تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 8 · قراءة 4 دقيقة

Ece

الفصل 8

8. Bölüm: Yalnızlığın Rengi

Sabahın ilk ışıkları eve bir huzur değil, sanki yaklaşan felaketin soğuk nefesini getirmişti. Mutfağın köşesinde, perdelerin arkasına gizlenmiş olan dayım Ahmet ve eşi Hacire, kısık sesle ama telaştan titreyen bir tonda konuşuyorlardı.

​"E şimdi ne yapacağız Ahmet?" dedi Hacer, ellerini önlüğüne silerek. Gözlerinde korku ve öfke vardı. "Ev gitti gidiyor, vasiyet dedin, Ece'nin oyunları dedin... Hani o kız bizi kurtaracaktı? Cebimizde tek bir kuruş bile yok!"

​Ahmet, saçlarını çekiştirerek oturduğu sandalyede iki büklüm olmuştu. "Bilmiyorum Hacer, bilmiyorum! Ece'nin o 'müze' lafı Kenan'ı sadece daha çok hırslandırdı. Şimdi eve el koyarsa biz ne yaparız? O kadar borç ne olacak? Borçlar silinmiyor ki!"

​"Nasıl ödeyeceğiz biz o kadar borcu?" diye fısıldadı Hacer, sesi çaresizlikle çatallanarak. "Evin üstündeki hacizleri Kenan üstlenince, borç bizim sırtımızdan gitmiş mi oluyor? Yoksa faiziyle katlanıp üstümüze mi kalacak? Bir kuruşumuz bile yokken biz nasıl ayakta duracağız?"

​Ahmet cevap veremedi, sadece başını ellerinin arasına gömdü. Ailenin üzerine çöken o büyük panik, mutfaktaki kahvaltı sofrasının bile tadını kaçırmıştı. İşte tam o anda kapı zili çaldı; o tanıdık, ama bu kez insanın içini ürperten o keskin zil sesi.

​Avukat içeri girdiğinde, mutfaktaki fısıltılar anında kesildi. Avukat, ifadesiz yüzüyle salonun ortasında durdu ve o deri çantasından dosyaları çıkarırken, Ahmet ve Hacire’nin yüzündeki o korku dolu ifade, odadaki havanın ağırlığını daha da artırdı.

​Avukat, Kenan’ın talimatıyla sesi bir robot soğukluğuyla bahçeye yayılan o cümleyi kurdu:

​"Ahmet Bey’in borçları, müvekkilim Kenan Bey tarafından tümüyle devralınmıştır. Borçların teminatı olarak gösterilen bu mülk, artık yasal prosedürler gereği Kenan Bey'in tasarrufuna geçmiştir."

​Kalbim hızla çarpmaya başladı. Hayır, yapamazdı. "Vasiyeti unuttunuz sanırım," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek. "Bu ev üzerinde hak iddia edildiği an, müze statüsü devreye girer. Bu ev onun olamaz!"

​Avukat, yüzünde hafif, neredeyse acımasız bir gülümsemeyle başını salladı. "İşte en can alıcı nokta da bu zaten, Ece Hanım. Kenan Bey, vasiyetteki o maddeyi bizzat inceledi. Siz, Kenan Bey'in bu evi kendi üzerine alıp orada oturacağını sandınız, değil mi? Ama yanıldınız."

​Avukat, belgeyi bana doğru uzattı. "Kenan Bey, bu evi şahsi mülkü yapmıyor. Müvekkilim, vasiyetteki o maddeye harfiyen uyarak, bu evi bir 'Vakıf' bünyesine devrediyor. Ev, vasiyet gereği anında müze statüsüne geçiyor ve mülkiyetin devri resmiyete dökülüyor. Kenan Bey, evi istiyordu ve aldı. Ama artık ev, sizin anneannenizin mirası değil; Kenan Bey'in kurduğu bir vakıf müzesi. Ve o vakfın tek yöneticisi de o."

​Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Kenan, benim ona karşı kurduğum o koruma kalkanını, bizzat benim üzerime bir zırh gibi giydirmişti. Beni kendi silahımla vurmuştu. Anneannemin o vasiyeti, aslında evi Kenan'ın ellerine teslim eden bir "tapu senedine" dönüşmüştü.

​Dayım arkamda, "Ne diyorsun sen? Ev gitti mi şimdi?" diye bağırdı ama sesini duyamıyordum. Kenan, benim zaafımı biliyordu; anneannemin evini bir müze haline getirdiğinde, benim o evin kapısında bir yabancı gibi kalacağımı biliyordu.

Avukat arkasını dönüp gitti.

Avukatın ayak sesleri bahçe kapısında kaybolduğunda, mutfaktan gelen fısıltılar yerini zehir zemberek bağırtılara bıraktı. Beyza, mutfak kapısında belirdi. Yüzünde, felaketin eşiğinde olmanın verdiği o sinsi, alaycı ifadeyle bana bakıyordu.

"Eline sağlık Ece!" dedi, sesi tüm eve yayılarak. "Müthiş planın, değil mi? Hani Kenan böyle bir şey yapamazdı? Hani her şeyi düşünmüştün? Bak şimdi, hem evi kaybettik hem de Kenan’ı tamamen karşımıza aldık. Ortada kaldık, gördün mü?"

Dayım Ahmet, elleri saçlarının arasında bir ileri bir geri yürürken hırsla bana döndü: "Senin o oyunların yüzünden! Bir kağıt parçasına güvenip bizi uçuruma sürükledin. Şimdi ne olacak? O vakıf müzesi bizi kapı dışarı ettiğinde nereye gideceğiz? Sen kendi başına buyruk hareket edersen, sonucu böyle olur!"

Hacire de gözyaşları içinde söyleniyordu: "O kadar emek, o kadar borç... Hepsi boşa gitti. Ece, senin yüzünden oldu her şey!"

Üzerime gelen her bir kelime, sanki üzerime atılan taşlar gibiydi. Beyza, son darbeyi vurmak için bir adım daha yaklaştı: "Anca iyi oldu, çok güzel oldu! Hani kendini bu evin kurtarıcısı sanıyordun ya, bak şimdi hepimizi rezil ettin. Kenan'ın oyuncağı olduk sayende!"

Tek bir kelime bile edemedim. Boğazım düğümlenmişti. Onların bu kör, bencil öfkeleri karşısında kendimi savunacak gücü bile bulamıyordum. Hızla arkamı döndüm, merdivenleri koşarak çıktım. Odama girip kapıyı kilitledim ve o kilit sesi, sanki hayatımın sonuna kadar kapanan o kapının sesiydi.

Sırtımı kapıya yaslayıp yavaşça yere çöktüm. Gözyaşlarım artık tutamadığım bir sel gibi akıyordu. Odada, anneannemin hatıralarıyla dolu o sessizlikte, tek başınaydım. Köşedeki eski sandalyeye, onun her zaman oturduğu yere baktım.

"Anneanne..." diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Bana 'bu ev senin sığınağın' demiştin. 'Kendi kaderini elinde tut' demiştin. Ama ben... ben kendi kaderimi Kenan’ın ellerine verdim. Ben senin emanetini korumak isterken, onu başkasının oyuncağı yaptım."

Başımı ellerimin arasına alıp, sandalyeye doğru yaklaştım. Sanki o orada oturuyor, bana o şefkatli bakışlarıyla bakıyormuş gibi hissetmek istedim.

"Çok yalnızım," dedim, hıçkırıklarım odanın duvarlarında yankılanırken. "Bu evi müze yapacak kadar acımasız olacağını düşünmedim. O kadar zeki ki, benim korumaya çalıştığım şeyi, beni dışarıda bırakmak için bir kalkan olarak kullandı. Şimdi o eve geldiğinde, ben ne yapacağım? Sana ne diyeceğim? Senin evinde bir yabancı mı olacağım?"

Odada yankılanan hıçkırıklarım, sadece kendi çaresizliğime değil, bu evin kaybedilen ruhuna da bir ağıt gibiydi.

Devam edecek

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.