'İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ _ CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESİ '
Bilgisayar ekranında gördüğüm yazıya, dumura uğramış şekilde bakakaldım. Annem sevinçten hem ağlıyor hem de benimle nasıl gurur duyduğuna dair söyleniyordu. Bense hiç mutlu değildim. Tercih listeme tıp yazmadığıma emindim. Ben tıp okumak istemiyordum ki. Mimar olmak istiyordum. Bu işin içinde annemin parmağı vardı. Sinirle kalktım bilgisayarın başından.
"Anne sen benim tercih listemi mi değiştirdin?" sinirden ağlamak üzereydim. Annem benim bu çıkışımı görünce kaşlarını çattı. "Evet. Değiştirdim. İyi ki de değiştirmişim. Bak tıp kazandın." dedi. Ağlamamak için kendimi sıkmaya başladım. "Ben tıp okumak istemiyordum anne. Benim yerime, hayatım üzerinden kararlar alamazsın. Bu benim seçimimdi. Bana sormadan nasıl değiştirebilirsin." dedim isyanla. Gözlerimde biriken yaşlarımı daha fazla tutamadım. Damla damla akmaya başladılar. "Mimar olup ne yapacaktın. Mezun olduktan sonra aylarca özel şirketlerde iş kovalayacaktın. Ben en kesin ve dünyanın neresine gidersen git faydalı olacağın bir meslek edinmeni istiyorum." Kendimi daha fazla tutamadım, hem ağlıyor hem de bağırarak anneme kendimi anlatmaya çalışıyordum. "Bak kendinde söyledin. Sen istiyorsun, ben değil. Benim hayatım anne, benim. Benim seçimlerim. Benim kararlarım. Senin değil anlamıyor musun? Ben yaşayacağım bu hayatı, ben sürüneceğim özel sektörlerde. Senin hayatımı yönlendirmeye çalışmandan bıktım. Anladın mı! " Hem ağlıyor hem anlaşılamamanın verdiği sinirle saçlarımı çekiştiriyordum. "Günce, bana bağıramazsın. Annen var karşında arkadaşın değil. Tıp kazandın sevineceğine gelmiş burada mızmızlanıyorsun. Bu bölümü ve üniversiteyi kazanmak için senelerce çalışanlar var. Kapasiteni harcamana göz yumamazdım." Gözlerimden akan yaşlarla sadece anneme bakakalmakla yetindim. Ben kime neyi anlatıyordum ki. Asla ama asla beni anlayamamıştı. Kendi hayatımda söz sahibi bile olamıyordum. İçimde kocaman bir hüzün bulutu vardı. Ağlamamı durduramıyordum. Boşana kendimi parçaladığımın farkındaydım.
Sinirle çıktım evden. Hem ağlıyor hem hızlı hızlı yürüyordum. Yoldan geçenler ağladığımı gördüklerinden suratıma bakıp bakıp duruyorlardı. Umursamadım. Annemin her şeyime karışması canıma tak etmişti. Çağrı ve İnci'ye kadar hiç arkadaş edinememiştim. Onlara bile kendisi karar veriyordu. Orta okulda kimle arkadaşlık kursam, aileleriyle tanışıyor beğenmediği için arkadaşlığımı kesiyordu. Lisede tiyatroya katılmak istediğimde. Bunu hocalarımdan öğrenmiş, ismimi listeden çıkarttırmıştı. Böyle gereksiz şeyler için derslerimden geri kalamazmışım. Ve buna dair bir sürü örnek daha. Ayaklarım beni her zaman gelip saatlerce oturduğum iskeleye getirdiğinde, iskelenin sonuna kadar yürüyüp bacaklarımı denize sarkıtarak oturdum. Kafam ne zaman atsa buraya geliyordum. Genelde balık tutmaya çalışan amcalar olduğundan, tenha ve sessiz oluyordu. Gözlerimden akan son yaşlarımı kolumla sildim ve derin bir nefes aldım. Tıp okumak istemiyordum. Okusam bile bitirebileceğimi sanmıyordum. Ben zeki biri değildim, her şeyi çok çalışarak başaran biriydim. Bu sınava da çok çalışmıştım, stresten yüzümde sivilceler çıkmıştı, saçlarım dökülmüştü. Çok çalıştım demek kolaydı. Ama o süreci gelip bir de bana sorun. Aklıma takılır ve odaklanamam diye keyifle müzik bile dinleyemiyordum. Metro da olduğum o kısıtlı zamanda keyif aldığım şeyi araya sıkıştırmaya çalışıyordum. İki senedir tek aktivitem buydu. Yine aynı hayat bana göz kırpıyor gibiydi. Ben tıpı yirmi sende bitirirdim artık. En son suratım mayın tarlasına dönüşür, kafamda saç kalmazdı. Bana acıyan hocalar da hayrına mezun ederlerdi. Bu düşüncelerle daha çok ağlamam geldi. Topladığım uzun kahve saçlarımı salıp saçlarımı okşamaya başladım. "Lütfen beni bırakmayın. Her telinizi ayrı ayrı seviyorum. Dayanın. Bir daha sizi strese sokmayacağım. En organik şampuanlar kullanacağım. Size maskeler, yağlar süreceğim. Yeter ki kafamda kalın. Hiç bir şey sizden önemli değil." dedim.
