تخطٍ إلى المحتوى

Ece

الفصل 1 · قراءة 12 دقيقة

Ece

الفصل 1

​1. Bölüm: Sessizliğin Gölgesinde

İnsanlar gideli saatler olmuştu. Evin içini dolduran o yoğun şekerli gül kokusu, yerini ağır bir sessizliğe bıraktığında; anneannemin yokluğu, salonun orta yerinde dev bir boşluk gibi büyüyordu. Mevlüt bitmiş, akrabalar ve komşular taziye dileklerini sanki bir görevmiş gibi yerine getirip evlerine dönmüştü.

Elimde bir bardak soğumuş çayla pencerenin kenarına çöktüm. Siyah elbisemin içinde kendimi her zamankinden daha ağır, daha hüzünlü hissediyordum. Evde sadece biz kalmıştık; dayım, yengem ve çocukları... Kuzenlerim salonda bir köşeye çekilmiş, telefonlarıyla ilgileniyorlardı; sanki burada değil de başka bir dünyadaymışlar gibi. Yengemin mutfaktan gelen, tabakları istiflerken çıkardığı o sert tıkırtılar ise sessizliği acımasızca bölüyordu.

Dayım, koltuğunda oturmuş uzaklara bakıyordu. Yarın avukatın geleceğini ve miras işlerinin konuşulacağını herkes biliyordu. Yengemin bakışlarındaki o meraklı parıltıyı, kuzenlerimin fısıldaşmalarını duyuyordum. Onlar için bu sadece bir "bölüşüm" vaktiydi; benim içinse anneannemin hatıralarının son kalesiydi bu ev.

"Yarın sabah avukat gelince Ece de masada olsun," dedi dayım, yüzüme bakmadan. Başımı yavaşça salladım. Ne bir mal, ne de bir mülk derdindeydim; tek istediğim bu insanların anneannemin anısına saygı duymasıydı. Her şeyin şeffaf bir şekilde, aile olmanın verdiği o dayanışmayla hallolacağını düşünüyordum. Henüz o gülümseyen maskelerin altındaki hırsı, yarın gün ışığında nelerin değişebileceğini bilmiyordum. Ben, her şeyin "tatlıya bağlanacağına" inanan o masum Ece'ydim işte. Oysa güneş doğduğunda, bu evin sessizliğinin altında fırtınaların koptuğunu ve aslında bu ailede kimsesizliğimle ne kadar baş başa kaldığımı öğrenecektim.

Gece derinleştiğinde evin içi, sanki duvarlar üzerime yıkılacakmış gibi daraldı. Kuzenlerim odalarına çekilmişti ama kapı aralıklarından gelen fısıltılar, telefon ışıklarının karanlık koridora vuran yansımaları beni huzursuz ediyordu. Yengem, mutfağı toparladıktan sonra salonun kapısında durup bana baktı. Bakışlarında bir tuhaflık vardı; bir acıma mı yoksa bir hesap mı, ayırt edemedim.

"Yarın zor bir gün olacak, Ece," dedi sesi, her zamanki yapay yumuşaklığıyla. "Anneannenin vasiyeti, kağıtlar, işlemler... Kendini yorma, biz hallederiz her şeyi."

"Teşekkür ederim yenge," diye mırıldandım. "Zaten sadece her şeyin anneannemin istediği gibi olmasını istiyorum."

Yengem bir an sustu, gözleri odanın içindeki eski eşyalarda gezindi. O an, sanki sadece bir miras değil, bu evin her köşesindeki anıları da paylaştırmaya hazırlandıklarını hissettim. İçimdeki o huzursuz ses, "Dikkatli ol," diye fısıldıyordu ama ben onu susturmaya çalışıyordum. Bir aile içinde, sevdiği birini kaybetmiş insanların birbirine bu denli yabancılaşabileceğini kabul etmek istemiyordum.

