Evin içine sızan ilk gün ışığı, Ece’nin göz kapaklarını aralamasına neden oldu. Ancak bu sabah, her zamanki gibi değildi. Evin içi, sanki içine çekilen bir nefes gibi gergin ve sessizdi. Ece yatağından doğrulduğunda, dün gece duyduğu o ismin ağırlığı hala zihninin bir köşesinde asılı duruyordu: Kenan.
Kendi kendine, "Belki de sadece bir iş ortağıdır," dedi. "Neden bu kadar huzursuzum ki?"
Yüzünü yıkamak için banyoya geçtiğinde, aynadaki aksine baktı. Dün geceki o dik duruşunu korumaya kararlıydı. Saçlarını topladı, üzerine sade bir şeyler giydi ve derin bir nefes alıp odasından çıktı. Salona girdiğinde gördüğü manzara, şüphelerini bir anlığına rafa kaldırmasına neden oldu.
Hacer yenge, mutfak masasını sanki bayrammış gibi özenle hazırlamıştı. En güzel örtüler, anneannesinin o çok sevdiği porselenler masadaydı. Ahmet dayı, masanın başında her zamankinden daha düzgün giyinmiş, bir şeyler okuyor gibi yapıyordu ama gözleri sürekli kapıdaydı.
Ece içeri girince, ortamdaki o yapay neşe bir anlığına dondu. Hacer yenge, sanki Ece’nin varlığını yeni fark etmiş gibi gülümsedi. "Günaydın Ece," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki, bu yumuşaklık Ece’nin tüylerini ürpertti. "Gel otur, güzel bir kahvaltı hazırladım. Bugün... önemli bir gün."
"Önemli bir gün mü?" diye sordu Ece, masaya yaklaşırken. "Ne için?"
Ahmet dayı, elindeki kağıtları yavaşça masaya bıraktı ve başını kaldırıp Ece’ye baktı. Bakışlarında, dün geceki o öfkeli adamdan eser yoktu. Onun yerine, daha tehlikeli, daha hesapçı bir sakinlik vardı. "Ece, dün geceki tartışmamızdan sonra düşündük. Haklıydın. Annemin vasiyeti konusunda biraz fevri davrandık," dedi, sesi neredeyse bir pişmanlık senaryosu gibi işlenmişti.
Tam o sırada, evin dış kapısı çalındı. Ece, kapıya doğru döndü. Kalbi, hiç sebepsiz yere göğüs kafesini zorlamaya başladı. Ahmet dayı, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinde o sinsi zafer parıltısı vardı.
"Bak," dedi Ahmet dayı, kapıyı işaret ederek. "Bu kişi, belki de şu anki çıkmazımızdan çıkmamıza yardım edecek tek insan."
Hacer yenge, Ece’nin yanına yaklaştı ve koluna hafifçe dokundu. "Korkma güzel kızım. Sadece tanışacaksın. Belki de hayatın boyunca beklediğin o şans, şu an kapının ardında bekliyor."
Ece, kapıya doğru atılan adımları izledi. Dışarıdan gelen ayak sesleri, evin içindeki sessizliği bir bıçak gibi kesti. Kapı kolu yavaşça döndü. Ece, gelen kişinin kim olduğunu görmek için nefesini tuttu. Karşısında beliren siluet, evin içindeki her şeyi değiştirecek olan o isimdi: Kenan
Kenan içeri girdiğinde, oda bir anda soğumuş gibi hissettirdi.
Adamın gelişi sessiz ve ağırbaşlıydı. Üzerinde kusursuz ütülenmiş, koyu renkli bir ceket; yüzünde ise insanların içine bakmaktan çekinmediği ama asla tam olarak ne düşündüğünü ele vermeyen, sabit bir ifade vardı. Ahmet dayım ve Hacer yenge, onun girişiyle birlikte adeta birer "ev sahibi" modundan çıkıp, saygı duyması gereken birine yer açan yardımcılar konumuna geçtiler.
Kenan, girişteki portmantoya yavaşça deri eldivenlerini bıraktı. Gözleri salonda gezindi, üzerimdeki o biraz dağınık, biraz "buraya ait değilim" duran kıyafetlerimde bir saniye fazla bekledi. Ama sonra o bakış, yerini bir nezaket maskesine bıraktı.
