Bahar, Toroslar’ın güney yamaçlarına usulca değil, bir rüzgâr uğultusu ve kekik kokusuyla birden çökerdi. Çam pürlerinin üzerindeki kırağı eridiğinde, toprağın derinliklerinden yükselen o nemli, sıcak koku Meryem’in genzini yakardı. O koku, takvimlerin söyleyemediği tek bir şeyi müjdelerdi: Göç zamanı gelmişti.
Meryem, henüz gün ışımadan, kıl çadırın direğine yaslanarak doğruldu. Dizlerindeki sızı, yılların ve tırmanılan yüzlerce sarp kayalığın izini taşıyordu ama gözlerindeki fer, keçi sürüsünün önündeki lider tekeden farksızdı. Yüzündeki derin çizgiler, sanki Toroslar’ın kurumuş derelerinin birer haritası gibiydi.
Çadırın dışından ilk çan sesi geldi. "Çangır... çangır..."
Bu, sürünün uyandığının, keçilerin sabah serinliğinde yerinde duramadığının sesiydi. Meryem yazmasını başının etrafına sıkıca doladı, beline kuşağını bağladı ve dışarı çıktı. Süpürülmüş toprak avluda, kocaman bakır kazanlar, katlanmış çullar ve ip çileleri diziliydi.
"Mustafa!" diye seslendi çadırın arka tarafına doğru. "Kalk gayrı! Gün aşıyor, keçi sabırsızlanır."
Mustafa, çadırın gölgesinden ağır adımlarla çıktı. Omuzları çökmüş, gözleri toprağa çakılıydı. Eski çarığının burnunu toprağa vurarak iç çekti.
"Meryem," dedi, sesi rüzgârda kaybolacakmış kadar cılızdı. "Aşağı obadan Süleymanlar çadırı sökmüş. Kamyon yanaşmış düzlüğe. Bütün yükü, keçiyi yükleyip kasabadaki TOKİ evlerine gitmişler."
Meryem’in elindeki ip çilesi olduğu yere düştü. Bakışları sertleşti, dudakları ince bir çizgi halini aldı.
"Süleyman’ın yüreği yetmediyse biz ne yapalım Mustafa?" dedi hışımla. "Biz Yörük’üz. Betonun içinde keçi beslenir mi? Dört duvarın arasında insan nefes alabilir mi? Yürürüz. Atamız nasıl yürüdüyse öyle yürürüz."
"Mera kalmadı Meryem!" diye bağırdı Mustafa ilk kez sesini yükselterek. "Ormancı her köşeyi çevirmiş. 'Geçiş yasak' derler, 'Keçi fidanı yiyor' derler. Köylü su vermez, yol vermez. Ne ile yürüyeceğiz?"
O sırada çadırın köşesinden elinde küçük bir cihazla torunları Ali göründü. Dijital kamerasının merceğini ninesine doğru tutmuş, bu tartışmayı sessizce kaydediyordu. Ali, şehirde okuyordu ama bahar gelince ninesinin yanına, dağlara kaçardı. Onun için bu yaşam, yok olmaya yüz tutmuş bir masalın son sayfalarıydı.
"Nine," dedi Ali kamerayı indirerek. "Dedem haklı olabilir mi? Artık yollar otoyol oldu. Develer gidemiyor, arabalar sıkıştırıyor."
Meryem torununa döndü, gözlerindeki öfke yerini derin bir şefkate ve burukluğa bıraktı. Ali’nin elindeki kameraya baktı.
"Sen o kutunun içine bizi hapsediyorsun Ali," dedi yavaşça. "Ama biz canlıyız. Bu dağlar bizi çağırır. Turnalar nasıl yolu şaşırmadan kuzeye uçarsa, Yörük de yaylasını bulur. Yükleyin develeri. Bu obadan bir tek biz kalsak da o yaylaya çıkılacak."
Güneş ilk ışıklarını çadırın siyah kıl dokumasına düşürürken, Meryem devenin yularını tuttu. İlk kazık söküldü, ilk çadır katlandı. Toroslar’ın eteğinde, kaybolmakta olan bir dünyadan geriye kalan son sesler yükselmeye başladı: Bir dezenin çanı, bir kadının haykırışı ve kayalara çarpan toynak sesleri...
Göç başlamıştı. Ama bu kez yol, eskisi kadar açık ve dost canlısı değildi.