Odanın içinde bir ileri bir geri yürürken öfkemi dizginlemeye çalışıyordum. Kenan, yatağın kenarına yaslanmış, beni o soğukkanlı bakışlarıyla izliyordu. Dayanamadım, adımlarımı ona doğru çevirip salonun ortasında durdum.
"Neredeler?" diye sordum, sesimdeki otorite beni bile şaşırttı. "Bulabildin mi onları?"
Kenan, o her zamanki alaycı gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. Sanki çok basit, çocuk oyuncağı bir işten bahsediyormuş gibi omzunu hafifçe silkti. "Ece, senin için dünyayı yerinden oynatmak zor olabilir ama benim için birkaç kişinin yerini bulmak... Sadece birkaç dakikalık mesele." dedi, sesindeki o küçümseyici ama bir o kadar da özgüvenli tonla. "Mevlide Hanım'ın evindeler."
Kaşlarım çatıldı, ismi duyunca içimde bir yerler buz kesti. "Mevlide Hanım mı? Beyza'nın anneannesi?"
"Ta kendisi," dedi Kenan, ceketini alıp ayağa kalkarken. Gözlerindeki o alaycı parıltı, yerini kararlı bir ifadeye bırakmıştı. "Anlaşılan sığınacak başka kapıları kalmamış, soluğu o eski konağın tozlu raflarında almışlar."
İçimdeki o hırs, tüm bedenimi ele geçirmişti. "Güzel," dedim, dişlerimin arasından. "O zaman gitme vakti. Bu defa kaçmalarına izin vermeyeceğim."
Kenan başını yavaşça salladı, sanki beklediği cevabı almış gibiydi. Birlikte otel odasından çıkıp asansöre doğru yürüdük. Koridorun sessizliğinde yankılanan adımlarımız, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri gibiydi. Arabaya bindiğimizde ikimiz de konuşmadık; ama gözlerimin içindeki ateşin, Kenan’ın bile dikkatini çektiğini biliyordum. O, gaza basarken ben sadece o konağın kapısını nasıl açacağımı ve içine girdiğimde yüzlerinde belirecek o şaşkın ifadeyi hayal ediyordum.
Mevlide Hanım’ın ahşap kapısına geldiğimizde, içimdeki öfke bir volkan gibi kaynıyordu. Kenan hemen arkamda, o meşhur gölgesiyle duruyordu; tek bir kelime etmiyor, sadece beni izliyordu.
Kapıya sertçe vurdum. Biraz sonra içeriden gelen ayak sesleriyle birlikte kapı aralandı. Karşımda Beyza’yı gördüğümde, yüzündeki o şaşkın ifadeyi ve ardındaki evden gelen o uğultuyu duydum.
"Ece? Kenan." dedi Beyza, sesi titreyerek.
Gözlerim hemen onun omzunun üzerinden, salonun içindeki kalabalığa kaydı. Ahmet dayım, Hacer Yenge... Hepsi oradaydı. Beni gördükleri an içerideki konuşmalar bıçak gibi kesildi. Ama gözlerim bir saniyeliğine yanımda duran Kenan’a takıldı. Kenan, ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, yüzünde sadece benim anlayabileceğim o hafif, soğuk bir gülümsemeyle "Bak," dedi, sesi fısıltıdan halliceydi. "Bu sahne, senin için çok önemli. Şimdi sıra sende."
Kenan bir adım geri çekilip, sanki sadece bir seyirciymiş gibi duvarın kenarına geçti. Onu orada öylece, devasa bir gölge gibi izlerken buldum.
İçeriye, o gösterişli salona doğru yürüdüm. Üzerimdeki kıyafetler, otel odasında bıraktığım o ürkek kızın değil, artık kendi ayakları üzerinde duran bir kadının ağırlığını taşıyordu. Hacer Yenge beni görünce hemen ayağa fırladı, gözlerinde o bildik nefret ve saldırganlık vardı.
"Sen ne yüzle gelirsin buraya!" diye bağırdı Hacer, sesi odada yankılanırken. "Bizim perişanlığımızın sebebi sensin, bir de gelmiş burada karşımıza dikiliyorsun!"