"Ahmet, Hacer," dedi. Sesi, derinden gelen, pürüzsüz ama bir o kadar da otoriter bir sesti. "Erkenciyim, kusura bakmayın."
Ahmet dayım hemen atıldı, yüzünde zorlama bir gülümseme vardı. "Ne demek Kenan Bey, buyur geç. Ece, gel tanış... Kenan Bey, işlerimizde bize yardımcı olan, tecrübeli bir dostumuz."
Kenan bana doğru birkaç adım attı. İçimdeki o kör edici "iç ses" anında alarm vermeye başladı. Adamın bakışlarında ne bir sevgi ne de dostça bir sıcaklık vardı; daha çok, bir avcının avını incelediği o soğuk analitik bakış vardı. Ancak hareketleri o kadar nazik ve ölçülüydü ki, insan "acaba fazla mı şüpheciyim?" diye kendine sormadan edemiyordu.
Bana elini uzattı. "Memnun oldum Ece. Ahmet bahsetmişti senden."
Elini tuttum. Eli, bu sabahın ayazı kadar soğuktu. O an, Hacer yengenin elinin kolumda olduğunu fark ettim; beni o an, bir heykel gibi Kenan’a sunuyordu.
"Ben de memnun oldum," dedim, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek.
Kenan gülümsemedi. Sadece elini çekti ve masadaki sandalyelerden birini gösterdi. "Ayak üstü olmaz. Oturalım. Konuşacak çok şeyimiz var."
O masaya oturduğumda, aslında bir "tanışma" için orada bulunmadığımı, bir "pazarlık" için kurban edildiğimi hissettim. Kenan, ceketinin iç cebinden gümüş bir kalem çıkardı ve masanın ortasına, sanki çok doğal bir şeymiş gibi koydu. O kalem, benim için imzalanacak bir ölüm fermanı gibi parlıyordu.
Hacer yenge bana bakıp, o zehirli "kurtarıcımız" ifadesiyle göz kırptı. "Ece'ciğim, Kenan Bey'in teklifini bir dinle. Eminim, evimiz için en hayırlı kararı vereceğiz."
Kenan doğrudan gözlerimin içine baktı. "Ece," dedi, sanki odada başka kimse yokmuş gibi. "Benim tarzım lafı dolandırmak değildir. Ahmet ile konuştuk... Senin bu evi koruma çabanı takdir ediyorum. Ancak korumak, bazen teslim olmakla başlar.
Kenan, önündeki çay bardağına parmak uçlarıyla hafifçe dokundu. Masadaki o ağır, boğucu sessizlik bir anlığına daha da koyulaştı. Ahmet dayım ve Hacer yenge, nefeslerini tutmuş, benim vereceğim tepkiyi bekliyorlardı.
"Hayırdır," dedim, sesim beklediğimden çok daha soğuk ve net çıktı. Masanın üzerindeki o gümüş kaleme bir an gözüm takıldı, sonra doğrudan Kenan’ın ifadesiz yüzüne odaklandım. "Teslimiyetten bahsettiniz. Kime? Neye? Ve neden? Ben buradayım, evimdeyim. Bir savaşın içinde olduğumu düşünmüyorum ki teslim olmayı düşüneyim."
Kenan, hafifçe arkasına yaslandı. Gözlerinde, bir strateji oyununda hamle yapan bir satranç ustasının o huzursuz edici sakinliği vardı. Ahmet dayıma kısa, tek bir bakış attı; bu, "sözü bana bırak" demenin sessiz bir yoluydu.
"Savaş, Ece," dedi Kenan, yavaş bir tonda. "Savaş senin farkında olmadığın yerlerde çoktan başladı. Bu evin sadece tapusu değil, borçları, üzerindeki yasal yükümlülükler ve bu mahallenin sana karşı olan beklentileri... Bunların hepsi birer ağırlık. Sen daha 19 yaşındasın, bu yükün altında ezilmek üzeresin."
Hacer yenge hemen araya girdi, sesine o sahte şefkat tonunu ekleyerek: "Ece'ciğim, Kenan Bey senin iyiliğini düşünüyor. Bak, dayınla konuşmuşlar. Eğer... yani, eğer bir düzenleme yapılırsa, evi korumanın bir yolu var."