"Hep böyle saçlarınla mı konuşursun?" Hiç beklemediğim anda işittiğim sesle irkildim. Ve arkamda dikilen bana yukardan bakan Barlas'la göz göze geldim. Bir de bu vardı. Başımın belası adam. Gerçi son birkaç haftadır hiç görmemiştim onu. Omuzları çökmüş, yüzünde ve duruşunda halsiz ve bitkin bir hali vardı.
"Yine mi sen. Üstüme çip falan mı taktın. Nerde olduğumu nereden biliyorsun?" Harbiden bu adam yerli yersiz yanımda bitip duruyordu. Nasıl buluyordu beni? Yanıma geçip benim gibi bacaklarını iskeleden sallandırarak oturdu. Denize bakarak cevapladı. " Burası küçük bir yer. Nerede olduğunu tahmin etmek zor değil. Gidebileceğin çok alternatifin yok." Haklıydı. Ya kumsalda ya kütüphanede yada iskelede olabilirdim. Başka bir seçeneğim yoktu. Yaşadığım bu küçük sahil kasabası gibi bir yerde gidebileceğim ne bir avm ne de bir sinema vardı. Bu durum bazen beni çok sıkıyordu. Hayatımda hiç tiyatroya gitmemiştim. Okulda öğretmenlerin yaptırdığı ‘arkadaşım eşşek’ temalı tiyatrolar hariç. Ve daha yapamadığım bir çok şey sıralayabilirdim. Cevap vermedim. İkimizde suskunca önümüzde uzanan çarşaf gibi denizi izliyor, kıyıya vuran küçük dalga seslerini dinliyor, denizden esen sıcak meltemin, tenimizde gezinmesinin keyfini çıkarıyorduk. Sinirim geçmişti. Kendimi daha rahatlamış hissediyordum. Barlas cebinden sigara paketini çıkarıp bir dal çıkardı ve dudakları arasına koyup elleriyle ceplerini yoklayarak çakmağını aramaya koyuldu. En sonunda bulduğunda bir elini çakmağa siper ederek dudakları arasına sıkıştırdığı sigarasını çıtırtılı şekilde yaktı ve içine çektiği dumanı kafasını arkaya yaslayarak yavaş yavaş dışarı soludu. Onu öyle dikkatli izliyordum ki önüme uzattığı paketi o konuşunca fark ettim. "Canın çektiyse alabilirsin?" Bana bakmadan gökyüzüne bakarak konuşuyordu. Onu izlememi sigara içmeme yorumlamıştı. Hiç bozmadım ve bana uzattığı paketten bir dal çektim. Dudaklarımın arasına sıkıştırıp ucunu ateşledim. İlk dumanı içime çektiğimde boğazımda yakıcı ve acı bir tat hissettim. Suratımı buruşturarak dışarıya üfledim. Daha önce İnci ve Çağrı ile bir kaç denememiz olmuştu. O zamanlar annemden gizli bir şeyler yapmanın heyecanı ve adrenaliniyle dolup taşıyordum. Ta ki İnci'nin başı dönüp Çağrı ile benim üzerime kusup bayılıncaya kadar. Nikotin başını döndürmüş, midesini bulandırmıştı. Şimdi benimde ufaktan başım dönüyor gözlerim kararıyordu. Bu hissi o zamanlar sevmemiştim. Ama şimdi zihnimi susturduğu için hoşuma gitmeye başlamıştı. Gözlerimi kapatıp derin derin nefesler alıyordum. "Normalde kullanmıyorsun sanıyordum?" Barlas'ın sorusuyla gözlerimi açtım ve bir duman daha çektim içime. Nikotinin etkisiyle gevşemeye başlamıştım. "Öyle bağımlısı değilim. Daha önce bir kaç kez denemişliğim vardı."
