9. BÖLÜM: MAVİ GÖZLERE IŞIYAN AY
Ay, yağmur, güneş … belkide ıssız bir yıldırım, en son ne zaman bu kadar parıldamıştı?
Genç kızın uzun saçları sırtını hafif rüzgar eşliğinde döverken genç adam dudaklarına götüreceği sıra, parmakları arasında öylece donan sigarayla kala kalmıştı.
Genç kız ise elini saçlarından geçirdi ve derin bir nefes çekti içine. Alt katta bunalmıştı. Ayakları geniş salondaki doymak bilmeyen misafir sürüsüne yiyecek- içecek taşımaktan artık kopacak raddeye gelmiş ve o da çözümü kimsenin gitmeyeceğini bildiği kendi balkona açık terasına çıkmakla bulmuştu. Arada aile fertleri dışında kimse buraya çıkmazdı. Çünkü zaten alt katta başka bir teras daha vardı. Ablasının odasıyla kendi odasının içine açılsa da Berfe kullanmazdı burayı, hoş çıkmak istese bile şuan alt kattaki işlerle meşguldü.
Kimsenin buraya gelmeyeceğini düşünmüştü.
-Ah, Kurtuldum!"
Kalabalıktan nefret ediyordu, hele ki o kalabalık doymak bilmeyen insanlardan oluşuyorsa!
Üzerindeki elbiseyi çekiştirerek terastaki diğer koltuğa uzandı.
İçindeki bir şeyler odanın yoğunluğunu hissetmişti. Ve burnuna keskin erkek parfümü geliyordu. Ağabeyinin parfümü gibiydi ama bu koku hafifçe de talaş kokuyordu.
Genç adam ise kızın hâlâ onu fark etmemesine şaşırmıştı. Bakışlarını zorla ondan çekerek bulunduğu noktaya baktı. Ayın büyülü ışığını engelleyen işlemeli tahta güneşlikler boylu boyuna genç adamın yattığı bölgeyi kapatıyordu. Oysaki zifiri karanlık geceyi aydınlatan yıldızlar ve ay buğlemlerini bu taraflara geçiremiyordu.
Ses çıkarmamaya çalışarak ayaklandı genç adam, bu kız kimdi?
Uzun elbisesinin etekleri, diz kapağının üzerine dek çıkmış ve kavruk teni ayın ıslaklığıyla parıldıyordu. Gözleri ise düşünceli bir şekilde elindeki telefonda geziniyordu. Bir süre sonra telefonu bıraktı ve bakışlarını terasta gezdirmeye başladı. Uzun, hacimli saçları uzandığı koltuktan aşağıya taşmış ve yerleri süpürüyordu. Lacivert gözlerini gören genç adamın bakışları durağanlaştı.
-Bir içimlik su bu olsa gerek."
Fısıltısını isli geceye yollarken sessizce yutkundu.
Bu gözleri içse doyamazdı herhalde. Dipleri mavi bir bataklık gibiydi, koyu ve esrarengiz. Düşünceli ve cüretkar.
İçindeki halatların koptuğunu hissetti nedeni ise bu kızı daha önce de gördüğüne emin olduğuydu. Ama nerede?
Düşünceli bir şekilde kıza bakarken bir an da bakışlarını çekti.
Kafasını aya doğru çevirdi ve aklına gelen fikirle usulca az önce uzandığı koltuğa geri yattı.
Uyuyormuş numarası yapacaktı.
Kendi kendine güldü. Cidden mi? Yapacak mıydı bunu? Denese bir şey kaybetmezdi, hem sapık damgası yemesine de gerek kalmazdı ne de olsa bu terası gözüne kestirdiği zaman geleceği güzargah genç bir kız odasının içinden geçiyordu.
Koyu mavi gözlerini, gür ve uzun kirpikleriyle arsızca kapattı ve uyuyormuş numarası yapmaya başladı. Kısa bir süre sonra da güya öksürük krizi tutmuş gibi öksürmeye başladığında hiç beklemediği ama olasılıklar arasında değerlendirdiği şey oldu.
Konağı inleten keskin bir çığlık koyverdi mavi bataklık gözlü kız.
Genç adam olduğu yerden kalkarak kıza doğru gitti ve tam karşısına geçti. Kızın bu kadar bağıracağını tahmin etmemişti. Kendi içine de yerleşen bir korkuyla baktı kıza.
