تخطٍ إلى المحتوى

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

الفصل 5 · قراءة 10 دقيقة

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

الفصل 5

BAŞ BELASI

Elijah Collins

İvy'nin nefesi birkaç dakika içinde düzene girdi, yani uyumuştu. Bunu anlamak zor değildi. Birkaç dakika önce benimle tartışan kadın, şimdi yorganın altında dizlerini karnına çekmiş, derin bir uykuya teslim olmuştu.

Bakışlarımı odanın içinde gezdirdim. Kapı kapalıydı, pencere kilitliydi, koridor sessizdi, evden herhangi bir hareket sesi gelmiyordu.

Saatime göz attım. Yaklaşık yirmi saattir görevdeydim. Yorgunluk benim için bir mazeret değildi. Ama gereksiz yere ayakta kalmak da eğitimlerimde öğretilen bir davranış değildi.

Sessizce ceketimin düğmelerini çözdüm. Kalın kumaş omuzlarımı saatlerdir sıkıyordu. Ceketi üzerimden çıkarınca sırtımdaki baskı hafifledi. Geniş omuzlarımı saran sert kumaş sonunda rahat bırakmıştı. Ceketi dikkatlice katlayıp yakındaki sandalyenin arkalığına astım.

Silahımın şarjörünü kontrol ettim ve belime koydum. Kapının yanındaki duvara sırtımı yaslayarak yere oturdum. Bacaklarımdan birini uzattım, diğerini dizimden kırdım. Bulunduğum noktadan hem kapıyı hem de yatağı aynı anda görebiliyordum.

Bir süre daha İvy'yi izledim. Uyurken bile kaşları hafif çatılıydı. Sancısı tam olarak geçmiş gibi görünmüyordu.

Derin bir nefes verdim, gözlerimi kapattım. Bu, gerçek bir uyku değildi. Sadece birkaç saatlik kontrollü bir dinlenmeydi. En ufak bir sese uyanacak kadar hafif, ama ertesi güne hazır olmamı sağlayacak kadar derin.

•

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum fakat bir sese uyandım. Vücudum düşünmeden hareket etti. Sırtımı duvardan ayırıp doğruldum. Sağ elim çoktan belimdeki silahın kabzasını kavramıştı.

Oda karanlıktı, koridordan gelen herhangi bir ayak sesi yoktu.

Daha net duyabilmek için nefesimi tuttum. Bir ses daha geldi ama çok hafifti. Bakışlarım sesin geldiği yöne kaydı.

Ses İvy’den gelmişti. Yorganın altında huzursuzca kıpırdandı, kaşları yeniden çatıldı. Parmakları yastığı ararken sonunda onu iki kolunun arasına çekip sıkıca sarıldı.

Sessizlik yeniden odaya çöktü. Elimi yavaşça silahımdan çektim. Tekrar duvara yaslanmadım. Olduğum yerde birkaç saniye hareketsiz bekledim. Bakışlarım istemsizce yatağa kaydı.

Az önce saatlerce susmadan konuşan kadın, şimdi tek kelime etmeden uyuyordu. Uyurken bile huzursuz görünüyordu. Birkaç saniye sonra yeniden kıpırdandı.

Yorgan omzundan hafifçe kaydı. Yüzünü buruşturup anlaşılmayan bir şeyler mırıldandı. Sonra yastığı biraz daha kendine çekti. Kaşlarım istemsizce çatıldı.

“İnatçı…”

Gün boyunca defalarca "İyiyim." demişti, iyi olmadığı hâlde.

Kolunun acıdığını belli etmemeye çalışmıştı. Regl sancısını bile saklamaya uğraşmıştı. Buna rağmen herkesin yükünü kendi omuzlarında taşımaya devam ediyordu.

Mantıklı değildi.

“Bir o kadar da bencil…” diye geçirdim içimden. İnsan kendi sınırlarını yok saydığında, sadece kendini değil etrafındaki herkesi de zor durumda bırakırdı. Bu bir fedakârlık değildi, kontrolsüzlüktü.

İvy yeniden hafifçe döndü. Bu kez alnına düşen birkaç saç teli yüzünü kapattı. Derin nefes almaya devam etti.

Gece ilerliyordu, ev hâlâ sessizdi ve koridor boştu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yine de gözlerimi kapatmadım. Biraz da olsun nöbet tutmak isterdim. Şimdilik aldığım uyku bana yetmişti.

Gece yavaş yavaş yerini sabaha bırakıyordu.