İçimdeki o şüphe, bir zehir gibi damarlarıma yayılıyordu. Dayımın borçlarından, yasal yükümlülüklerden bahsederkenki o kendine güvenen tavrı... Kenan’ın sanki benim hayatımın tapusuna sahipmiş gibi konuşması.
"Düzenleme?" dedim, masadaki Ahmet dayıma dönerek. "Dayı, siz neyi düzenliyorsunuz? Anneannemin vasiyeti açık. Bu ev benim. Kimsenin 'yardımına' ya da 'düzenlemesine' ihtiyacım yok."
Kenan gülümsedi. Bu gülüş, yüzünde bir iz bırakmıyordu. "Ahmet, yeğenin oldukça... inatçı. Ama haklı. Gençlik, riskleri sevdirir."
Kenan tekrar bana döndü, bakışları o kadar yoğundu ki, sanki beni sadece izlemiyor, analiz ediyordu. "Ece, bugün sana bir seçenek sunmaya gelmedim. Sadece durumun gerçeğini göstermeye geldim. Çünkü yarın, o seçeneklerin hepsi elinden alındığında, keşke diyeceksin."
Ahmet dayım, masadaki dosyayı yavaşça bana doğru itti. "Sadece oku Ece. İmzalamana gerek yok. Sadece oku.
Ece, o an kalbinin hızla çarptığını hissetse de dışarıya karşı en ufak bir zayıflık belirtisi vermemeye kararlıydı. Titreyen ellerini masanın altına saklayıp dosyayı yavaşça kendine doğru çekti. Hacer yengenin gözleri bir yırtıcı gibi dosyanın üzerinde geziniyordu.
Dosyayı açtığında gözleri kağıttaki maddelerde hızla ilerledi. İlk başta hukuk diliyle yazılmış, karmaşık borç yapılandırma yazıları vardı. Ancak kağıdın ortasına doğru geldiğinde, Ece’nin nefesi boğazında düğümlendi. Yazı karakteri değişiyordu; madde madde, sanki birine satılıyormuşsun gibi hazırlanan bir "koruma ve ikamet sözleşmesi" duruyordu orada.
Sözleşmenin en altında yer alan madde ise kanını dondurdu:
"Evin tüm mülkiyet haklarının ve borç sorumluluğunun devri karşılığında; Ece Demir, Kenan Kaya ile aile birliği kurmayı ve ikametgahını bu mülkte onun gözetimi altında sürdürmeyi kabul eder."
Yani bu bir borç yapılandırması değil, bir evlilik sözleşmesiydi. Beni kendi evimde bir mahkum yapacak, dayımın borçlarını temizleyecek olan o kağıt, tam karşımda duruyordu.
Masada derin, boğucu bir sessizlik oldu. Ahmet dayım elini çenesine dayamış, sanki bir piyangonun sonucunu bekler gibi bana bakıyordu. Kenan ise o gümüş kalemi parmaklarının arasında çevirmeye başladı.
"Okudun mu?" dedi Kenan. Sesi, sanki sadece bir hava durumu raporundan bahsediyormuş gibi rahattı. "Bu, senin buradaki yaşamını garanti altına alıyor. Aksi takdirde, önümüzdeki hafta icra memurları kapıya geldiğinde, bu evin kapısı sonsuza kadar yüzüne kapanacak."
İçimdeki o öfkeyi bastırmak için dişlerimi sıktım. Onların gözünde ben sadece bir "borç kapatma aracıydım". Dayım ve yengem, beni kendi hayatları için satılığa çıkarmışlardı.
"Yani," dedim, sesimdeki o titremeyi tamamen yok ederek. "Siz benim hayatımı, kendi borçlarınıza karşılık bir takas ürünü haline mi getirdiniz?"
Ahmet dayı yerinden doğruldu, sesi yükseldi. "Takas değil Ece! Seni kurtarıyoruz! Kenan gibi nüfuzlu biriyle evlenmek, senin gibi genç bir kız için piyango!"
Ece, dosyayı yavaşça kapattı. Masanın üzerindeki o gümüş kaleme baktı. Eğer bu kağıdı yırtarsam, savaş resmen başlayacaktı. Ama imzalamazsam, kendi evimden atılacaktım.
Dosyayı kapattığımda çıkan o hafif kağıt sesi, odadaki gerginliği daha da görünür kıldı. Ahmet dayımın yüzündeki o "kurtarıcı" maskesi, yerini yavaş yavaş sabırsız bir öfkeye bırakıyordu. Hacer yenge ise çay bardağını tabağına öyle bir şiddetle bıraktı ki, çıkan ses mutfakta yankılandı.