Genç kız yüzünü kapattığı ellerini titreyerek çekti ve görüşüne giren mavi gözlerle tekrar bağırdı:
-Kafayı mı yedin! Niye deliler gibi bağırıyorsun!?"
Kalkıp inen göğsüne elini koyan kız, nefesinin düzene girmesini bekledi.
Ay ışığında parıldayan ve korkudan dolmuş gözlerini yere indirdi ve buğday tonlarındaki elini kaldırarak titrek bir şekilde gözlerini sildi. İçine doluşan öfke ve korku hissiyle bir süre konuşamadı. Genç adam ise gülmemek için dudaklarını bastırıyordu.
-Pardon, bu kadar korkacağınızı bilsem daha erken kalkardım.
Genç kız hızla kafasını kaldırdı:
- Kimsin sen ?! Ne işin var burada!?" bağırtısıyla kulaklarını ovalayan adam bir an da bakışlarını kıza dikti:
-Siz misafire böyle mi davranıyorsunuz? Sadece aşağıda bunaldım ve sessiz bir yerde uyuklamak için geldim."
Genç kız kafasını gökyüzüne kaldırdı:
- Allah'ım sen sabır ver! Neden geldiğimde ses vermedin peki?"
-Görmedim bile, uyuyordum!"
Genç adamın bakışları kızın daha da yukarı sıyrılmış eteğine gitti. Ve dudaklarından firar edecek olan beğeni dolu ıslığı geriye itekledi. Bugünlük bu kadar yeterdi.
Genç kız ise adamın yüzünü inceliyordu. Yüzünün yumuşak ve düzgün hatları vardı. Uzun, ince burnu yüzüne cuk diye oturmuştu. İnce yapılı bedeni ise uzun boyuyla beraber göz dolduruyordu.
Peki ya o gözler ve kaşlar?
Bir kızınki kadar gür ve güzeldi. Uzun, siyah kirpikleri arasından parıldayan dehliz mavisi gözleri içinin kıpırdaşmasına neden olmuştu. İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Genç adamında ondan bir farkı yoktu. Aynı şeyler onunda gözlerinden okunuyordu. Dışarıdan bakan biri iki susuz mavinin büyük bir aşkla, her an birbirine saldıracak gibi olduğunu söylerdi.
Ezra yüzünü tanıdığına dair neredeyse emin olduğu adamın, bakışlarının koyulaşarak aşağılara indiğini görünce o da aynı yavaşlıkta üzerine baktı ve tekrar çığlık attı. Genç adam ürkek bir adımla gerilerken genç kız hızla elbisesini eski boyutuna getirdi:
-Sapık!"
-Ne sapığı, göz nasibi diye bir şey var ! Sabahtan beri bağırıp duruyorsun asıl sen ne yapmaya çalışıyorsun!
- karşımda bir sapık varken ne yapmamı bekliyorsun!
- Başım ağrıdı!" Kafasını havaya dikerek söylediği cümlenin ardından diğer koltuktaki ceketini aldı ve genç kıza son bir defa bakarak :
-Bu konu çok uzadı genç bayan! Şimdi size iyi geceler!
Genç kız mimiksizce baktı ve sinirli bir sesle:
-Yüzsüz sapık!
-Terbiyesiz ev sahibi!
Genç adam terastan çıkarak aşağıya indi. Dudaklarında arsız bir gülümseme vardı lakin alt kata iner inmez yeniden başına vuran ağrıyla durağanlaştı. Büyük misafir odasındaki kalabalığı yararak babasına bakındı ama oturduğu koltuk bomboştu. Hemen yanı başïndaki adam, kendisine dönerek:
-Âhmed Ağa aşağıdadır. "Dedi
Kafasını sallayarak bahçedeki geniş alana indi. Etrafı saran lokma kokusu yeniden acıktırmıştı. Gözleri babasını ararken büyük çemberin ortasına kurulmuş, yanında Azer Saruhan ile konuşan adamın babası olduğunu fark ettiğinde babasının da çaktırmadan onu aradığını fark etti, bakışları bir süre sonra kesiştiğinde ise büyük demir kapıyı göstererek gideceğini belirtti. Ahmed'in git işaretiyle kafasını salladı ve çıkışa doğru ilerlemeye başladı, aynı sırada da üzerine ceketini geçirmeye çalışıyordu. Giriş kapısının önüne geldiğinde önünde geçmekte olan kızın elinde lokma tepsisini gördüğünde kıza seslenerek durdurdu:
-Hey! Lokma alabilir miyim?"