Odama geçtiğimde yatağa uzandım ama uyku çok uzaktı. Başımı yastığa koyduğumda, anneannemin bana her zaman anlattığı masallar geldi aklıma. "Ece," derdi, "insanlar en çok sahip oldukları şeyleri kaybetmekten korktuklarında, kendi içlerindeki canavarı ortaya çıkarırlar." O zamanlar ne demek istediğini anlamamıştım. Şimdi, evdeki o ağır sessizliğin içinde, o sözlerin ağırlığını omzumda hissediyordum.

Sabah güneşin ilk ışıkları perdeyi araladığında, kapının zil sesi sessizliği bir bıçak gibi kesti. Avukat gelmişti. Masumiyetimin bittiği, gerçeğin kapıma dayandığı anın başladığını biliyordum. Ayağa kalktım, saçlarımdaki örgüyü son kez düzeltip aynaya baktım. Artık küçük, her şeyden bihaber Ece değildim. O an, hayatımın en zor sınavına gireceğimi hissediyordum.

Avukat, dosyadan bir kağıt çıkardı. Ahmet dayım, Hacer yenge, Sefa ve Beyza gözlerini o kağıda dikmişti. Herkes vasiyetin Ahmet dayımın lehine olduğunu, evin ona kalacağını sanıyordu.

"Muhterem Hanım'ın son vasiyeti şu şekilde," dedi avukat, sesi odada yankılandı.

Ahmet dayım hafifçe gülümsedi, Hacer yenge ise ellerini dizlerine kenetledi.

"Evin tapusu, tüm nakit birikimleri ve diğer taşınmazların tamamı..." Avukat bir an duraksadı, kağıdı düzeltti. "...tamamı torunu Ece'ye bırakılmıştır."

Salona ağır bir sessizlik çöktü.

Hacer yenge olduğu yerde donup kaldı. Sefa telefonu elinden düşürdü, Beyza ise şaşkınlıkla bana döndü. En büyük şoku ise Ahmet dayım yaşadı; yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda yerini öfke dolu bir şaşkınlığa bıraktı.

"Ne?" dedi Ahmet dayım, sesi titriyordu. "Nasıl olur? Annem... Muhterem, böyle bir şeyi nasıl yapar? Ece daha 19 yaşında çocuk!"

Hacer yenge hırsla bana döndü, gözleri ateş saçıyordu. "Sen..." dedi, sesi fısıltıdan halliceydi ama içinde büyük bir zehir barındırıyordu. "Sen en başından beri biliyordun değil mi? O masum ayaklarına yatıp bizi kandırdın!"

Ben ise sandalyemde öylece kalmıştım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Sadece başımı iki yana salladım. "Bilmiyordum," dedim güçlükle. "Ben hiçbir şey bilmiyordum."

Kimse bana inanmıyordu. O an, o salonun içindeki yabancı olduğumu, aslında hiç sevilmediğimi, sadece o miras için orada tutulduğumu acı bir şekilde anladım.

Avukat, ortamdaki gerilimi dağıtmak istercesine dosyayı kapattı ve masanın üzerine bıraktı. "Vasiyet hukuken geçerli," dedi, sesi soğuk ve mesafeliydi. "Muhterem Hanım tüm kararlarını kendi hür iradesiyle verdi."

​Ahmet dayım aniden ayağa fırladı. Sandalyesi geriye doğru devrilip gürültüyle yere düştü. Sefa ve Beyza yerlerinden kımıldamıyor, sadece şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Ahmet dayımın yüzündeki ifade, tanıdığım o sakin adamdan eser bırakmamıştı; gözlerinde ilk kez gerçek bir öfke görüyordum.

​"Hür irade mi?" diye bağırdı dayım, parmağını bana doğru uzatarak. "19 yaşındaki bir çocuğun neyine bu mülkler? Kim bilir annemin aklına neler girdi, onu nasıl manipüle etti!"

​"Ahmet, sakin ol," dedi Hacer yenge, sesi titriyordu ama bakışları hala üzerimdeydi. "Ece, kızım... Konuşsana! Muhterem son günlerinde sana bir şey söylemedi mi? Bir kağıt imzalattırmadın mı ona?"

