تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 30 · قراءة 6 دقيقة

Ece

الفصل 30

30. Bölüm: Emanet

Kenan’ın parmakları bileklerimden çekilse de, bıraktığı o yakıcı iz tenimde duruyordu. Geri çekilmedi; duvarla arasına beni hapsetmişti. Göğsü, aldığı hızlı nefeslerle inip kalkıyor, o tanıdık, sarsılmaz maskesinin ardında fırtınalar koptuğunu ele veriyordu. Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadım. Korkumun yerini artık keskin, dizginlenemez bir merak ve hesap sorma arzusu almıştı.

​"Anlat," dedim, sesim bu kez bir çığlık değil, buz gibi bir emirdi. Titreyen elimle göğsünü işaret ettim. "Anlat ki, kime mahkûm olduğumu bileyim. Anlat ki, o geceki 'tatliş' oyunun arkasında yatan o karanlık gerçekle yüzleşeyim. Anlat, Kenan!"

​Kenan derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, sanki geçmişin o tozlu, karanlık dosyalarını zihninde tek tek açıyordu. Birkaç saniye süren o sessizlik, odadaki havayı iyice ağırlaştırdı. Sonra yavaşça gözlerini açtı; artık avcı gibi değil, sanki bir günah çıkaracakmış gibi bakıyordu.

​"Dayın Ahmet," dedi, sesi o kadar soğuk ve düzdü ki insanın kanını donduruyordu. "Kendi dünyasında çok küçük bir oyuncuydu Ece. Borç batağına saplanmış, kendi kanından olanların bile arkasından iş çeviren, korkak bir adam. Ama o dönemde bana lazımdı. Bir köprüye, görünmeyen bir ele ihtiyacım vardı."

​Gülümsedi ama bu gülümseme yüzündeki çizgileri daha da sertleştirdi. "Seni nasıl sundu sanıyorsun? 'Yeğenimdir, temizdir' diyerek mi? Hayır. Beni borçlarından kurtaracağını vaat ederken, seni de masaya bir teminat, bir sigorta olarak sürdü. Sen benim hayatıma girerken, dayın için sadece bir 'ödeme yöntemi'ydin."

​Duyduklarımın ağırlığıyla dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. "Yani..." diye fısıldadım, sesim boğazımda düğümlenerek. "Beni sattı mı?"

"Seni sadece bana sunmadı, Ece," dedi, kelimeleri tane tane seçerek. "Seni pazarladı. Senin üzerinden kurduğu oyunlar sadece benimle sınırlı değildi. Dayın Ahmet, borçlarını kapatmak için sadece bana değil, o karanlık dünyanın en tehlikeli, en gözü dönmüş adamlarına da söz vermişti. 'Ece sizin olsun, yeter ki beni bu bataktan çıkarın' diyebilecek kadar aşağılık bir pazarlığa tutuşmuştu."

Kenan'ın sesi, birinin boğazını sıkan bir el gibi boğuklaştı. "Beni neden tanıdığını, neden 'eski ortağım' dediğini merak ediyordun ya... Ahmet, bir zamanlar benim sistemimin bir parçasıydı. Küçük bir dişli, değersiz bir hizmetkar. Ama seni bana getirdiğinde, ben senin kim olduğunu, o saflığının o dünyada nasıl yok edileceğini biliyordum. Ahmet sana bir hayat sunmadı, Ece. Sana bir infaz fermanı imzalattı."

Gözlerim doldu, nefesim kesiliyordu. "Yani benimle evlenmen..." diye fısıldadım, "Beni korumak için miydi, yoksa sadece o adamlarla aranda bir kalkan olsun diye mi?"

Kenan sertçe güldü, ama bu gülüşte hiç neşe yoktu. "Koruma mı? Bu dünyada kimse, hiçbir şeyi sadece 'iyi niyetle' korumaz. Ben seni aldım, çünkü seni o masaya oturtanların elleri kirliydi. Eğer seni başka birine kaptırsaydım, bugün burada benim karşımda değil, o cehennemin en derin köşelerinden birinde, bir daha asla gün yüzü görmeyecek bir halde olurdun."

Bana bir anlığına, sanki içimdeki o çocuksu hayal kırıklığını hor görüyormuş gibi baktı. "Şimdi hala 'kimsin sen' diye soruyor musun? Ben senin kurtarıcın değilim, Ece. Ben, seni o adamların pençesinden söküp alarak, kendi kurallarımın içine hapseden kişiyim. Sen artık Ahmet'in yeğeni, ailenin o küçük kızı değilsin. Sen benimsin. Kurallarımın, tehlikelerimin ve bu karanlığın bir parçasısın."

Duyduklarımın ağırlığı altında ezilirken, Kenan’ın omuzlarına vurduğum ellerim havada asılı kaldı. Bir yandan dayımın ihanetiyle kalbim parçalanıyor, diğer yandan Kenan'ın o sahiplenici ama acımasız itirafıyla soluğum kesiliyordu.

Kenan’ın o sert, neredeyse delici bakışları altında kendimi cam kırıklarının üzerinde yürüyormuş gibi hissediyordum. Beni kurtardığını iddia ediyordu ama bu "kurtarış", özgürlüğümü elimden alıp kendi imparatorluğunun bir parçası yapmaktan başka bir şey değildi. Dayımın ihaneti midemi bulandırırken, Kenan’ın beni bir "mal" gibi değil de, bir "ganimet" gibi sahiplenişi öfkemi körüklüyordu.

"Yani..." dedim, sesim titreyerek ama inadımı koruyarak. "Beni o adamların elinden alıp kendi hapishanene mi getirdin? Kurtarıcım olduğunu sanmamı istedin, oysa sadece sahipliğimi el değiştirdin, öyle mi?"

