O kabus gibi geçen, kanımın bataklık trolünün kanıyla mühürlendiği o fırtınalı gecenin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Bedenim iyileşiyordu ama bu süreç kaplumbağa hızından farksızdı. Sandra, üçüncü aşama olan Su elementi büyüsünü yapabilmemiz için tamamen toparlanmam gerektiğini, acele edersek kalbimin bu baskıya dayanamayacağını söylemişti. Ben de bu yüzden, günün erken saatlerinde kendimi ormanın nispeten daha güvenli olan nehir yataklarına atmıştım. Tabii ki yalnız değildim.
— Eğer bir adım daha atarsam, o fır fır saçlarımın her bir teli tek tek dökülecek Freya, diye sızlandı Milan, omzundaki ağır heybeyi çamurlu bir kütüğün üzerine bırakarak.
Ona dönüp hafifçe gülümsedim. Milan, hırçın kıvır kıvık saçları, asiliği ama bir o kadar da naif kalbiyle bu hayattaki en büyük dayanağımdı. Birkaç gün önce ormanda George’un sağ kolu Diamond ile burun buruna geldiğinden beri üzerinde tuhaf, dalgın bir hava vardı ama ne olduğunu henüz anlatmamıştı. Şimdilik ikimiz de klanın geri kalanı için üçüncü aşamada kullanılacak olan o efsanevi Su Perisi özünü arıyorduk. Yani, en azından ben arıyordum, Milan daha çok şikayet etmekle meşguldü.
— Sızlanmayı kes, kıvırcık, dedim nehrin kenarındaki parıldayan yosunları incelerken. — Sandra, su perilerinin sadece en berrak su yataklarında, ay çiçeği köklerinin arkasına saklandığını söyledi. Koskoca klanın geleceği bizim bulacağımız iki damla özsuyuna bağlı.
— İyi de bu nehirde su perisinden çok, piskoposun pis kokulu çamaşırları var gibi görünüyor, dedi Milan burnunu kırıştırarak. Sonra nehre doğru eğildi ve aniden çığlığı bastı. — Ah! Freya, buldum! Kesinlikle bir su perisi!
Hızla onun yanına koştum. Kalbim heyecanla çarpıyordu. Milan heyecanla suyun içindeki parıldayan bir şeye doğru elini uzattı, parmaklarını suya daldırdığı an suyun içinden fırlayan kocaman, çirkin ve vıcık vıcık bir kurbağa doğrudan Milan’ın burnunun üzerine atladı!
— Aaaa! Çıkar şunu, çıkar! Cadı falan dinlemez bu beni yer! diye çığlık atarak geri geri kaçtı Milan. Kurbağa yüzünden dengesini kaybedip çamurlu suyun içine tepe taklak yuvarlandı.
Ben olduğum yerde kalakalmıştım. Milan’ın üstü başı çamur içinde, saçlarına su yosunları dolanmış halde suyun içinden bana öfkeyle bakışını görünce kendimi tutamadım. Kahkahalarım ormanda yankılanmaya başladı. O kadar çok gülüyordum ki, göğsümdeki mühür sızısı bile canımı yakmıyordu.
— Gülme! Tamam mı, hiç komik değil! Belki de o kütüphanedeki Fidel seni kurbağaya çeviremeden, bu kurbağa beni kendine köle yapacaktı! diye bağırdı Milan, saçındaki yosunu fırlatarak. Ama sonra benim o durdurulamaz neşeme dayanamadı, kendisi de o kocaman, iç ısıtan kahkahalarından birini patlattı.
Nehrin kenarında, üzerimizdeki tüm o ölüm korkusunu, avcıları ve piskoposun baskısını unutup dakikalarca çocuk gibi güldük. Sonra yanına oturdum, çamurlu pelerinini temizlemesine yardım ederken dertleştik. Bana kütüphanede yaşananları, Fidel’in o alaycı tavırlarını sordu; ben de ona Moris’e olan o köklü, vazgeçemediğim bağlılığımdan bahsettim. Milan sadece dinledi, başını omzuma yasladı. "Ne olursa olsun," dedi fısıltıyla. "Sen ve ben, Freya. Bu cehennemden beraber çıkacağız."
Su perisinden hiçbir iz bulamasak da ruhumuzu temizlemiş olarak kasabanın sınırlarına doğru yürümeye başladık. Ancak Bamberg sokaklarına adım attığımız an, o eski tekinsiz kasvet üzerimize bir sis gibi çöktü.
Aramızdaki o neşeli hava dağılırken, yol boyunca tuhaf bir şey dikkatimi çekmeye başladı. Kasabanın eski taş evlerinin duvarlarında, pazar yerindeki ahşap tezgahların köşelerinde ve hatta kiliseye giden yolun üzerindeki eski bir demir fenerin alt kısmında... Küçük, kazınmış bir sembol görüyordum.
Bir karga sembolü.