​Başımı hala iki yana sallıyordum. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Sadece "Bilmiyorum," diye fısıldadım tekrar. Söylediğim her şey, onların gözünde bir yalan gibi algılanıyordu.

​Beyza, dayımın öfkesinden cesaret alarak ayağa kalktı. "Anne, baksana şuna. Nasıl da masum rolü yapıyor," dedi, sesi nefret doluydu. "Her şeyin Ece'ye kalması imkansız. Avukat bey, bu işte bir hata olmalı. İtiraz edeceğiz, değil mi?"

​Avukatın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "İtiraz hakkınız elbette var," dedi. "Ancak belgeler oldukça açık. Muhterem Hanım, mirasıyla ilgili her detayı notere tasdikletmiş."

​Ahmet dayım derin bir nefes aldı ve avukatın üzerine doğru yürüdü. "Biz bu işi burada bitirmeyiz," dedi. Sonra yavaşça bana döndü. O an odadaki herkesin sustuğunu, sadece dayımın ağır nefes alışverişini duydum.

​"Ece," dedi, sesi çok düşük ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Bugünlük odana git. Yarın sabah bu konuyu tekrar konuşacağız. Ama bu evde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

Odanın kapısını arkamdan kilitleyip sırtımı soğuk yüzeye yasladım. Salondaki o boğucu gerilim hala üzerimdeydi. Dışarıdan gelen sesleri duymamak için kulaklarımı ellerimle kapatmak istedim ama mümkün değildi. Ahmet dayımın o ağır, kontrollü sesi koridorda yankılanıyordu.

"Hacer, mutfağa geçin. Sefa, Beyza... konuşmayın. Avukat Bey, bizimle bir dakika daha kalacaksınız."

Ayak sesleri uzaklaştı, evin içindeki o alışık olduğum huzur tamamen yok olmuştu. Odamdaki eşyalara baktım. Anneannemin kokusunun sindiği perdeler, pencerenin önündeki saksılar... Her şey aynıydı ama hepsi artık bana birer yabancı gibi görünüyordu. Dayımın "yarın sabah" dedikleri, zihnimde korkutucu bir belirsizliğe dönüşmüştü.

Telefonumu çıkardım, titreyen ellerimle ekrana baktım. Kimseye yazamazdım, kimseden yardım isteyemezdim. Zaten etrafımda gerçekten "benim" diyebileceğim kimse kalmamıştı. Sadece anneannem vardı, o da artık yoktu.

Gece yarısı olduğunda evin içi tamamen sessizleşti. Salondan ara sıra dayımla Hacer yengenin boğuk, tartışmalı sesleri geliyordu. Bir ara Beyza’nın kapının önünden geçtiğini hissettim; duraksadı, kapı kolunu hafifçe yokladı. Nefesimi tuttum. Kilitli olduğunu anlayınca küfrederek uzaklaştı.

Pencereyi hafifçe araladım. Gece havası yüzüme çarptığında biraz olsun kendime geldim. Anneannem neden böyle bir şey yapmıştı? Benden başka kimsesi yoktu belki ama, bu mirasla beni doğrudan onların hedefi haline getirdiğini bilmiyor muydu? Ya da belki de biliyordu...

Sabah olduğunda o masaya tekrar oturduğumda, artık masum 19 yaşındaki kız olarak kalamayacağımı biliyordum. Bir şeyler değişmişti; hem onlarda, hem de bende. İçimdeki o korkunun yerini, yavaş yavaş buz gibi bir kabulleniş alıyordu.

Sabahın ilk ışıkları odama süzülürken kapı sertçe çalındı.

"Ece! Çık dışarı!"

Ahmet dayımın sesiydi. Konuşma vakti gelmişti. Derin bir nefes aldım, üzerimdeki siyah elbiseyi düzelttim ve kapının kilidini açtım.

Salona girdiğimde hava, dün geceki sessizlikten çok daha ağırdı. Masa toplanmıştı ama sanki üzerine dev bir yük çökmüştü. Ahmet dayım, pencerenin önünde sigarasını içiyor, Hacer yenge ise masanın başında dimdik oturuyordu. Beyza ve Sefa koltuklarda, sanki bir avcı gibi dikkatle beni izliyorlardı.

