تخطٍ إلى المحتوى

Ateşböceği

الفصل 2 · قراءة 7 دقيقة

Ateşböceği

الفصل 2

Karanlığa Hapsolan Işık

(10 yıl sonra, günümüz)

Sahra Erez. Üniversitenin devasa kütüphanesinin kapısından içeri girdiğimde, ciğerlerime dolan o eski kitap ve toz kokusu beni bir anlığına geçmişin küflü raflarına fırlattı. Koridorlar, hayatın tadını henüz almamış, dertleri sadece vize ve finaller olan insanlarla doluydu. Ne kadar şanslılardı. Benim tek derdim, on yıl önce bir şafak vakti çalınan hayatımın hesabını sormaktı... Üniversitenin ilk gününü atlatmış, okuldan çıkmadan önce birkaç kitap almaya üniversitenin büyük kütüphanesine gelmiştim. Kızıl saçlarım, omuzlarımdan belime kadar sabırsız bir sarmaşık gibi dökülüyordu. Annem ve babam öldükten sonra saçlarımı kestirmedim. Kendi başıma, aynadaki o yabancıya bakarak büyümüştüm. Şimdi o yabancı, düşmanının inine girmek üzereydi. Hukuk raflarının olduğu o en kuytu, en loş koridora saptım. Parmaklarımı kitapların sırtında gezdirirken, her bir dokunuşta içimdeki nefretin daha da keskinleştiğini hissediyordum. "Ceza Hukuku" yazan kalın bir cildi çekip almak için uzandığımda, karşı raftaki boşluktan bir çift gözle karşılaştım. Dünya o an ekseninden kaydı. O gözleri tanımamam imkansızdı. Ama on yıl... On yıl bir çocuğu ne kadar değiştirebilirdi? Karşımda, kitap raflarının arasından beni izleyen adam, çocukluğumdaki o masum Alp Giray değildi artık. Uzun boyuyla rafın tepesine kadar ulaşıyor, geniş omuzları koridordaki ışığı neredeyse tamamen kapatıyordu. Simsiyah, gür saçları alnına dökülmüş; yüz hatları bir mermer gibi sertleşmişti. Ama o bakışlar... O bakışlar hala aynıydı. İçinde bir yerlerde hala o dizimi silen çocuk saklıydı. Kitabı hızla çekip göğsüme bastırdım. Onunla konuşmak hatta bakışmak bile istemiyordum. Kaçmak istedim ama ayaklarım yere mühürlenmişti. O, ağır adımlarla rafın etrafından dolanıp tam karşıma geldi. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Boyu benden o kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalmak beni daha da öfkelendirdi. "Ateşböceği..." diye fısıldadı. Sesi, derin bir uçurumun dibinden yankılanan bir çığlık gibiydi. "Gerçekten sensin. Seni buldum." "Buralarda bir yabancının ismini haykırmak pek adet değildir," dedim."Ayrıca ateşböceği demeyi kes." Sesimdeki buz, kütüphanenin o sıcak havasını bir anda dondurdu. "Yolumdan çekil." Gitmek için hamle yaptığımda, o iri gövdesiyle önümü kapattı. Dokunmadı bana; ama varlığı, üzerine çöken bir karabasan gibi ağırdı. Bakışları, sanki hafızasındaki o sekiz yaşındaki kızla bugünkü kadını birleştirmeye çalışıyordu. "On yıl," dedi, bakışları yüzümdeki her yere değindi. "On yıl boyunca her sabah o mendili yanıma alıp çıktım evden. Belki bir gün, bir sokak köşesinde karşıma çıkarsın da yine toprağını silerim diye." "Senin baban yüzünden toprak değil, babamın kanını sildim o mendille Giray!"diye tısladım. Kalbimdeki acı o kadar büyüktü ki, sesimin titremesine engel olamadım. "O mendil benim için bir hatıra değil, senin soyadının ne kadar kirli olduğunun kanıtı." Gözlerinde öyle derin bir yıkım oluştu ki, bir an için ona acıyacağımı sandım. Ama hayır. Ben annemin o odada bir hayalet gibi yaşayışını ve gözlerimin önünde ölmesini, babaannemin eşinin adını sayıklayarak ölüşünü izlemiştim. Bu adama acımak, aileme ihanetti. "Bana öyle bakma," dedi Giray. Bir adım daha attı, şimdi nefesi kızıl saçlarımın ucunu titretiyordu. Elini ağır ağır kaldırdı, parmak uçları sanki bir kutsala dokunacakmış gibi titreyerek saçlarıma yaklaştı ama dokunmaya cesaret edemedi. Bir adım geri çekildim ve ona sertçe baktım. "Ne olursa olsun..." dedi, sesi bu kez daha kararlı, daha mühürlüydü. "Sen benim için hala o parlayan, karanlığımı aydınlatan tek şeysin. Bana ne kadar nefretle bakarsan bak, sen hala benim Ateşböceğimsin." "O ateşböceği öldü Giray!... Saçmalamayı bırak." dedim, kitabı sertçe göğsüne doğru iterek. "O sabah, baban silahını ateşlediğinde, o küçük kız da o mermilerle beraber can verdi. Şimdi karşında duran kişi, sadece o yangından arta kalan küller." "Küllerden ne doğar bilirsin, ateşböceği" dedi, bakışlarını bir an bile çekmeden. Hâlâ bana ateşböceği diyordu ve biliyordum, demekten vazgeçmezdi. "Anka kuşu doğar. Sen benim küllerimden doğan tek mucizemsin. İstersen beni bu kütüphanede, bu şehirde, bu dünyada yak... Ama bana yabancıymışım gibi bakma. Bizim bağımız kanla yazıldı, nefretle silinmez." "Benden uzak dur... Senden nefret ediyorum." dedim kaşlarımı çatarak.Daha fazla dayanamadım. Onu orada, o karanlık kitap raflarının arasında, o devasa gölgesiyle baş başa bıraktım. Hızlı adımlarla kütüphaneden çıkarken, hıçkırıklarım boğazımda birer düğüm gibi birikmişti. Dışarı çıktığımda gökyüzü aynı o akşamki gibi kızıla boyanmıştı. Ondan nefret ediyordum. Babasından, soyadından, o dürüst bakışlarından nefret ediyordum. Ama en çok da, bana her "Ateşböceği" dediğinde, içimdeki o ölü kızın kalbinin hala attığını hissetmekten nefret ediyordum...