Bal rengi saçlarının çevrelediği güzel yüzünü ona çeviren Berfe'e baktığında genç adam içinden mırıldanmıştı:
-Anlamıyorum, cennette miyim ben bugün? Ve iyi haber olarakta bunlarda hurilerim falan mı?!" sessiz mırıltısının ardından bal gözlerini genç adama diken Berfe anlamayarak sordu:
-Anlamadım, bana mı dediniz?"
Genç adam duyduğu sesle sirkelendi. Bir mavi bir sarı adamın gözleri uzun süreliğine başka göze bakamayacaktı. Karşısındaki kızın iri bal gözlerinde raks eden ay ışığı minik burnunu gölgelendirmiş ve dolgun pembe dudaklarını koyulaştırmıştı.
Cidden ölüyordu.
Cennetteydi,
Bu da diğer hurisiydi. Yani öyle olmalıydı.
-Lokma demiştim."
Kız elindeki servis tabağına lokma koyarak genç adama uzattı,
-Yeter mi?
-Evet. Bugün canım nedense hep tatlı çekiyor.
- Afiyet olsun o zaman." gülümseyerek aldığı tabağı anında yiyerek tekrar kıza uzattı:
-Ellerine sağlık güzelim.
Berfe şaşkınlıkla ona bakarken genç adam son birkez yoğun bakışlarla kıza baktı ve hızla konaktan çıktı.
Elinde tepsiyle öylece kala kalan Berfe genç adamın güzelliği karşısında soluğu tutulmuştu.
Mavi,
Gözleri çok güzeldi diye geçirdi. Oysaki aynı etkiden çıkamayan diğer kızında, kız kardeşi olduğunu bilmeden.
-Güzel gülüyordu."
-Güzel bakıyordu."
İki cümlede iki kardeşe ait iken sıradaki hamle kaderden bekleniyordu.
Gece, ayla raks ederken gündüzden bir buse kondu Berfe'nın yanağına. Hala genç adamın arkasından bakarken gölge vurdu çehresine. Kanatları bala bulanmış kelebek ağladı gözlerine. Bal aktı genç kadının gözlerine.
Bal aktı yüreğine. Aşk yapışacaktı örümcek ağından evine.
❄
-Çek ellerini o tabaktan Rezan! Sabahtan beri yiyorsun!"
-Zerya! Bulaşma da yesin !"
-Sonra da karnı ağrır !"
-Koca oğlan, bilir herhal sonunu. Sen karışma!"
-Zıkkım ye! Ye ye de boyun uzasın hayırsız!"
Rezan, gözlerini devirerek aldığı iki dolmanın ikisini de ağzına attı. Dedesinin kendisini savunması karşısında koca tabağı iki dakika da bitirdi ve babannesine yolladığı çarpık gülümsemeyle koca bir tabak dolma daha koydu kendine:
-Babanne, ister misin?"
-Zıkım ye! Yemiyorum ben."
-İyi o zaman." dedi hiç umursamadan bir dolma daha atarken ağzına. Dedesi gevre gevrek gülerek kendine bakıyordu. Yaşlı hınzır, karısını nasıl kızdıracağını tabi iyi biliyordu.
-Dede sen yiyen mi?"
-Ver ver yiyem!"
Şiveli konuşmasına bıyık altından gülen Şirin Hala, annesinin turşu yüzüne bakınca doğradığı domatesleri kenara bırakarak annesinin yanağına kocaman bir öpücük bıraktı. Ellerini değdirmemeye çalışarak Rezan'a da bir dirsek attıktan sonra:
-Anamı üzmeyin! Yaşlı kadının ne üstüne geliyorsunuz? Daha oğlunun geldiğine sevinemedi."
Zerya içerleyerek mutfak camından dışarıya baktı. Kalabalığın ortasında oturan oğlunu görünce:
-Bırakmadılar ki bir oğlumu seveyim."
Yanında oturduğunu yeni fark etmiş gibi Hamza Ağaya bir omuz attı:
-Sen neyi beklirsin? Gitsene oğlunun yanına, gelmiş karıların yanına oturuyor bir de!"
Hamza kolunu tutarak Zerya'ya döndü:
-Bacaklarım ağrıyor! İnemem ben aşağı, o gelsin!?"