Pencerenin kenarından süzülen solgun gün ışığı odanın karanlığını usulca dağıtmaya başlamıştı. Koridordan hâlâ tek bir ses gelmiyordu. Ev, sabahın ilk dakikalarındaki o sakin sessizliğin içindeydi.

Tam yeniden koridoru dinlemeye hazırlanıyordum ki yataktan hafif bir hışırtı geldi. Bakışlarımı hemen İvy'ye çevirdim. Yorganın altında hafifçe kıpırdanıp gözlerini araladı ve birkaç kez kırpıştırdı. Uyandığını anlaması birkaç saniyesini aldı. Doğrulmaya çalışırken yüzünü buruşturdu.

Regl sancısı için ilaç etkisini göstermişti ama tamamen geçmemişti. Yatağın kenarında birkaç saniye öylece oturdu. Dağılmış saçlarını kulağının arkasına itti, gözlerini ovuşturdu. Beni fark ettiği anda kaşları çatıldı.

“...Siz hâlâ burada mısınız?”

“Evet.”

“Hiç değişmiyorsunuz.”

“Görevim değişmedi.”

Derin bir iç çekti. “Sabahın köründe bile sinir bozucusunuz.”

“Elbette.”

Gözlerini devirdi. “Şu kelimeyi emekli edin artık.”

“Hayır.”

Homurdanarak yataktan indi. Terliklerini ayağına geçirip doğruca kapıya yöneldi. “Lavaboya gidiyorum.”

Ayağa kalktım. “Elbette.”

Arkasını dönmeden konuştu. “Geliyorsunuz, biliyorum.”

“Evet.”

“Bir gün gerçekten peşimden yürümeyi bırakacağınızı umut etmiştim.”

“Boşa umut etmişsiniz.”

İvy sessizce söylendi ama yürümeye devam etti. Koridor sabahın serinliğiyle doluydu. Lavabonun kapısına geldiğinde bana dönüp kısa bir bakış attı. “Kapının dibinde beklemeyin.”

“Kapının yanında bekleyeceğim.”

“İnanılmaz.” Kapıyı kapatırken son duyduğum şey homurdanması oldu. “Baş belası...”

Birkaç dakika sonra tekrar dışarı çıktı. Yüzünü yıkadığı belliydi. Uykulu hâli biraz olsun dağılmıştı. Tam odasına dönecekken telefonu titreşti. Ekrana baktıktan sonra gözleri büyüdü.

“...Ha?”

Parmağıyla ekranı birkaç kez aşağı yukarı kaydırdı. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

“Ne oldu?” diye sordum.

Telefonu bana göstermedi. “Hiç.” İki saniye sustu. Sonra kendi kendine fısıldadı. “Yatmış...”

“Maaşınız.”

Bana şaşkınlıkla baktı. “Onu da mı anladınız?”

“Bugün ödeme günü.”

Yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Harika...” Telefonunu cebine koydu. “Önce kahvaltı.” Sonra gözlerinde çocukça bir heyecan belirdi. “Sonra alışveriş.”

“Tek başınıza değil.”

Gülümsemesi bir anda kayboldu. “Of... Tabii ki.”

“Elbette.”

Başını tavana kaldırdı. “Ben bu adamla uzun süre yaşayamayacağım.”

“Göreviniz bitene kadar yaşayacaksınız.”

“Ne kadar motive edici bir cümle.”

“Elbette.”

İvy derin bir nefes aldı. “Tamam... Önce kahvaltı, sonra alışveriş ve maalesef siz.”

“Evet.”

İçinden yine söylendi. “Gerçekten baş belası...”

Bu kez cevap vermedim çünkü haklıydı. Görevimin bir parçası da tam olarak buydu.

Koridordan aşağı inerken mutfaktan gelen tabak sesleri duyuluyordu. Bay Alejandro çoktan uyanmıştı. Masaya tabakları yerleştirirken bayan Nancy ise çaydanlığı ocağın üzerinden alıyordu. Evin içine yeni demlenmiş çayın ve kızarmış ekmeğin kokusu yayılmıştı.

“Günaydın, Elijah.” dedi bayan Nancy gülümseyerek.

“Günaydın, bayan Nancy.”

Bay Alejandro kısa bir baş selamı verdi. “Günaydın.”

“Günaydın, bay Alejandro.”

Birkaç dakika sonra İvy de merdivenlerden indi. Saçlarını toplamış, rahat bir eşofman ve ince bir sweatshirt giymişti. Dün geceye göre daha dinç görünüyordu. İlacın etkisi sancısını hafifletmiş olmalıydı.