​Ahmet dayım sigarasını kül tablasına bastırıp bana döndü. "Otur," dedi, kısa ve sert bir komutla.

​Sandalyeye oturduğumda, ellerim masanın altındaydı; titrememelerini sağlamaya çalışıyordum.

​"Sana açık olacağım Ece," dedi dayım, masaya doğru eğilerek. "O vasiyet, annemin saçma bir anlık kararı. Belki yaşlılık, belki de ilaçların etkisi... Ama biz bu evin, bu mirasın gerçek sahipleriyiz. Sen daha 19 yaşında bir çocuksun, bu yükü taşıyamazsın."

​Hacer yenge araya girdi, sesindeki tını nefretle doluydu. "Dayın nazik davranıyor. Biz o kadına yıllarca baktık. Sen sadece köşende oturdun. Şimdi çıkıp 'her şey benim' demen, büyük bir nankörlük."

​"Ben bir şey demedim," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Kararı veren anneannemdi."

​Sefa alaycı bir şekilde güldü. "Anneannem, anneannem... Sürekli onun arkasına saklanma. Gerçekten o mirası alabileceğini mi sanıyorsun? Bizim rızamız olmadan bu evde bir gün bile huzurla oturamazsın."

​Ahmet dayım elini masaya vurup Sefa'yı susturdu, sonra tekrar bana odaklandı. "İmzaları at, mirastan payını al ve git. Sana küçük bir ev alalım, kendi hayatını kur. Ama bu evi, bize bırak. Eğer hayır dersen, burayı sana cehenneme çeviririz. Bu bir tehdit değil, Ece. Bu bir durum tespiti."

​O an anladım ki, dün geceki masumiyetim artık tamamen ölmüştü. Onların gözündeki o "çocuk" gitmiş, yerine mirasın tek sahibi olan ve onların düzenini bozan bir "engel" gelmişti.

​"İmzalamayacağım," dedim, gözlerinin tam içine bakarak.Odanın içindeki hava bir anlığına tamamen kesildi. Sefa ağzını açıp alaycı bir şey söylemeye hazırlanıyordu ama lafı boğazına düğümlendi. Hacer yenge, oturduğu yerde öylece kalmıştı; gözleri şaşkınlıkla büyümüş, parmakları masanın kenarını beyazlayacak kadar sıkı kavramıştı.

Ahmet dayım ise olduğu yerde donup kalmıştı. Sigarasının dumanı hala havada asılıyken, bana öyle bir bakıyordu ki, sanki karşısında 19 yaşında, kendi halinde bir genç kız değil de, hiç hesaplamadığı bir düşman duruyordu.

"Ne dedin sen?" diye sordu dayım, sesi neredeyse fısıltı halindeydi. Sesi öfkeden değil, yaşadığı şoktan titriyordu.

"İmzalamayacağım," diye tekrarladım. Sesimdeki soğukkanlılık beni bile şaşırtmıştı. "Bu ev anneannemin bana emaneti. Onun son arzusu buydu ve ben ona ihanet etmeyeceğim. Sizin 'hak' olarak gördükleriniz beni ilgilendirmiyor. Burası benim evim."

Sessizlik, sanki odanın duvarlarını daraltıyordu. Beyza, "Sen kafayı mı yedin?" diye bağırdı ama sesi cılız kaldı. Kimse böyle bir direniş beklemiyordu. Herkes ağlayıp sızlamamı, korkup imza atarak kaçmamı beklerken, ben tüm kapıları kapatmıştım.

Ahmet dayım yavaşça doğruldu. Yüzündeki o şaşkınlık yavaş yavaş siliniyor, yerine bambaşka bir ifade geliyordu. Artık beni bir "çocuk" olarak görmediği, artık beni bir "engel" olarak tanımladığı her halinden belliydi. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan, "Demek öyle," dedi. Sesi artık daha derin, daha tehlikeliydi. "Demek anneannenin emanetini korumaya kararlısın."