Kütüphanede Fidel'in elimden kaptığı o kırmızı, altın işlemeli büyü kitabının üzerindeki karganın aynısıydı. Duraksayıp parmaklarımı fenerin üzerindeki o soğuk kazıntının üzerinde gezdirdim. Bu kasabada hiçbir şey tesadüf olamazdı. Piskoposun amansızca yönettiği bu topraklarda, bu karga sembolü neyi temsil ediyordu? Neden daha önce hiç fark etmemiştim? Kafamdaki sorular gitgide büyüyor ama hiçbirini anlamlandıramıyordum.
— Freya, hadi, pelerinini yüzüne iyice çek, devriyeler geliyor, diye uyardı Milan kolumu dürterek.
Düşüncelerimden sıyrılarak karga sembolünün üzerinden elimi çektim. Hızla ara sokaklara saptık. Milan’ı kendi kulübesine uğurladıktan sonra, sakince ve kimseye görünmemeye çalışarak bizim eve vardım. Ev sessizdi, Nora muhtemelen şifalı bitkiler toplamak için dışarıdaydı.
Odamın kapısını kapatıp derin bir nefes aldım. Üzerimdeki yorgunluğu atmak için yatağımın kenarına oturduğum sırada, odanın zeminindeki tahta döşemelerden birinin hafifçe yukarıda durduğunu fark ettim. Normalde burası düzgündü.
Kaşlarımı çatarak yere eğildim. Parmak uçlarımla ahşap tahtayı hafifçe kanırttığımda, tahta büyük bir gıcırtıyla yerinden oynadı. Altındaki karanlık boşluğa elimi uzattım. Tozların içinde, kumaşa sarılmış sert bir cisim duruyordu.
Kumaşı yavaşça açtığımda kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu eski, kenarları aşınmış, deri kaplı bir günlüktü.
Kumaş parçasını tamamen sıyırıp elime aldığım deri kaplı günlüğün üzerindeki tozları üfledim. Havaya yayılan toz bulutunun altından beliren şeyle nefesim tamamen kesildi.
Deri kapağın tam ortasına, tıpkı kasaba sokaklarında gördüğüm ve Fidel’in kütüphanede koltuğunun altına sıkıştırdığı o kitabın üzerindeki karga sembolü kazınmıştı. Ama asıl kalbimi durduran şey, sembolün hemen altına ince, zarif bir el yazısıyla kazınmış olan o isimdi: Althea.
Annemin günlüğüydü bu.
Ellerim titreyerek günlüğün sararmış, saman kokulu ilk sayfasını araladım. Annemin yıllar önce mürekkeple kağıda döktüğü o tanıdık yazıyı görmek gözlerimin dolmasına yetti. Sayfanın en üstünde çok eski bir tarih vardı ve günlük tam olarak şöyle başlıyordu:
"Bugün onunla tanıştım, Vlad'la. Uzun zamandır onu uzaktan izliyordum. Bugün nihayet benimle konuştu... İnanabiliyor musun, benimle konuştu! O kadar heyecanlıydım ki, ilk başta onun o derin yeşil gözlerine odaklanmaktan ne söylediğini tam olarak dinleyemedim bile. Fakat sonra, kurduğu cümleler zihnimde anlamlaşmaya başlayınca, o büyük heyecan yerini amansız bir hayal kırıklığına bıraktı. O bizden... benden, yani tüm cadılardan nefret ediyordu. Bana bu konuda kiliseye, piskoposa destek olmak isteyip istemediğimi sordu. Cevap veremedim..."
Okuduklarımla başım döndü. Günlüğü hızla kapatıp göğsüme doğru bastırdım. Daha fazlasını şu an okuyacak gücü kendimde bulamıyordum; sanki sayfalarca sır üzerime doğru yıkılıyor, beni nefessiz bırakıyordu.
Zihnim durdurulamaz bir soru yağmurunun altında kalmıştı. Kimdi bu yeşil gözlü Vlad? Annemin, piskoposun avcılarıyla ve kiliseyle ne gibi bir bağı vardı? En önemlisi de... o karga sembolü neyi temsil ediyordu? Annemin günlüğünde, kasabanın duvarlarında ve Fidel'in elindeki o yasaklı büyü kitabında aynı karganın olması bir tesadüf olamazdı.
Neden bu günlük yıllarca saklı kalmıştı da, tam olarak Denis Amca’nın külleri bedenime mühürlendikten, toprağın o kadim gücü kemiklerime kazındıktan hemen sonra karşıma çıkmıştı? Sanki bastığım toprak, annemin sırlarını bana kusmuştu.
Kapının dışından gelen ayak sesleriyle irkilerek günlüğü yatağımın altına, o gevşeyen tahtanın derinliklerine geri gizledim. Ama içimdeki o fırtına çoktan başlamıştı. Annemin geçmişi, Bamberg’in geleceğini tamamen değiştirecek tehlikeli bir anahtara benziyor gidişata bakılırsa...