Kafasını sallayarak denizi seyretmeye devam etti. " Denizi ilk gördüğümde hayal görüyorum sandım. Uçsuz bucaksız sular. Hayal edemeyeceğim kadar güzeldi." Biten sigarayı iskelenin köşesinde söndürüp elimde tuttum. "Sizin oralarda deniz yok mu?" Kafasını sağa sola salladı. "Yok. Dağlardan şehirlere akan magma yatakları ve gölleri var." Bu adam cidden yeraltından geliyordu. Buna inanmakta güçlük çekiyordum. Merakıma da karşı koyamıyordum. "Peki su ihtiyacınızı nasıl gideriyorsunuz?" "Gayzerlerden." dedi. Narakas'ın nasıl bir yer olduğunu kafamda canlandırmaya çalışıyordum. "Tüm sular sıcak mı?" Kafasını sallayarak onayladı. "Buradaki suların soğuk olması, ilk garipsediğim şeylerden biriydi. Hala garipsiyorum. Denizin kışın soğuk, yazın ılık olmasını daha çok garipsiyorum." Bende magma yataklarını ve göllerini garipsiyordum. Normal olan hangimizinkiydi tartışması güç bir konuydu. "Bana biraz Narakas'tan bahsedebilir misin?" Denizi seyrederken daladığı düşüncelerden çıkıp yüzüme baktı. Güneş ışığının etkisiyle gözlerindeki sarı kızıl hareler daha bir belirginleşmişti. Ne tuhaf gözleri vardı. Karşımda gördüğüm bu adam, bu yeryüzünden olmadığını bas bas bağıracak şekilde yaratılmış gibiydi. Buraya ait değildi.
"Neden merak ediyorsun. Bu işe karışmak istemediğini söylemiştin." tek kaşını kaldırarak sorgular şekilde bakıyordu. " Hala karışmak istemiyorum. Ama sen her fırsatta karşıma çıkıp duruyorsun. Beni pek dinlediğin yok gibi." dedim imayla. Yandan bir gülüşle önüne döndü. "İşe yarıyor demek." Anlamadığım için kaşlarımı çattım. "Ne işe yarıyor?" " İnadını kırma çabalarım." dedi. Gözlerimi devirdim. "İnat ettiğim falan yok. Sadece bilinmezlik beni korkutuyor. Boyumdan büyük işlere burnumu sokmak istemiyorum." O da beni anlamadığı için kaşlarını çattı. "Boyundan mı büyük?" dedi ve baştan aşağı bedenimi süzdü. "Boyunun kısa olduğu ortada, burnun da küçük ama bunun işle ve burnunla ne alakası var çözemedim." dedi. Gülmem gelmişti. Söylediğim deyimi kafasında çözümlemeye çalışıyordu. Gülümsemem bitince beni dikkatle izleyen bakışlarıyla karşılaştım. "O bir deyim. Boyundan büyük işlere kalkışmak. Yani yapamayacağın, gücünün yetmeyeceği işleri, bile bile yapmaya çalışmak." Anladığını belirterek başını salladı ve kendi kendine mırıldandı. "Deyim mi söylemiş bunu?" Bu sefer gülmelerim kahkahalara dönüştü. Deyimi, insan sanmıştı. Bu şekilde düşüneceği hiç aklıma gelmezdi. Kahkaham bitince onun bana bakarak gülümsediğini fark ettim. "Hayır. Deyim bir terim. Anlatıma akıcılık katmak için, gerçek anlamından ayrı bir anlamı bulunan kalıplaşmış cümleler." Elini ensesine koyup ovuşturmaya başladı. "Karışıkmış." Kafasının bir hayli karıştığı ortadaydı. "Size nasıl yardım edebilirim bilmiyorum. Ama elimden geldiğince yardım etmeye çalışacağım." Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Fikrini değiştiren ne?" Aslında fikrimi değiştiren bir şey yoktu. Zaten çokta faydalı olacağımı düşünmüyordum. "Bilmem. Öyle, içimden geldi." Yandan gülümsemesini kondurdu yine dudağının kenarına. Böyle gülümseyince gamzesi çok hafif ortaya çıkıyordu ve onu daha bir sempatik gösteriyordu. "İçinden gelsin madem." dedi.