Hiçbir şey söylemedim. Sadece oturduğum yerden dikleştim, gözlerimi kırpmadan yüzüne baktım.

Ahmet dayım alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Peki," dedi, masanın üzerindeki dosyayı alıp avucunun içinde sıktı. "Madem bu evi bu kadar sahiplendin, o zaman burada yaşamanın bedellerine de katlanırsın."

Hacer yenge oturduğu yerden kalktı, yanıma kadar gelip üzerime doğru eğildi. "Burada tek başına ne yapabileceğini sanıyorsun? Elektriği, suyu, mutfağı... Bakalım o 'emanet' dediğin evde, nefes alacak gücü kendinde bulabilecek misin?"

Söyledikleri birer tehditti, biliyordum. Ama o an, geri adım atmanın daha büyük bir yıkım olacağını da biliyordum. Ayağa kalktım, onlara bir kez bile bakmadan arkamı döndüm. Kapıya doğru yürürken adımlarımın yere vuran sesi, evin sessizliğinde bir silah sesi gibi yankılanıyordu.

Odama girdiğimde kilit sesini duyduklarında, bu evdeki savaşın artık sadece miras için değil, kimin ayakta kalacağı için verildiğini anlamışlardı.Mutfaktaki loş ışık, içerideki gergin havayı daha da boğucu kılıyordu. Ahmet dayım, elindeki dosyayı sinirle tezgaha bıraktı. Ellerinin titremesini Hacer yengeden saklamak için onları ceplerine soktu, ama Hacer yengenin keskin gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu.

"Ece imzalamazsa batarız, Hacer," dedi Ahmet dayım, sesi bir fısıltıdan halliceydi ama içinde gizleyemediği bir çaresizlik vardı. "Tefecilerin süresi dolmak üzere. Eğer o tapuyu önümüzdeki haftaya kadar teminat gösteremezsem, sadece paramı değil, evimi ve dükkanımı da elimden alacaklar. Sokağa düşeriz."

Hacer yenge, tezgaha yaslanmış bir şekilde Ahmet dayıma bakıyordu. Yüzünde, kocasının bu durumuna acıyan değil, daha çok bir çıkış yolu arayan, hesapçı bir ifade vardı. "Senin borcun yüzünden biz de yanacağız demek ki," dedi soğuk bir sesle. "Bütün düzenimiz o kızın iki dudağının arasında."

"Başka çarem yoktu!" dedi Ahmet dayım, sesi bir anlığına yükselip sonra tekrar alçaldı. "İşler ters gitti, biliyorsun. O mirasa güvenerek borçlandım. Annem... yani anneannesi, öleceğini biliyordu ama bize hiçbir şey söylemedi. Ece’ye kalacağını bilsem, bu kadar riske girer miydim?"

Hacer yenge bir an duraksadı, sonra gözleri parladı. "Ece'ye kalması... aslında bir şans olabilir."

Ahmet dayım şaşkınlıkla ona döndü. "Şans mı? Kız imzalamıyor işte, görmüyor musun?"

"İmzalatırız Ahmet," dedi Hacer yenge, sesi bir planı dile getirirken zehir gibi akıyordu. "Kenan ile konuşmamız lazım. Hani şu senin eski iş ortağın, şu tefeci bozuntusu... Kıza talip olsun. Borçlarından kurtulmak için, hatta evi kurtarmak için evlenmek zorunda olduğunu söyleriz. Kenan evi senin borcuna karşılık üzerine alır, kızı da yanına çeker. Biz de borcumuzdan kurtulur, üstüne bir de Kenan'dan komisyonumuzu alırız."

Ahmet dayım bir an duraksadı. Yüzünde vicdan azabı mı, yoksa başka bir şey mi olduğu anlaşılamayan bir ifade vardı. "Kenan... Adamın adı çıkmış, Ece'ye hayatı zindan eder."

Hacer yenge omuz silkti. "Ece'nin hayatı bizi ilgilendirmiyor. Bizim evimiz, senin itibarın kurtulacak. Kız 19 yaşında, kör değil; o evde yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlayınca, Kenan'ı kurtarıcısı olarak görecek. Sadece doğru zamanı beklememiz lazım."