Ahmet dayım da yanında bitmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. "Defol git buradan Ece! Senin yüzünden bu hale düştük, hala utanmadan gelmiş bizi mi izliyorsun?"
İçimdeki o kırgınlık, o günlerce tuttuğum gözyaşları yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Hem perişandım, içim kan ağlıyordu; hem de her bir kelimem bir kurşun gibiydi.
"Utanması gereken biri varsa, o da sizsiniz," dedim, sesim o kadar keskin ve netti ki salondaki herkes sustu. "Beni kendi çıkarlarınız için, bir mal gibi pazarlık masasına yatırırken hiç utanmadınız mı? Ben annemle babamın emanetiydim, siz ise o emaneti birkaç kuruş borç için harcamayı seçtiniz!"
Hacer Yenge, hakaret dolu bir söze başlayacakken, Kenan’ın tam o anda, duvara yaslandığı yerden attığı o tek, delici bakış salona bir sessizlik kılıcı gibi saplandı. Gözleri, Hacer’in ve Ahmet’in üzerinde, avını parçalamak üzere olan bir yırtıcı kadar keskin duruyordu. Ne bir söz söyledi ne de hareket etti; sadece o sessiz tehdit, ikisini de bir anda dondurdu.
"Siz beni kaybettiniz," dedim, Ahmet dayımın gözlerinin içine dik dik bakarak. "Beni o karanlığın içine sürüklediniz ama oradan çıkmayı başardım. Şimdi bana 'neden geldin' diye soruyorsunuz... Geldim, çünkü kendi hesabımı kendim kapatmaya geldim. Bu evden, bu sülaleden, sizin o kirli oyunlarınızdan kendimi söküp almaya geldim. Bir daha sakın beni, hayatınızı kurtaracak bir piyon olarak görmeyin. Çünkü o Ece artık öldü."
Salonun ortasında, onların o şaşkın ve korku dolu bakışları arasında dimdik duruyordum. Kenan köşede, o sessizliğiyle benim gücüme güç katıyordu.Salonun içindeki hava, söylediklerimle birlikte iyice ağırlaştı. Hacer Yenge bir şey söylemeye yeltendi ama Kenan’ın omuzlarını dikleştirip sadece başını milim oynatması bile onu sindirmeye yetti. Ahmet dayım, düştüğü köşede sinirle doğrulup üzerime doğru bir adım attı.
"Ne diyorsun sen Ece? Ne saçmalıyorsun böyle?" diye gürledi, sesi titriyordu ama hala o eski, manipülatif otoritesini korumaya çalışıyordu.
Ona doğru bir adım attım, aramızdaki mesafeyi tamamen yok ettim. "Ne mi diyorum?" dedim, sesim soğuk bir hançer gibi salonda gezindi. "Neyi anlamamazlıktan geliyorsun dayı? Beni satmaya kalkmadın mı? Önce o karanlık adamların önüne bir kurban gibi attın, borçlarını ödeyebilmek için beni bir pazar malı gibi pazarladın! Onlar seni paklamayınca da Kenan’la evlilik adı altında beni kandırıp, kendi hayatın için beni o ateşin içine sürükledin."
Ahmet şaşkınlıkla geri çekilirken devam ettim, sesimi hiç yükseltmedim ama her kelimem bir tokat gibi yüzüne çarpıyordu.
"Senin o kirli vicdanın bunu nasıl kaldırıyor? Kendi kızın olsaydı, Beyza olsaydı aynı şeyi yapar mıydın? Yapmazdın, değil mi? Çünkü senin için ben sadece 'harcanabilir' olandım. Annemle babamın emanetine hıyanet ettin sen!"
Salondaki herkesin bakışları yere çivilenmişti. Ben ise artık durmuyordum, içimdeki tüm zehri dışarı kusuyordum.
"Biliyor musun, en çok neye yanıyorum? Anneannem..." dedim, gözlerim doldu ama sesimdeki o sarsılmaz iradeyi kaybetmedim. "O kadın hayatta olsaydı, senin bu halini görseydi... Sadece yüzüne tükürmezdi dayı, senin o varlığından utanırdı! Bir parça onurun, bir damla kan bağın kaldıysa eğer, o da bu yaptığınla toprak oldu. Sen artık benim için ne dayısın, ne de bir akrabasın. Sen, sadece bir yabancısın."