Annemle yaşadığım stres dolu ve hüzünlü halimden eser yoktu. Umurumda değildi artık. Gelişi güzel yaşardım bende. "Arabayla mı geldin." diye sordum. "Uçarak gelecek halim yok." dedi karşılık olarak. "Ha ha ha çok komik." dedim gıcıklığına. "Neden sordun?" dedi. "İlk iş seninle bir yeri bulmamız gerek." Kaşlarını çattı. "Nasıl bir yer?" Rüyalarımda gördüğüm kadının ve adamın nedense bu işle bir bağlantısı olduğunu düşünüyordum. Onları gördüğüm koyun da burada olduğunu hissediyordum. O koyu bulursak belki bir şeyler çözümleyebilirdim. "Küçük bir koy, tahminimce büyük bir korunun sonunda, tam kestiremiyorum ama hatırladığım kadarıyla bulmaya çalışacağım." Ayağa kalktı ve benimde kalkmam için elini uzattı. Elini tuttuğumda geri dönüşü olmayacak bir yola çıkacağımın farkındaydım. Başıma neler geleceğini bilmiyordum. İçimde korku vardı. İç sesim, tut işte elini ne bekliyorsun, derken. Mantığım, başın büyük belaya girecek, hayatın sarpa saracak, yapma, hala fırsatın varken vazgeç, diyordu. Bu adamla ne zaman yalnız kalsam iç sesim ve mantığım arasında seçim yaparken buluyordum kendimi. Bu sefer iç sesimi dinledim. Bana uzattığı elini tuttuğumda sıcaklığıyla içim ısındı, aynı zamanda tüylerim diken diken olmaya başladı. Ne vardı bu adamda çözemiyordum. Ve bu canımı sıkıyordu.
Arabaya binmiş, telefondan açtığım uydu görüntülü haritayla koyları araştırıyordum. Hatırladıklarıma en yakın olanları işaretliyordum. Kırmızı ışıkta durunca bize en yakın olan konumu açıp arabanın ortasında sabitlenmiş tutacağa yerleştirdim. "Buradan başlayacağız. Sonrasında işaretlediğim sekiz yer daha var." Gözlerini kısmış dikkatlice telefona bakıyordu. "Şimdi bu telefonun içinde istediğin her yeri böyle görebiliyorsun ve bulabiliyorsun öyle mi?" Şaşkınca suratına baktım. "Evet de. Sen bunu neden garipsiyorsun? İlk defa mı telefon görüyorsun?" Kaşlarını çatarak baktı yüzüme. Bozulmuştu. Işık yeşile dönünce sürmeye devam etti. "Hayır ilk defa görmüyorum tabi ki. Narakas'ta akılı telefon ve araba gibi ileri teknolojik aletler Lonca'nın kontrolü altındadır. Sadece başkanlar ve en üst mertebede olanlar kullanır. Benim gibi üst düzey askerlerde de akıllı telefon var ama kullanımı kısıtlı böyle haritalardan yok." Lonca, yönetimin başında olanlardı anladığım kadarıyla ve belli ki teknoloji halka açık değildi. "Araba kullanmayı nereden biliyorsun peki." Oldukça iyi kullanıyordu. "Ben on üç berayadan biriyim. Sadece bizde ve Lonca'nın başındakilerde, böyle gelişmiş arabalardan vardır. Halkın zengin kısmı eski model arabalar kullanır. Diğerleri de at arabaları kullanır." Vay be ne Lonca ama. Teknolojide bile sınıfsal ayrımlar koyuyor. "Beraya ne demek?" diye sordum. "Askeri yönetici demek." Değişik sistemleri vardı. Buna kafa yormadan önce en başından beri aklıma takılan bir kaç soru vardı. "Bu arabayı nasıl satın aldın?" Anladığım kadarıyla yabancı marka bir arabaydı ama buraya ait bir arabaydı. Camları siyah filmle kaplıydı, içerisi görünmüyordu. Zaten insanlar kendi kendine giden içi boş bir araç görseler, bunun anında medyaya yansıyacağını biliyordum. Ama görülememesine rağmen bu arabayı nasıl satın almıştı? "Aslında pek satın aldım sayılmaz." Kaşlarımı çattım. "Çaldın o zaman?"