“Günaydın...” diye mırıldandı esneyerek.

“Günaydın, tatlım.” dedi bayan Nancy.

“Kendini nasıl hissediyorsun?”

“Daha iyiyim.”

Yalan söylemiyordu. Yüzündeki ifade bunu gösteriyordu. Kahvaltı boyunca konuşmaların çoğu bay Alejandro ve bayan Nancy arasında geçti. Ben ise masadan birkaç adım uzakta, mutfağın kapısının yanında bekledim.

Onlara mahremiyet tanımak görevimin bir parçasıydı. Yine de evin girişini, pencereleri ve koridoru aynı anda görebileceğim bir noktada duruyordum.

Yaklaşık yirmi dakika sonra İvy bardağındaki son çayı da içti. Telefonunu çıkarıp saatine baktı. “Hazırlanıp çıkacağım.”

Bayan Nancy gülümsedi. “Çok oyalanma.”

“Söz.” İvy yukarı çıkarken ben de yeniden kapının önündeki yerimi aldım.

Yaklaşık on dakika sonra odasının kapısı açıldı. Bu kez üzerine açık renk bir tişört, rahat bir kot pantolon ve spor ayakkabı giymişti. Saçlarını yüksek bir atkuyruğu yapmıştı. Elinde küçük omuz çantası vardı. “Hazırım.”

Başımı salladım. “Çıkabiliriz.”

Bayan Nancy kapıya kadar geldi. “Dikkatli olun.”

“Olacağız.” dedi İvy.

Ben kısa bir baş hareketiyle cevap verdim. “Merak etmeyin, bayan Nancy.”

Bay Alejandro da gazeteyi katlayıp ayağa kalktı. “İyi eğlenceler.”

“Teşekkürler, bay Alejandro.”

İvy kapıyı açtı. Sabahın serin havası yüzümüze çarptı.

Evden çıktıktan sonra kaldırım boyunca yan yana yürümeye başladık. İlk birkaç dakika sessizlik hâkimdi. Sonra İvy ellerini cebine sokup bana baktı.

“Önce market.”

“Evet.”

“Kişisel ihtiyaçlarımı alacağım.”

“Tamam.”

“Sonra da film gecesi için abur cubur.”

“Tamam.”

“İtiraz etmeyecek misiniz?”

“Hayır.”

Şaşkınlıkla bana baktı. “Gerçekten mi?”

“Listeniz mantıklı olduğu sürece sorun yok.”

Gülümsedi. “İlk defa sizinle aynı fikirde olduğumu hissediyorum.”

“Bunu alışkanlık hâline getirmeyin.”

Kahkaha attı. “Merak etmeyin. Hâlâ sinir bozucusunuz.”

“Elbette.”

Başını iki yana salladı. “Şu kelimeyi mezara kadar kullanacaksınız, değil mi?”

“Büyük ihtimalle.”

“İnanılmazsınız.”

Hiç cevap vermedim. Yaklaşık beş dakikalık yürüyüşün ardından mahallenin marketi görünmeye başladı. İvy'nin yüzündeki heyecan, içeride alacağı atıştırmalıkları şimdiden planladığını belli ediyordu.

Ben ise gözlerimi marketin girişinde, çevredeki insanlarda ve olası çıkış noktalarında gezdirmeye devam ettim.

Marketin otomatik kapısı açılır açılmaz İvy'nin adımları hızlandı. Ben ise her zamanki gibi birkaç adım arkasında ilerledim. İlk durak kişisel bakım reyonuydu.

İvy eline bir şampuan aldı, sonra başka bir şampuan aldı.

“Bu daha iyi.” diye elimle gösterdim.

İvy kaşını kaldırdı. “Siz... şampuanlardan da mı anlıyorsunuz?”

“İçeriğini okuyabiliyorum.”

“İnanılmaz.”

İlk şampuanı yerine koyup diğerini sepete attı. Ardından deodorant, diş macunu, yüz temizleyicisi ve birkaç kişisel bakım ürünü daha aldı.

Sonunda market arabasını çikolata reyonuna çevirdi. Yüzündeki ifadeden tehlikenin başladığını anlamıştım.

İlk paketi aldı. Sonra ikincisi, üçüncüsü ve dördüncüsü… Sepet giderek renkleniyordu.

“Bu kadar şeker gereksiz.”

