(10 yıl önce)
Toprak, Mezopotamya’nın bağrında bin yıldır kana doymuştu ama o akşam gökyüzü, sanki bir daha hiç kararmayacakmış gibi huzurlu bir kızıla boyanmıştı. Erez Konağı’nın devasa avlusunda, iki ailenin arasına çekilen o keskin tel örgüler ilk kez indirilmişti. Bahçedeki meşe ağaçlarının gölgesinde kurulan masa, sadece yemeklerle değil, "barış" denen o ağır ve kırılgan umutla donatılmıştı. Masanın etrafında büyüklerin sahte kahkahaları yükselirken, sekiz yaşındaki Sahra Erez ve on yaşındaki Alp Giray Ateş, avlunun arka tarafındaki toprak alanda her şeyden habersiz oyun oynuyorlardı. Sahra, krem rengi dantelli elbisesinin kirlenmesini umursamadan yere çökmüş, Alp Giray’ın kendisine uzattığı taşlarla bir dünya kurmaya çalışıyordu. Koşarken ayağı takılıp düştüğünde, dizindeki küçük yara ve bacağındaki tozlu toprak Sahra’yı ağlatmak üzereydi. Alp Giray hemen durdu. Cebinden, üzerinde Ateş ailesinin gümüş işlemeli mührü olan tertemiz, bembeyaz bir mendil çıkardı. Sahra’nın yanına diz çöktü. Hiç çekinmeden, o paha biçilemez mendille Sahra’nın bacağındaki toprağı usulca sildi. "Ağlama, ateşböceği" dedi Alp Giray, sesi çocuksu bir şefkatle titreyerek. Giray onu ilk gördüğünde kızıl uzun saçları dikkatini çekmişti, daha 7 yaşında iken "Senin saçların neden parlıyor? Sanki içlerinde küçük ışıklar var... Sen bir ateşböceği misin?" demişti. O günden sonra Sahra, Alp Giray için sadece Sahra değildi; o, hayatının tek ışığı, tek Ateşböceği'ydi. Ve Sahra Giray'ın hep 'ateşböceği'olarak kaldı. "Bak, temizlendi. Artık kimse canımızı yakmayacak. Babam dedi ki, bu gece her şey bitti." Sahra, bacağındaki toprağı silen o mendile ve Alp Giray’ın dürüst gözlerine baktı. Alp Giray mendili Sahra’nın avucuna bıraktı: "Bu sende kalsın. Yarın saklambaç oynarken getirirsin, yine kirlenirsen silerim." Sahra gülümsedi. O an babasına ve o masadaki her cümleye inandı. Babasının yanına gidip elini tuttuğunda, babası eğilip kulağına fısıldadı: "Bak kızım, artık korkmak yok. Bu gece bu topraklara huzur geldi." Gece ilerledi, kadehler "ebedi dostluğa" kalktı. Ateş ailesi, nezaketle uğurlandı. Konak, son on yılın en derin uykusuna daldı. Ancak barış, sadece katillerin kapıyı içeriden açması için uydurulmuş bir yalandı. Şafak vakti, güneş henüz dağların arkasından yüzünü göstermemişken, Sahra kulakları yırtan bir sessizlikle uyandı. Odasından çıkıp babasının odasına doğru yürüdüğünde, havada akşamki lezzetli yemek kokusunun yerini alan o metalik, ağır kokuyu duydu. Kan kokusunu...
Kapı aralıktı. İçeriye sızan ilk ışıklar, babası Emirhan Bey ve dedesi Ali Bey’in cansız bedenlerini aydınlatıyordu. Giray’ın babası Enes Bey, söz verdiği barışı namlusunun ucunda patlatmıştı. Dünya o an durdu. Fakat asıl yıkım sessiz olandaydı. Sahra’nın annesi ve babaannesi, o sabah sadece eşlerini kaybetmediler; yaşama olan tüm bağlarını o kan gölünde bıraktılar. Küçük Sahra, bir yanda babasının cansız bedenine sarılırken, diğer yanda yaşayan ama artık orada olmayan iki kadına baktı. Annesi, evladının gözlerinin içine bakamayacak kadar büyük bir yasın karanlığına gömülmüştü. O günden sonra dayanamadılar ve onlar da kurban gittiler. Sahra’nın varlığını, acılarını, küçücük bir kız çocuğu olarak yardıma muhtaç oluşunu o tarifsiz kederin içinde unuttular. Sahra, o koca konakta sadece yetim kalmamıştı; yaşayanların ortasında terk edilmişti. Hastalık kapıyı çaldığında, Sahra ateşler içinde kıvranırken ne annesinin eli değdi alnına, ne babaannesinin duası duyuldu odasında. Onlar eşlerinin yokluğuna dayanamayıp ölürken, sekiz yaşındaki Sahra hem bedeniyle hem ruhuyla ölümün kıyısında yapayalnız savaştı. Teyzesi o kapıdan girip Sahra’yı bulduğunda, Sahra’nın avucunda hala o mendil vardı. Bacağındaki toprak çoktan silinmişti ama babasının kanı mendilin mührüne mühürlenmişti. Sahra o gün anladı; acı insanı öldürmüyordu ama sevdiklerini ona unutturacak kadar kör edebiliyordu. O konaktan çıkarken arkasına baktığında, sadece babasının katilini değil, ailesini ondan koparan o zayıf iradeleri de arkasında bıraktı. Artık Sahra için oyun bitmişti. Sahra, o kanlı mendili avucunda sıkarak kendine tek bir söz verdi: "Gülün kırmızısı masumiyetten değil, o sabahın dökülen kanındandır. Ve ben o gülü, sizin mezarınızda açtıracağım."