Ahmet dayım pencereden dışarı, Ece'nin odasının olduğu tarafa baktı. "Ece o kadar aptal değil, Hacer. Bir şeyler seziyor."

"Sezse de fark etmez," dedi Hacer yenge, çayından bir yudum alarak. "Evin kapısını kilitlesin, istediği kadar dirensin. Açlık ve yalnızlık, insana her şeyi yaptırır. Yarın Kenan'ı eve çağır, Ece'yi de hazırlayalım."

Salondaki sessizlikte, ikisinin de bu "satış" planı üzerine kurdukları karanlık hayaller odanın havasını daha da ağırlaştırıyordu. Ece, odasında bunlardan habersiz, anneannesiyle olan anılarına tutunmaya çalışırken, onun geleceği mutfaktaki bu masada çoktan mühürlenmişti.Ece, odasında yarının planlarını kafasında kuruyordu. "Belki de onları görmezden gelmek en iyisidir," diye düşündü. "Odama çekilirim, işlerime bakarım, zamanla pes ederler." Odasındaki kitaplığın önünde durdu, sevdiği bir kitabı eline aldı ama okuyacak konsantrasyonu bulamadı. Pencereye yaklaşıp dışarıya baktı; sokak lambasının cılız ışığı altında, mahallenin sessizliği ürkütücü derecede hakimdi.

O sırada evin giriş kapısının önünde bir hareketlilik oldu. Sadece bir siluet; bir arabanın farları bahçe kapısını bir anlığına aydınlatıp söndü. Ece, perdeyi hafifçe aralayıp baktı. Gelen kimdi? Bir komşu mu, yoksa geç saatte gelen bir misafir mi?

Mutfak kısmından Ahmet dayının hafifçe telaşlı, ama aynı zamanda bir hazırlık yapıyormuş gibi tıkırtılı sesleri gelmeye başladı. Hacer yenge, sanki birini ağırlayacakmış gibi servis tabağı hazırlıyor, mutfaktan gelen tıkırtılar evin içine yayılıyordu. Ahmet dayı, koridorda bir ileri bir geri yürürken kendi kendine mırıldanıyordu: "Tam vaktinde. Her şey hazır olsun, bir pürüz çıkmasın."

Ece, kulağını kapıya dayadı. Bir misafir için fazlasıyla gergindi bu hazırlık. Normalde bu saatte eve misafir gelmezdi, hele ki anneannesinin kaybından sonra kimse kapıyı çalmazdı. Dayısının sesi kapı aralığından net bir şekilde duyuldu: "Yarın sabah ilk iş Kenan'la görüşeceğiz. Ece'nin kafasını karıştırmadan, konuyu ona doğrudan açmamız lazım."

Ece, "Kenan mı?" diye fısıldadı kendi kendine. İsmi daha önce hiç duymamıştı. Belki bir avukat, belki bir emlakçıydı? Dayısının sesindeki o tuhaf, hesapçı ton, Ece'nin içinde anlamlandıramadığı bir tedirginlik yarattı.

Kapıdan uzaklaştı, yatağına oturdu. "Kenan..." diye tekrar etti sessizce. İsmin tadı ağzında garip bir burukluk bıraktı.

Salondaki ışık aniden söndü. Ev, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar o derin sessizliğine büründü. Ahmet dayı, odasına geçerken duraksadı, Ece'nin kapısının önünden geçerken yavaşladı. Bir an, sanki kapının ardındaki Ece'yi hissediyormuş gibi sessizce bekledi ve sonra hiçbir şey söylemeden odasına girdi.

Ece, yarın sabahın getireceği o ismin, hayatını nasıl değiştireceğinden habersiz, başını yastığa koydu. Pencereden giren gece rüzgarı, perdeleri hafifçe dalgalandırırken, odanın içindeki sessizlik artık eskisi kadar güvenli değildi.

Devam edecek

نهاية الفصل

5 تعليق