"Pek çaldım da sayılmaz." Kafamı karıştırıyordu. "Ne o zaman ?" Yine kırmızı ışıkta durunca cebinden kese benzeri deri kare şeklinde cüzdan çıkardı. Fermuarını çekip içinden bir lira boyutunda altın çıkardı. Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Arabayı aldığım galeriye değeri kadar altın bıraktığım. Burada ne aldıysam yerine altın koyduğumda, insanlar çok seviniyor ve altını dişlerinin arasına sokup bükmeye çalışıyor. Cidden çok tuhaf bir gelenek." O bunu söylerken bende tam bunu yapıyordum. Elinden bir hışımla kaptığım altının gerçekliğine inanamıyordum. "Gerçek altın. Hem de saf. İnanamıyorum." Kendi kendime şok geçiriyordum. "Narakas'ta paralar altın, gümüş ve bakırdan yapılır. Altın madenleri çok fazla, o kadar da değerli değil aslında." Ne demek değerli değil. Gözlerimde dolar işaretleriyle Barlas'a şaşkınca bakıyordum. Gözümde milyoner olmuştu." Bana öyle bakma." dedi garipseyerek. "Neyle?" diye sordum. "Gözlerinden ışık saçacak gibi işte." Sırıtmama engel olamıyordum. "Külçe külçe altınlar saçan biriyle, her zaman karşılaşmıyorum sonuçta." Yolda ilerlerken bana kısa bir bakış atıp yandan yandan gülümsedi. "Keşke en başında sana altın teklif etseymişim. Bu kadar sevineceğini bilmiyordum." Gözlerimi kocaman açarak Barlas'a döndüm. "Hala teklif edebilirsin. Asla geç sayılmaz." dedim bir umut. "Olmaz. Kabul ettin bir kere. Yeni şartlar sunma ortaya." dedi. Kollarımı bağlayıp küskünce önüme döndüm. "Çok meraklısıydım sanki. Al altınlarını istemez." Bana alaycı bir bakış attı. "Buradan bakınca meraklısısın gibi duruyor?" Moralim bozulmuştu. "Benimle uğraşacağına yolu takip et." diye savdım başımdan.
Neredeyse güneş batmak üzereydi. Dağ bayır çıkmaktan bacaklarım ağrımıştı. Başıma güneş geçmişti. Fenalık geçirecektim. Önümde sanki düz yolda yürüyor gibi rahat rahat yürüyen Barlas'a seslendim. "Bitti, benden bu kadar. Vazgeçtim. Beni eve götür. Bayılacağım." diye isyan ettim ve kendimi yere attım. Başımın tepesinde gölge hissedince bana tepeden bakan Barlas'ın ters yüzüyle karşılaştım. "Çok zayıfsın. Bedenin hiç bir zorluğa dayanamıyor." dedi. Bu robotik tavırları çok gıcığıma gidiyordu. Her şeyden bir çıkarım yapmaya çalışması da cabası. Sinirle ayağa kalktım ve karşısında dikildim. Saçlarımı öne savurarak doğruldum ve bileğimdeki lastikle sıkıca bir at kuyruğu yaptım. İşim bitince kafamı dikleştirip Barlas'a baktım. Ama o gözlerini kapatmış havayı kokluyor gibiydi. Dikkatini çekmek için yüzüne doğru parmaklarımı şıklattım. "Bir kere o zayıflıktan değil? Narinlikten. Kadınlar narin yaratıklardır. Kibar ve nazik davranmak gerekir. Ama sende pek o ışık yok gibi. O yüzden boşa konuşmayacağım." diyerek bir forsla önden önden yürümeye koyuldum. Hemen arkamdan çok kısık bir gülme sesi geldi.
Tepeyi çıktığımızda hayatımda gördüğüm en güzel manzarayla karşılaşmıştım. Güneş usul usul batarken gökyüzü mor, kızıl ve turuncuyla kaplanmıştı. Ve deniz de gökyüzünün renklerine bürünmüştü. Yanımda hissettiğim hareketlilikle Barlas'a döndüm. Onunda bakışlarından bu manzaraya karşı hayranlığını gizleyemediği ortadaydı. Biraz uzaklaştım ve uçurumun kıyısından yürümeye başladım. Buralar bana bir yerlerden tanıdıktı ama daha önce gelmediğime emindim. Biraz daha ilerledikçe içime dolan bu tanıdıklık hissi artmaya başladı. Bu sefer koşmaya başladım. En sonunda uçurumun kıyısına geldiğimde oldukça aşağıda kalan o küçük koyu görmüştüm. Burasıydı. Kadının o adamı kurtardığı, uyansın diye başında beklediği koy burasıydı. Bunu hissedebiliyordum. Ve bunun bir rüyadan fazlası olduğunu anlamam, içimde tehlike çanlarını çaldırmaya başlamıştı bile. Yanımda varlığını hissettiğim Barlas da benimle birlikte sessizce duruyordu. Ona döndüm. Güneşin kızıllığıyla aynı renk olan gözlerine baktım bir süre. Ona güvenmek istiyordum. "Burası."