Ahmet dayım sarsılarak arkasındaki koltuğa yığıldı, Hacer Yenge’nin sesi bile çıkmıyordu. Kenan, salonun girişinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde beni izliyordu. Bakışlarında bir gurur, hatta belki de benim bu sertliğime karşı duyduğu o gizli hayranlık vardı. Kenan hala sessizdi; bu zaferin tamamen bana ait olduğunu, beni korumasına bile gerek kalmadan kendi hesabımı kapattığımı görmenin keyfini çıkarıyordu.
Sessizliği bozan ben oldum. "Bir daha..." dedim kapıya doğru yürürken, arkama bile bakmadan. "Bir daha beni aradığınızda, karşınızda o ürkek kızı değil, yarattığınız o karanlığın içinde bilenmiş bir kadını bulacaksınız. Benim üzerimden hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmayın."
Kapıya ulaştığımda durdum ve son kez Ahmet’in o çaresiz, yıkılmış yüzüne baktım.
"Senden nefret bile etmiyorum," dedim. Sesim, buz tutmuş bir gölün çatlaması kadar soğuk ve keskindi. "Nefret etmek için bile sana karşı bir şeyler hissetmem lazım. Ama sen, Ahmet Yıldırım... Benim için artık sadece bir çöpsün. Sizin gibi kurguladığınız o basit, çıkarcı dünyanızla birlikte hepiniz birer çöpsünüz."
Salondaki gerilim tavan yapmıştı. Kenan'ın sırtını yasladığı yerden hafifçe doğrulduğunu hissettim.
"Ben artık Ece Demir değilim," diye devam ettim, başımı dikleştirerek. "Ben Ece Kaya'yım. Ve bu isim, sizin asla erişemeyeceğiniz, sadece isminizle bile yanına yaklaşamayacağınız bir güç demek."
Kenan’ın gözlerinde, o an duyduğu 'Kaya' soyadının gururuyla parlayan, çok farklı, çok derin bir ifade belirdi. Kendi soyadını benim dudaklarımdan duymak, onda beklenmedik, neredeyse yakıcı bir sahiplenme duygusu uyandırmıştı.
Sözlerimi, hepsini yerin dibine sokacak son darbeyle taçlandırdım: "Bir şey daha var. Babamın evini... o çok sevdiğiniz, üzerinde türlü oyunlar çevirdiğiniz o evi de satın aldım. Artık tapusu benim. Kocam Kenan Kaya ile birlikte, o evde kendi huzurumuzu kuracağız. Sizin o 'aile' dediğiniz ama aslında birer tüccar pazarlığına çevirdiğiniz her şey bitti."
Beyza'nın yüzü öfkeden mosmor oldu, dudaklarını birbirine bastırdı, ellerini yumruk yaptı ama karşımızdaki otoritenin, özellikle Kenan'ın o suskun ama yıkıcı gücünün karşısında tek bir kelime bile edemedi. Hepsi taş kesilmişti; hareket edecek mecalleri, cevap verecek yüzleri kalmamıştı.
Kenan, yavaş adımlarla yanıma geldi. Elini belime attı, parmakları tenimde, sahiplenici bir mühür gibi durdu. Bakışları, odadaki herkesin üzerinde gezindi ve sonunda bana, o ilk defa gördüğüm kadar yumuşak, bir o kadar da gururlu bakışla döndü.
"Duyduğunuzu duydunuz," dedi Kenan, sesi bir infaz hükmü kadar net ve otoriterdi. "Bundan sonra bu ailenin adı Ece’nin ağzına sadece 'Sayın Kaya' olarak alınacak. Aksini duymak istemiyorum."
Arkamızı dönüp kapıya yöneldiğimizde, Beyza’nın çaresizce arkamızdan baktığını, dayımın ise o koca evde kendi kurduğu yalanların altında ezildiğini hissedebiliyordum.