaklarımdaki o hafif titremeyi gizleyememiştim.

​— Peki ya sonra? dedim, yutkunarak. — Dördüncü aşama ne olacak?

​Sandra, masanın üzerindeki tozlu sayfalardan birini çevirdi. Sayfada, alevlerin arasından fırlayan, pullarla kaplı kertenkeleye benzeyen tekinsiz bir yaratık çizimi vardı.

​— Dördüncü aşama, elementlerin en hırçın olanı... Ateş, dedi Sandra, parmağını o çizimin üzerine bastırarak. — Su aşamasını tamamlayıp bedenini tamamen esnek ve güçlü kıldıktan sonra, damarlarına o yakıcı gücü sabitlememiz gerekecek. Ateş aşaması için bize, sadece Bamberg’in güneyindeki o lav çatlaklarında ve kor dumanların arasında yaşayan kadim Ateş Semenderi’nin (Salamander) canlı kalbi gerekecek.

​Milan oturduğu yerde irkilerek öne doğru eğildi, kehribar gözleri korkuyla kısıldı:

​— Ateş Semenderi mi? Sandra, onların tek bir nefesi bir insanı saniyeler içinde küle çevirebilir! Onu canlı yakalamak imkansız!

​— İmkansız diye bir şey yok küçük cadı, eğer o piskoposun odun yığınlarında can vermek istemiyorsanız, o kalbi bana getireceksiniz, dedi Sandra, sesindeki o tavizsiz sertlikle. Bakışlarını tekrar bana çevirdi. — Denis’in gücü havaya, yani o son ve beşinci aşamaya geçmeden önce bu ateşle dövülmek zorunda Freya. Eğer semenderin o kor kalbi göğsündeki mühürle birleşirse, piskoposun avcılarının çelik kılıçları bile seni yaralayamaz. Ateş, seni dışarıdan gelecek her türlü büyüye karşı aşılmaz bir zırha dönüştürecek.

​Sandra’nın anlattığı bu ölümcül basamaklar karşısında odadaki hava bir kez daha ağırlaştı. Mavi şişenin yaydığı o çiğ ışık, masanın üzerindeki semender çiziminin pullarında parıldarken; göğsümdeki mühür izleri, sıradaki o su fırtınasını hissetmiş gibi derimin altında yavaşça sızlamaya başladı. Önümde kanla, külle ve amansız yaratıklarla dolu uzun bir yol vardı ve ben bu yolun henüz tam ortasındaydım.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.