Akşam çöktüğünde kulübenin içine ağır bir sessizlik hakim olmuştu. Masada sadece Nora’nın hazırladığı kök sebze çorbasının buharı tütüyor, kaşık sesleri dışında çıt çıkmıyordu. Nora, yorgun gözlerle çorbasını karıştırırken zihnim yatağımın altındaki o tozlu sayfalarda, yeşil gözlü Vlad isminde ve karga sembolündeydi. Annem bir cadıydı ama babam hakkında bugüne kadar bana tek bir kelime dahi edilmemişti. Ne zaman sorsam büyük bir duvarla karşılaşırdım. Ama artık o duvarı yıkma vakti gelmişti.
— Bugün kasabadaki evlerin duvarlarında tuhaf kazıntılar gördüm, dedim kaşığımı masaya bırakarak. Sesimi olabildiğince sıradan tutmaya çalışıyordum. — Küçük karga sembolleri... Sanki birileri bir şeyleri işaretliyor gibiydi.
Nora elindeki kaşığı havada tutarak duraksadı. Gözlerindeki o ani parlama ve ardından gelen panik dalgası gözümden kaçmamıştı omuzlarının dikleştiğini görebiliyordum.
— Kasaba halkının batıl inançları Freya, dedi Nora, sesini düz tutmaya çalışarak. — Piskoposun korkusundan ne yapacaklarını şaşırdılar. Karga, güvercin... Her şeyi bir alamet sayıyorlar. Boş ver bunları.
— Boş vermek mi? dedim, oturduğum sandalyede öne doğru eğilerek. Konuyu yavaşça, ama kararlı bir şekilde asıl sormak istediğim yere çekiyordum. — Annem de mi boş verirdi acaba? Yani... Bamberg’de her şey bu kadar gizemliyken, onun geçmişine dair neden hiçbir şey bilmiyorum? Mesela... babam kimdi Nora?
Nora’nın yüzündeki kan çekildi. Kaşığı tabağın kenarına sertçe bıraktı, çıkardığı ses sessiz kulübede yankılandı.
— Freya, bu konuyu defalarca konuştuk, dedi sesi titreyerek ama aynı zamanda sert bir tonda. — Annen bu klan için canını verdi. Baban ise... bu hikayenin bir parçası değil. Geçmişi kurcalamak sana hiçbir şey kazandırmaz.
— Bir parçası değil mi? diye sesimi yükselttim. İçimdeki tüm o mühür acısı, kütüphanedeki korku ve günlüğün verdiği o sarsıcı merak öfkeye dönüşüyordu. — Bir insanın babası nasıl kendi hikayesinin bir parçası olmaz? Herkes bir şeyler saklıyor! Denis Amca’nın külleri göğsümde sızlarken benim kim olduğumu, bu kanın nereden geldiğini bilmeye hakkım var! Annem kime aşık oldu Nora? Kime baktı o yeşil gözleriyle?
"Yeşil göz" kelimesi ağzımdan döküldüğü an kulübedeki hava buz kesti. Nora öfkeden ve korkudan titreyerek ayağa kalktı. Sandalyesi arkaya doğru gıcırdadı.
— Yeter! diye bağırdı Nora, gözlerinden bir damla yaş süzülürken. — Haddini aşıyorsun Freya! Sana anlatılmıyorsa bir sebebi vardır! Seni korumak için nefes bile almaktan korktuğumuz bu cehennemde, bizi kendi ellerinle ateşe atmak mı istiyorsun?
Nora daha fazla konuşamadı. Hıçkırıklarını gizlemek ister gibi arkasını döndü ve odasının kapısını sertçe çarparak içeri girdi.
Yemek boğazımda düğümlenmişti. Daha fazla masada kalamayacağımı anlayarak odama geçtim. Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı ahşaba yasladım. Haklıydım, bir şeyler saklıyorlardı ve annemin günlüğündeki o Vlad, klanın en büyük sırrıydı.
Üzerimdeki pelerini çıkarıp yatağa uzandım. Göğsümdeki mühür, yaşadığım bu tartışmanın stresiyle hafifçe zonkluyordu. Gözlerimi tavana dikmiş, zihnimdeki soruları ayıklamaya çalışıyordum ki...
Tık. Tık.
Duraksadım. Nefesimi tuttum. Ses, odamın dışarıdaki ormana bakan o küçük, dar penceresinden gelmişti.
Yataktan yavaşça doğruldum. Kulübenin etrafında sadece klan üyeleri olurdu ama hiçbiri gece yarısı penceremi tıklatmazdı. Adımlarımı parmak uçlarımda atarak pencereye doğru yaklaştım. Kalbim hızla çarparken, pencerenin küçük camına vuran ay ışığının önüne bir gölge düştü.
Tık.
Ses bu kez daha netti. Camin hemen arkasında, karanlığın içinde parıldayan bir çift göz vardı.