3 saat sonra

Konağın o ağır, sessiz koridorlarından geçip mutfağa saptım. Burası, amcamların sert seslerinin ve intikam planlarının uğramadığı tek yerdi; Sare Sultan’ın krallığıydı. Sare, 43 yaşının tüm olgunluğuyla ocağın başında durmuş, tencereden yükselen buharın içinde bir hayalet gibi nazikçe hareket ediyordu. Beni görünce yüzünde o her zamanki buruk ama sıcak gülümseme belirdi. "Geç kaldın Sahra’m," dedi, elindeki kepçeyi kenara bırakıp bana doğru yürürken. "Üşümüşsün de... Ellerinin buzluğu mutfağın sıcağını delip geçiyor." Yanına gidip masanın kenarına iliştim. Dışarıdaki o "Erez'lerin kızı" maskesini mutfak kapısında bırakmıştım ama içimdeki yangın sönmüyordu. Sare, önüme dumanı tüten bir kase çorba ve dilimlenmiş sıcak ekmek koydu."Yine kütüphanede mi sabahladın? Şu kitaplar senin gençliğini çürütüyor kızım," dedi, karşıma oturup saçlarımdan bir tutamı şefkatle kulağımın arkasına iterken. "Kitaplar değil Sare Sultan... Anılar çürütüyor insanı," dedim. Sesimdeki samimiyet, sadece onun duyabileceği bir tondaydı. Kaşığımı çorbaya daldırdım ama canım bir şey çekmiyordu. Bakışlarımı masadaki ahşap desenlere diktim. "Bugün onu gördüm. Giray’ı." Sare'nin yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu. Gözlerinde derin bir endişe dalgalandı. "Alp Giray Ateş'i mi? Onca yıllardan sonra..." "Onca yıldan sonra..." diye tekrar ettim. "Bana hâlâ o isimle sesleniyor Sare. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki babası babamı ve dedemi... ailemi toprağa vermemişim gibi... Bana hâlâ 'Ateşböceği' diyor." Sare uzanıp elimi tuttu. Onun elleri nasırlı ama ana kucağı gibi sıcaktı. "Peki sen ne yaptın? Kalbin ne dedi?" Acımı gizlemek için hafifçe gülümsedim, ama bu gülüş sadece dudaklarımdaydı, gözlerime ulaşmadı. "Kalbim çoktan o yangında yandı bitti Sare. Ona sadece nefretimi verdim. Öyle olması gerekiyordu, değil mi? Ben bir Erez’im. Bizim kaderimiz yas tutmak değil, hesap sormak." Sare Sultan derin bir iç çekti, gözleri dolmuştu. "Sen sadece bir Erez değilsin Sahra. Sen daha çocuksun... Bu koca konağın, bu korumaların, bu kan davasının altında ezilmene dayanamıyorum." "Ezilmiyorum," dedim dikleşerek. "Ben o yükü taşıyarak büyüyorum. Ama biliyor musun Sare... Bana o isimle seslendiğinde, bir an için zamanın durduğunu hissettim. Sonra o kan kokusu geri geldi. Ve ben yine o buz gibi kadına dönüştüm." Ayağa kalkıp Sare Sultana sıkıca sarıldım. Kısa bir an için, sadece birkaç saniyeliğine