İvy hiç dönmeden konuştu. “Fikriniz sorulmadı.” Dedi ve bir paket daha aldı.

“Bunu da bırakın.”

“Neden?”

“İhtiyacınız yok.”

“Canım istiyor.”

“İkisi farklı şeyler.”

İvy gözlerini devirdi. “Şu an koruma değil, diyetisyen gibi konuşuyorsunuz.”

“Hayır.”

“Elinizde bilimsel veri var mı?”

“Evet.”

“Yanınızda mı?”

“Hayır.”

“Öyleyse konuşmayın.” Bir paket cips daha aldı. Ben de sessizce geri yerine bıraktım.

İki saniye sonra fark etti. “...Benim cipsim nerede?”

“Yerine koydum.”

Arkasını dönüp bana baktı. “Ne yaptınız?”

“Gereksizdi.”

İki adımda yanıma geldi. “Siz benim cipsimi yerine mi koydunuz?”

“Evet.”

Hiç düşünmeden yumruğunu sırtıma vurdu fakat bana göre oldukça hafifti. Neredeyse hissetmedim bile.

“Cipsime dokunmayın!”

Sadece ona baktım. “Bitti mi?”

Bir an duraksadı. “...Ne?”

“Vurmanız.”

“Evet.”

“Güzel.” Arkamı dönüp yürümeye başladım.

İki saniye sonra tekrar yanıma geldi. “Bu kadar mı?”

“Ne kadar olmasını bekliyordunuz?”

“İnsan biraz olsun tepki verir!”

“Bu darbe bana zarar vermedi.”

“Of!” Kollarını iki yana açtı. “Biraz normal davranın!”

“Normal davrandım.”

“Hayır, robot gibi davrandınız.”

“Güçlü olduğumu biliyorsunuz.”

“Maalesef.”

“Kendimi koruyabiliyorum.”

“Onu da biliyorum.”

“Öyleyse endişelenmenize gerek yok.”

İvy burnundan soludu. “Ben endişelenmiyorum!”

“Öyle görünmüyor.”

“Ben sadece...” Cümlesini tamamlayamadı. Derin bir nefes verdi. “Tamam.” Arkasını dönüp aynı cips paketini yeniden aldı. Bu kez gözümün içine baka baka sepete bıraktı. “Bunu yine yerine koyarsanız marketin ortasında size bağırırım.”

“Elbette bağırabilirsiniz.”

“Şaka yapmıyorum.”

“Ben de.”

Bir saniye sessizlik oldu. Sonra İvy başını iki yana sallayıp güldü. “Hayatımda sizin kadar inatçı bir adam görmedim.”

“Bu karşılıklı.”

“Ne?”

“Siz de oldukça inatçısınız.”

İlk kez cevap veremedi. Sadece homurdanıp market arabasını itti. Ben de her zamanki gibi birkaç adım arkasından yürümeye devam ettim.

Tam evcil hayvan ürünlerinin olduğu reyonun önünden geçerken bir anda durdu. Gözleri raflara takıldı, dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Ben o ifadeyi tanıyordum, bir şey planlıyordu.

Rafa uzanıp bir paket köpek mamasına parmağıyla hafifçe tıklattı. “Bakın.” Sessizce bekledim. “Bence bunu seversiniz.”

Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Öyle mi?”

“Evet.” Ciddiyetini bozmamaya çalışıyordu. “Kıtır kıtır. Hatta isterseniz sütle de karıştırabilirsiniz.” Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu.

“Komik miydi?”

Dayanamadı ve kahkaha atarak market arabasını ileri itti. “Biraz!”

“Anladım.”

“Hiç bozulmadınız ama.”

“Bozulmam gereken bir durum yok.”

“Gerçekten eğlencesizsiniz.”

“Elbette.”

İvy yine güldü. “Şaşırmadım.”

Başını sallayarak bir sonraki reyonun önünde durdu. Bu kez içecek bölümündeydik. Raftan bir kutu Red Bull aldı. Ardından ikinciyi, sonra düşünerek üçüncüyü de eline aldı.

“Sınav haftası geliyor.” diye mırıldandı. “Çalışırken lazım olacak.”

Hiç yorum yapmadım. Ardından alt raftaki paketli sulardan birini almaya çalıştı. Sağ eli poşeti kavradı ama sol bileğini kullanamadığı için paketi bulunduğu yerden çıkarmakta zorlandı.

Yine ve yine denedi ama olmadı. Sessizce yanına geçtim. “Bırakın.”