"Piyango mu?" dedim, masadaki Ahmet dayıma doğrudan bakarak. Sesimdeki o soğukluk, odanın sıcaklığını bir anda düşürdü. "Dayı, senin borçlarının ceremesini bir başkasının nikah masasında çekmek piyango değil, senin beceriksizliğinin bedelini benim hayatımla ödemek. Başka bir şey değil."
Ahmet dayı ayağa kalkacak gibi oldu ama Kenan, elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. Kenan, hala o gümüş kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu. Gözleri, sanki bir satranç tahtasında hamlemi bekleyen bir rakip gibi üzerimdeydi.
"Duygusal tepkiler veriyorsun, Ece," dedi Kenan, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da kesiciydi. "Ancak duygular, icra memurlarının kapıya dayanmasını engellemez. 24 saat süren var. İmzala veya imzalamama; sonuç değişmeyecek. Sadece imzalamazsan, bu evden eşyalarınla birlikte değil, sadece üstündeki kıyafetlerle çıkarsın."
İçimde bir yerlerde, o "Ece Demir" olmanın verdiği o gurur, sanki bir çığ gibi büyüdü. Onların beni çaresiz görmelerine izin vermeyecektim. Madem bir oyunun içine çekilmiştim, o zaman oyunun kurallarını benim de belirlemem gerekiyordu.
Masadaki dosyayı tekrar açtım, sanki maddeleri bir daha inceliyormuş gibi yaptım ama aslında zihnimde şimşekler çakıyordu.
"Şartlarınız çok net," dedim, başımı yavaşça kaldırıp Kenan’ın o buz gibi gözlerinin tam içine bakarak. "Evi, borçları ve beni alıyorsunuz. Ama bir şeyi unutuyorsunuz, Kenan Kaya. Ben, sizin sandığınız gibi kolayca boyun eğecek, köşede ağlayıp kaderini bekleyecek bir kız değilim. Eğer bu sözleşmeyi imzalarsam, bazı maddelerin değişmesi gerekir."
Hacer yenge küçümseyen bir gülüşle, "Ne değişecekmiş? Evin hanımı mı olacaksın?" diye sordu.
Sözlerini duymazdan geldim. "Öncelikle," dedim, sesimi daha da otoriter bir tonla yükselterek. "Bu ev, benim anneannemden bana kalan tek hatıra. Evin tapusu, üzerinde kimin ismi yazarsa yazsın, mülkiyet hakları yasal olarak ve tamamen bana ait kalacak. İkincisi... Ahmet dayımın borçları benim sorumluluğumda olmayacak. Siz, kendi çıkmazınızdan kurtulmak için beni bir 'mal' gibi kullanıyorsunuz, ama ben sizin kefiliniz değilim."
Kenan, gümüş kalemi yavaşça masanın üzerine bıraktı. Gülümsemesi, ilk defa biraz daha gerçektü, sanki avının pençesinden kaçmaya çalışırken bile zekasını kullanmasını takdir eden bir avcı gibiydi.
"Ve üçüncü şartın?" diye sordu.
Derin bir nefes aldım. Kalbim hala göğsümü dövüyordu ama yüzümde bir kaya kadar soğuk bir ifade vardı. "Üçüncü şartım... Eğer bu evlilik olacaksa, kendi şartlarımı masaya koyacağım. Ama önce, bu sözleşmenin bir nüshasını alıp bir avukata göstermem gerekiyor. Yarın sabaha kadar bekleyeceksiniz."
Ahmet dayım öfkeden kıpkırmızı olmuştu, "Ne avukatı Ece? İşleri karıştırma!" diye bağırdı.
Ama Kenan, Ahmet'in bağırmasını yok sayarak bana doğru hafifçe eğildi. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. "Zeki bir hamle," dedi fısıltıyla. "Pekala, Demir. Yarın sabah aynı saatte buradayım. Sözleşmeyi istediğin gibi incele. Ama unutma, zaman daralıyor."
Kenan ayağa kalktı, ceketini ilikledi ve arkasına bakmadan kapıya yöneldi. Odadan çıkarken bıraktığı o ağır hava, sanki gitse bile hala oradaydı.
Devam edecek