o acı çeken kızı serbest bıraktım. Sare saçlarımı koklayarak öptü. "Hadi," dedi fısıltıyla. "Çorbanı iç, sonra uyu. Yarın yine o zırhını giyeceksin, biliyorum. Ama bu gece sadece Sahra ol. Sadece benim küçük kuzum ol..." Çorbayı zorla bitirmeye çalıştım ama başaramadım. Hiçbir şey yemek içmek istemiyordum. Odama çıkarken merdivenlerin her basamağında Giray'ın sesi yankılanıyordu. Korumaların dışarıdaki ağır bot sesleri, Sare'nin şefkatini bastırıyordu. Yatağıma girdiğimde, kendimi yatağa bıraktım ve uzandım. Kafamda bir sürü düşünceler vardı.Ondan nefret ediyordum. Ama mutfakta Nigar’a söyleyemediğim bir şey vardı: O isimle seslendiğinde, on yıl sonra ilk kez gerçekten yaşadığımı hissetmiştim. Ve asıl korkunç olan da buydu. Düşüncelerde boğulurken kapım çaldı. Teyzem Berfin'in sesini duydum. "Gelebilir miyim Sahra'm?" yatakta oturur pozisyona geçtim. "Tabiki gel teyze." Teyzem kapıyı yavaşça açtı ve her zamanki gibi gülümsedi. Teyzem 30 yaşındaydı ve hiç evlenmemiş, ben küçükken bile annem öldükten sonra bana bakmıştı. Konakta tek kalmıştım. Herkes beni unutmuştu. Annem, babamın yokluğuna sadece bir gün dayanabilmişti ve onun cenazesi için herkes gitmişti. Küçük Sahra ise annesinin öldüğünün bile farkında değildi... Çok ateşim vardı ve daha sadece 8 yaşındaydım. Kendi kendime iyileşmeye çalıştım, başıma ıslak bez koydum ama başaramadım. Hastalığım çok ilerlemişti ve teyzem o zaman gelmeseydi çoktan ölmüştüm. O beni ölümden kurtarmıştı. Son anda. Ona minnettardım ve çok tatlı kadındı. Ona her sırrımı paylaşabiliyordum. Teyzem hemen kapıyı kapattı ve yanıma oturdu. "Noldu bakayım, dökül Sahra" "Hiçbir şey. Üniversite ortamına hemen alıştım. Sadece," söylemeye hazır mıydım bilmiyordum. "Alp Giray'ı gördüm." Teyzem donakaldı. Ve sonrasında ise kaşlarını çattı "Bize ihanet eden Ateş'in küçük oğlu Giray mı? çocukluk arkadaşın" "hıhı" diye mırıldandım. Yerdeki ahşap zemine bakarak dalmıştım ."Birşey dedi mi sana?" "Teyze o daha 10 yaşındaydı. Hiçbir şey bilmiyordu. Onun suçu yok ama ondan çok nefret ediyorum... ama bana hala ateşböceği diyor." Teyzem bana baktı ve buruk gülümseme bıraktı. Saçımı okşadı. "Güzelim benim. Ondan nefret etmen çok normal, hatta nefret et, ama kendini suçlu hissetme. Ona görünme ve sen kendine odaklan. Sana hiçbir şey yapmaz zaten." Beni göğsüne çekti ve saçıma öpücük kondurdu. "Giray sana birşey yapmaz, kıyamaz zaten."

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.