Kenan, yüzündeki o donuk ifadeyi bozmadı. Elini yavaşça çeneme götürdü ve başımı hafifçe yukarı kaldırdı. "Hapishane mi?" dedi, sesi bir anlığına pürüzlü ve derinden geldi. "Dışarıda seni bekleyen o dünyayı görseydin, burayı cennetin en güvenli köşesi olarak görürdün, Ece. Ahmet’in seni kime teklif ettiğini bilseydin, o elini göğsüme vururken değil, benden af dilerken bulurdun kendini."

O an, Hacer Yenge’nin sabahki o çığlıkları zihnimde yankılandı. "Sefa perişan, Beyza dayın perişan..." diyorlardı. Şimdi anlıyordum; onların o "perişanlık" dedikleri şey, aslında Ahmet dayımın oyununun bozulmasının yarattığı panikti. Onlar kurtarılmayı değil, benim üzerimden devam edecek o kirli ticaretin aksamasını yas tutuyorlardı.

"Hepsi biliyordu," diye fısıldadım, gözlerimden bir yaş süzülürken. "Hepsi biliyordu, değil mi? Sefa, yengem, dayım... Beni o pazarlık masasına yatırırken hepsi oradaydı."

Kenan başını yavaşça onaylar gibi salladı. "Sessizlikleri, onların payıydı Ece. Şimdi neden seni arayıp rahatsız ettiklerini anlıyor musun? Çünkü senin benim yanımda olman, onların oyununu bozdu. Artık seni başka birine satamazlar, senin üzerinden borçlarını ödeyemezler."

Kenan’ın parmakları çenemden kayıp yanağıma düştü, tenimi okşar gibi ama aslında bir iz bırakır gibi. "Şimdi o telefonu tekrar aç, Ece. Eğer hala onlarla konuşmak istiyorsan, onlara kimin kızı olduğunu değil, kime ait olduğunu söyle. Bakalım o zaman o cüretkar sesleri çıkacak mı?"

Kenan’ın bu teklifi, içimdeki o korkuyu bir kenara itmemi sağladı. Eğer gerçekten onun "ganimeti" olacaksam, o zaman bu ganimetin dişlerini gösterme vakti gelmişti. Yatağın üzerindeki telefona uzandım. Ekran ışığı, odadaki o karanlığı yarıp geçerken Kenan’ın gözlerinde ilk defa onaylayan, hatta belki de gurur duyuyormuş gibi parlayan bir ışık gördüm.

"Arayacak mısın?" diye sordu, sesi bir beklentiyle doluydu.

"Hayır, aramayacağım," dedim. Sesim, az önce içimde fırtınalar koparan o kadından çok daha net, çok daha soğuk çıkıyordu.

Kenan elini yavaşça yanağımdan çekti, vücudu hafifçe geri çekildi. Kaşları, beklemediği bir hamleyle karşılaşmış olmanın verdiği o şaşkınlıkla çatıldı. "Nasıl yani?" der gibi baktı bana; sanki az önce elime tutuşturduğu o gücü kullanmamı beklerken, rotamı bambaşka bir yöne çevirmem onu hem şaşırtmış hem de bir anlığına savunmasız bırakmıştı.

"Onları telefonda arayıp bir tartışmanın içine girmeyeceğim," dedim, yatağın üzerinden doğrulup tam karşısında durarak. "Seni de o oyunların içine sokmayacağım. Çünkü ben onların pazarlık konusu ya da herhangi birinin piyonu değilim. Ben, bu hayata gözlerimi açtığım günden beri annemle babamın bana bıraktığı en değerli emanettim. Onlar ise bu emaneti korumak yerine, çıkarları uğruna harcamayı seçtiler."

Kenan’ın omuzları hafifçe dikleşti. Bakışlarındaki o buz gibi ciddiyetin kenarlarında, ilk defa bir onaylanma, hatta belki de benimle ilgili hissettiği o beklenmedik hayranlığın yarattığı gizli bir gurur parıltısı belirdi. Başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Emanet mi?" dedi Kenan, sesi hafif bir alay ama daha çok bir merakla doluydu. "Onlar için ne olduğun değil, senin neyi savunduğun önemli Ece. Oraya gittiğinde ne yapmayı planlıyorsun?"

"Oraya gittiğimde," dedim, odadaki havayı ciğerlerime derin derin çekerken, "Karşılarında, onlara kim olduğumu ve aslında kimin koruması altında olmadığımı, sadece kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu kanıtlayacak bir kadın bulacaklar. İhanetin bedelini telefonda değil, yüzlerine bakarak ödeteceğim. O eve, o köklere kendi şartlarımla gireceğim. Onların unuttuğu o emaneti, kendi ellerimle geri alacağım."

Kenan’ın gözlerindeki o parıltı, daha da belirginleşti. Beni sadece izlemekle yetinmedi; sanki sahneye çıkan bir oyuncuyu izleyen bir yönetmen gibi, duruşumdaki o kararlılığı süzdü. Az önce beni bir ganimet gibi sahiplenmeye çalışan o adam gitmiş, yerine benim bu beklenmedik çıkışımla gerçekten ilgilenen biri gelmişti.

"Pekala," dedi Kenan, ellerini ceketinin ceplerine sokarak bana biraz daha alan açtı. "Madem kapılarına gidiyorsun, o zaman seni oraya ben götüreceğim. Ama unutma Ece; o kapıdan içeri girdiğinde, geçmişle yüzleşmek ağır olacak."

Gülümsedim. Korkmuyordum artık. Çünkü kime karşı savaştığımı, kimin yanında durduğumu ve en önemlisi, artık kendi savaşımı nasıl yürüteceğimi biliyordum.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.