Skip to content

YÖNETMEN

Chapter 4 · 3 min read

YÖNETMEN

Chapter 4

Bir Pazar

---

Pazar günleri benim günlerimdi.

Bunu kimseye açıklamak zorunda değildim. Çünkü pazar günleri telefonumu sessize alır, alarm kurmaz ve mümkünse dünyayla arama birkaç saatlik mesafe koyardım.

Ailemle yaşamıyordum. Üniversiteden sonra kendi evime çıkmıştım ve açıkçası yalnız yaşamayı seviyordum. Annem, babam ve kardeşim başka bir şehirdeydi. Arada görüntülü konuşurduk, annem ne yediğimi sorardı, babam faturaların ne kadar olduğunu merak ederdi ama kimse hayatımı yönetmeye çalışmazdı.

Bu konuda şanslıydım.

Annemin en büyük müdahalesi, ayda bir "Buzdolabında yine sadece peynir mi var?" demekten ibaretti.

O pazar sabahı da saat on bir buçukta uyandım.

Perdeleri açtım. İlk işim pencerenin önündeki küçük tabağa biraz bulgur koymak oldu. Beni görünce çatıda bekleyen iki serçe hemen aşağı uçtu.

"Günaydıııın."

İkisi de bana baktı.

"Geç kaldım, biliyorum."

Serçelerden biri tabağın kenarına kondu.

"Sen de mi kızdın?"

Kafasını yana eğdi.

"Tamam. Özür dilerim."

Sonra mutfağa geçtim.

Ben hayvanlarla konuşan biriydim. Belki başkalarının gözünde deliydim.

Kedilerle.

Köpeklerle.

Kuşlarla.

Atlarla.

Hatta bir keresinde marketin önünde ters dönmüş bir böceği beş dakika boyunca düzeltmeye çalışmıştım. Dokunmaya çekindiğimden, çünkü sokar falan hafazanallah, mendille itekliyorum.

İnsanlardan çekinirdim.

Hayvanlardan asla.

Bir köpek üzerime doğru koşsa kollarımı açıp "Gel bakalım!" diyebilirim, bir arı yakınımda uçsa paniklemek yerine kenara çekilip yol veririm. Bir örümcek görsem onu öldürmek yerine bir bardak ve kâğıtla dışarı çıkarırım.

Annem bunun çocukken hayvanlarla fazla vakit geçirmemden kaynaklandığını söyler.

Ben ise hayvanların insanlardan daha anlaşılır olduğunu düşünüyorum.

Hemen kahvemi yaptım.

Sade Türk kahvesi.

Kahvemi nasıl içtiğim konusunda oldukça kararlıydım. Eminönü'nden taze çekilmiş, orta kavrulmuş ve bakır cezbeden demediğim Türk kahvesi. Kahvemi alıp odma geçtim, hazırlanmam gerekiyordu.

Her pazar öğleden sonra düzenli olarak gittiğim bir at çiftliği vardı. İlk kez bir arkadaşım götürmüştü. Sonra bir daha gitmiştim.

Sonra bir daha.

Sonra fark ettim ki hayatımda düzenli olarak yaptığım tek şey buydu.

Ata binmek bana iyi geliyordu.

Atın üzerinde olduğum zaman kafamın içinde aynı anda konuşan yüzlerce ses susuyordu.

Telefon yoktu.

Mesaj yoktu.

İş yoktu.

İnsan ilişkileri yoktu.

Sadece ben, at ve önümde uzanan yol vardı.

Bazen atın boynuna eğilip konuşurdum.

"Bugün çok güzel görünüyorsun."

At tabii ki cevap vermezdi.

"Ben de seni seviyorum."

Yine cevap vermezdi.

"İletişimimiz çok sağlıklı."

---

Öğleden sonra hazırlanıp evden çıktım.

Çiftliğe vardığımda beni ilk karşılayan yine kahverengi bir kısrak oldu.

"Merhaba güzel kız."

Burnunu omzuma doğru uzattı.

"Sen de mi özledin beni?"

Elimi burnuna koydum.

Atın nefesini avucumda hissettim.

Gülümsedim.

İnsanlarla ilgili çözemediğim şeyleri hayvanlarla birkaç saniyede çözebiliyordum.

Belki de mesele buydu.

Onlardan hiçbir şey beklemiyordum.

Onlar da benden beklemiyordu.

---

Eve döndüğümde hava kararmıştı.

Duşumu aldım, saçlarımı kuruttum ve pijamalarımı giydim. Beynimi çıkardım sehpanın üstüne koydum.

Telefonumu elime aldım ve kısa videolardan oluşan Çin dizilerinden birini açtım.

Dikey format. Bölümler birkaç dakika.

Oyuncular inanılmaz ciddi. Niyeyse.

Konusu genellikle şöyle:

Fakir kız.

Milyarder CEO.

Bir yanlış anlaşılma.

Üç bölüm sonra evlilik.

Beş bölüm sonra hamilelik.

Sekiz bölüm sonra CEO'nun aslında çocukluk aşkı olduğu ortaya çıkıyor.

On ikinci bölümde kızın ikiz kardeşi çıkıyor.

Ben bunları izlerken hayatımın en mutlu insanına dönüşüyordum.

Ekranda adam, kadına dramatik bir şekilde bakıyordu.

"Bu şirketin sahibinin ben olduğumu bilmiyor musun?"

Kız ağlıyordu.

"Ben senin paranı istemiyorum."

Ben koltuğa gömülüp cipsimi yerken ekrana baktım.

"İsteme zaten. Adamın karakteri yok."

İki dakika sonra yeni bölüme geçtim.

"Tamam, ama şimdi ne olacak?"

Kendime verdiğim bütün sözlerin aksine bu dizilere inanılmaz bağlıydım.

Bir saat sonra elimdeki cips bitmiş, dizi bitmemişti. Telefonumu göğsümün üzerine bıraktım.

"Tatlı."

Pencereye doğru baktım.

Kuşlar gitmişti.

Sabah bıraktığım bulgurdan yalnızca birkaç tane kalmıştı.

Ayağa kalkıp pencereyi biraz açtım.

Dışarıdan serin hava geldi.

Sokağın sesi uzaktan duyuluyordu.

Bir an öylece durdum.

Yalnızdım.

Ama yalnızlık her zaman kötü bir şey değildi.

Bazen insanın kendi sesini duyabilmesi için biraz sessizliğe ihtiyacı vardı.

Ben son zamanlarda sessizliği seviyordum.

Kendi hayatımı yeniden kuruyordum.

Kendi evim vardı.

Sevdiğim bir işim vardı.

Pazar günleri bindiğim bir atım vardı. Tabii o atı alacak param yok orası ayrı konu ama sonuçta biniyorum.

Pencere önünde beslediğim kuşlarım vardı.

Ve kimseye hesap vermek zorunda değildim.

Bundan daha fazlasına ihtiyacım olmadığını düşünüyordum.

Telefonumu tekrar elime aldım.

Dikey dizinin yeni bölümünü açtım.

Ekrandaki adam yine kadına kızgın gözlerle bakıyordu.

"Sen benim karımsın."

Gözlerimi devirdim.

"Allah korusun."

Sonra bölümü izlemeye devam ettim.

End of chapter

The next chapter is locked

Open chapter 5 for 5 coins in the app and carry on where you left off.

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.