“Hayır, alabiliyorum.” Paketi üçüncü kez çekmeye çalıştı. Bu kez yüzünü buruşturdu.

“İvy.”

“Alıyorum işte.”

Hiç tartışmadan paketi tek elimle raftan çıkardım. Market arabasının içine bıraktım.

“...”

Birkaç saniye birbirimizle bakıştık. Tabiki de bakışları bozan ben oldum. Boğazımı temizledim ve İvy’e tekrardan baktım.

O da bana baktı ve burnunu hafifçe kırıştırdı. “Bunu ben de yapabilirdim...”

“Yapamadınız.”

“Yapacaktım.”

“Henüz yapamadınız.”

Derin bir nefes verdi. “Bazen sizden gerçekten nefret ediyorum.”

“Elbette.”

Gözlerini devirdi. “Şu kelimeyi duyunca tansiyonum yükseliyor.”

“Doktorunuza söyleyin.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra İvy istemsizce güldü. “Az önce şaka mı yaptınız?”

“Sanmıyorum.”

“Emin misiniz?”

“Hayır.”

Başını iki yana salladı. “Robot güncelleme almış...” diye homurdandı.

Hiç cevap vermeden market arabasını onunla birlikte kasalara doğru sürmeye devam ettim.

İvy Ashford

Kasaya geldiğimizde market arabası ağzına kadar

doluydu. Kasiyer ürünleri tek tek okuturken ben de kartımı çıkardım.

“Toplam 1.617”

“Tamam.” Hiç beklemeden kartımı cihaza okuttum. İçimde garip bir mutluluk oluştu. İlk kez burs paramla kendime istediğim şeyleri alıyordum.

Kasiyer ürünleri dört ayrı poşete yerleştirdi. Ben daha ilk poşete uzanmıştım ki Elijah benden önce davrandı. Dört poşeti de tek seferde eline aldı.

“Birini bana verin.”

“Gerek yok.”

“Dört tane var.”

“Biliyorum.”

“Taşıyabilirim.”

“Siz taşımayacaksınız.”

İç çektim. “Bileğim kırık diye bana çocuk gibi davranmayın.”

“Davranmıyorum.”

“Davranıyorsunuz.”

Buna verecek cevabım yoktu. Marketten çıktık. Sabah güneşi iyice yükselmişti. Elijah hiçbir şey söylemeden yürümeye devam ediyordu. Dört poşet de hâlâ ellerindeydi. Sanki içlerinde birkaç paket cips değil de boş kutular varmış gibi rahat yürüyordu.

İstemeden gözüm kollarına kaydı. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmıştı. Poşetlerin ağırlığıyla ön kollarındaki kaslar belirginleşiyor, teninin altında ince damarlar hafifçe ortaya çıkıyordu.

Omuzları...

Tanrı’m, o omuzlar...

Ceketini giymediği için genişliği daha da belirgin görünüyordu. Sanki kapıdan yan dönerek geçmesi gerekiyormuş gibiydi. Bir insanın omuzları gerçekten bu kadar geniş olabilir miydi?

Bakışlarımı hemen başka yöne çevirdim. Ne yapıyordum ben? Alt tarafı poşet taşıyordu. Hem de… Gayet normal bir şekilde. Yok, normal değildi. Dört poşeti tek eliyle bile taşıyabilecekmiş gibi görünüyordu.

Sinir bozucuydu. Hem de gereksiz yere.

“Ne oldu?”

Sesi düşüncelerimi böldü. “Bir şey olmadı.”

“Bana bakıyordunuz.”

“Bakmıyordum.”

“Bakıyordunuz.”

“Hayır.”

“Elbette bakıyordunuz.”

Şu "elbette" kelimesini bir daha kullanırsa cidden de boğacaktım şu adamı.

“Omuzlarınıza baktım sadece.”

“Anladım.”

“Etkilendiğimden değil.”

“Bunu söylemenize gerek yoktu.”

Harika, kendi kendimi ele vermiştim.

“Ben sadece...” diye mırıldandım. Sonra pes ederek ellerimi havaya kaldırdım. “Tamam, konuşmayacağım.”

“Elbette.”

Gözlerimi kapattım. “Şu kelimeyi bir daha söylerseniz poşetleri kafanıza geçiririm.”

“Deneyebilirsiniz.”

“Gerçekten sinir bozucusunuz.”

“Elbette.”

Derin bir nefes aldım. Sonra kendi kendime homurdandım.

“Bu adamdan nefret ediyorum.”

...Sanırım.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.