Fesübhanallah çeken Zerya sinirle bastonunu yerde takırdattı. Şimdi elindeki bastonla Hamza'ya iki tane yapıştırmak vardı ama … büyüktü işte. Çenede saygıyı aşmayacak derece de işlerdi.
En sonunda içindeki sıkıntıyı atamayınca Rezan'ın dolmaları löp löp götüren eline bastonla vurdu:
-Ahh! Delirdin mi Zerya karısı?!"
- Git babanın yanına. "
Rezan burun kıvırarak:
-Yiyemiyor tabi yağdan, şekerden! Sanki bilmiyorum için nasıl gidiyor da tansiyondan yemediğini! "
Hamza gür bir kahkahayla Rezan'ın sırtına vurdu:
-Dellendirme deli karıyı Rezan. De get babanın yanına."
Rezan iki dolmayı daha ağzına attı ve eline de tabaktan birkaç tane daha alarak mutfaktan dışarı çıktı:
-Görgüsüz! Sabahtan beri yemedi şimdi inadına yiyor !?"
Zerya'nın söylenmelerini pekte bir yerine taktığı söylenemezdi.
Dışarıya çıktığında ilk başta babasının olduğu yere kısa bir göz attı. Koyu siyaha çalan kızıl saçları parıldıyordu müvekkil ay ışığının altında. Gülümseyerek az ötede kadınların bulunduğu alanda gizlice bakışlar atan Şehnaz Saruhan'a baktı. Tabi babası da annesinin ona bakmadığı anlarda delici bakışlar atıyordu.
-Azgın adam!" dedi ve kendi kendine güldü.
-Bana mı dedin oğul?"
Ürkerek arkasına baktığında, gördüğü kişiyle neredeyse kahkahayı basıyordu. Azer'in yanına kurulmuş onunla sohbet eden Ahmed kirmanşah'ın yaşlı ama delici yeşil bakışları olan babası Siyabend Ağa'ydı bu.
-Oo, KİRMANŞAH Ağası? Seni gördük gözümüz gönlümüz açıldı?!" dedi. Şimdi iki saat yok sana demedim babamın anama attığı edepsiz bakışlara atıfta bulundum diye fasıl çekemezdi.
Siyabend karşısındaki bal gözlü delikanlıya uzun bakışlar attı.
-Bak bakalım ne farklılık vardır? Benim gibi koca dağı bir bastona yıktılar ya! "
Bal gözlü delikanlı dudaklarına gevşek bir gülümseme yaydı:
-Ayıp etmişler Vallahi! Torunlar nasıl?"
Nerden girmişti bu konuya inanın o da bilmiyordu ama bu yaşlı dağ deviyle konuşmayı seviyordu..
Bir seksene yakın boyuyla Rezan'la neredeyse aynı boydaydı. yüzündeki sinirli ifade insanları her ne kadar korkutsa da yanına gittiğiniz an sizi hoş sohbet sesiyle sarıp sarmalıyordu. Tabi o çimen yaşili gözlerine ise baktıkça bakasınız geliyordu.
Çok hoş bir delikanlıydı Rezan. Tabi dedesi Hamza'yla pek anlaşamasa da yine de severdi onu, kanunların dediği gibi aynı kutuplar birbirini itip dururdu.
-Hepsi iyidir be yiğidim, Ahmed'in küçük oğlan gelmiştir. Onlan eğlenip dururuz."
Rezan, Siyabend'in dedikleriyle gülümsedi.
O kimdi hatırlamıyordu bile!
Yine de konuşmaya devam etti:
-İyi iyi! Uzak ellerde çalışmak zordur!?"
-Yok, okulunu yeni bitirdi. Onun için oradaydı eşek sıpası!"
Rezan yanaklarına yayılan ısıyla gülümsedi. Ve aklına yine dolmalar gelmişti. Azıcık daha yeseydi keşke, birden arka sırarlarda elinde tepsiyle mutfağa gitmekte olan Nazife'yi gördü. Siyabend dedeye dönerek:
-Dede, dolma sever misin? "
Siyebend'in bakışlarındaki ışıltıyı görünce:
-Yersin yer yer! İki dolmayla Tansiyondan ölecek halin yok ya! Düşman başına. Nazife! Gelele bi buraya!?"
-İki tabak dolma Nazife!"
-İki tabah daha!
-Naziye! Bir tane daha
-Naziye!
🎡