Mora açıklarındaki o kör koyda çakan sirenler, helikopter pervanelerinin göğü döven uğultusu ve Tarık Karahan’ın çelik korkuluğa mıhlanan son kibri çok geride kalmıştı. Sahil Güvenlik botları gemiyi kuşatırken, Aras ve Rüzgar koyun falez gölgelerine sığınmış olan siyah sürat teknesine aynı kusursuz sessizlikle dönmüş, kıyı emniyetinin radar sahasından çıkana kadar motorları rölantide tutmuşlardı.
Uluslararası suların güvenli sınırına ulaştıklarında ikisinin de göğsündeki adrenalin çekilmiş, yerini kemiklerine kadar işleyen kurşun gibi ağır bir tükenmişliğe bırakmıştı. Üç yıl boyunca gergin duran o kiriş nihayet boşalmış; kaçışlar, şüpheler ve kanlı yanılgılar geride kalmıştı.
Rüzgar tekneyi Türk karasuları yönünde, açık denizin sakin bir akıntısına bırakıp motoru kestiğinde tek bir kelime bile edecek takatleri yoktu. Konsolun altındaki o kalın yün battaniyeyi güvertede yan yana çektikleri iki minderin üzerine serip bedenlerini bıraktıkları saniyede, ikisi de zifiri bir uyku kuyusuna yuvarlanmıştı.
Saat 06.40. Ege’nin ortası.
Gecenin o dondurucu ayazı, doğudan tırmanan güneşin ilk kızıllığıyla birlikte yerini ılık, tuzlu bir melteme terk etmişti. Ufuk çizgisi eflatun ve altın sarısı tonlarla ağır ağır boyanırken, deniz çarşaf gibi pürüzsüzleşmişti. Tekne, dalgaların hafif sallantısıyla beşik gibi salınıyordu.
Rüzgar, yüzüne vuran o keskin ve sıcak ışıkla göz kapaklarını araladı.
Bedenindeki tüm kaslar sızlıyordu; kaburgasındaki bandajın altı hafifçe zonkluyor, omuzları gecenin yükünü hala taşıyordu. Fakat zihnindeki o üç yıllık zifiri karanlık, hayatında ilk kez tamamen dağılmıştı. Başını hafifçe sağa çevirdi.
Hemen yanında, aynı battaniyenin altında Aras yatıyordu.
Battaniyenin kenarı Aras’ın göğsüne kadar çekilmişti. Sağ kolu minderin üzerine gevşekçe uzanmış, nasırlı parmakları uykunun derinliğinde rahatlamıştı. Sol elmacık kemiğindeki o beyaz dikiş izine sabahın ilk altın rengi ışığı vuruyordu; fakat o yüzde artık ne atış poligonundaki o yırtıcı konsantrasyon ne de sokaklardaki kaçak gölgenin tekinsiz kaskatılığı vardı. Dağınık kumral saçları alnına dökülmüş, nefes alışverişleri denizin ritmiyle aynı sakinlikte inip kalkıyordu.
Rüzgar olduğu yerde kıpırdamadı. Boynundaki Defne’ye ait ince gümüş kolyenin yıldız motifi, açıkta kalan köprücük kemiğinin üzerinde parıldıyordu. Rüzgar’ın açık ela gözleri Aras’ın sakin yüzünde, o izin kıvrımlarında ve aralık duran dudaklarında uzun uzun gezindi. Göğsünde, açık denizin ortasında adını koyamadığı o his, sabahın bu dingin ışığında artık bir soru işareti olmaktan çıkmıştı.
O an Aras’ın kirpikleri titredi.
Uykunun getirdiği o derin savunmasızlık, bilincin kıyısına yaklaştıkça yerini hafif bir kıpırdanmaya bıraktı. Aras başını diğer yana çevirmek istedi ama tenine vuran o yoğun bakışı hissetmiş gibi yavaşça gözlerini açtı.
Koyu renk hareleri ilk saniyede bir reflekle değil, uykunun getirdiği buğulu bir yumuşaklıkla aralandı. Karşısında, sadece bir karış ötesinde kendisine bakan o açık ela gözleri gördü.
İki genç adam, açık denizin tam ortasında, başlarının üzerinde uçuşan martıların uzaktan gelen sesleri ve tekneye çarpan suların şıpırtısı eşliğinde göz göze geldiler.
Ne Aras geri çekildi ne de Rüzgar bakışlarını kaçırdı.
Aralarındaki o mesafe, dünkü dövüşlerin, patlayan projektörlerin ya da amansız kovalamacanın çok uzağındaydı. Sabahın bu ilk sessizliğinde, birbirlerinin nefesini bu kadar yakından duymak ikisine de tuhaf bir sükûnet veriyordu. Aras’ın gözleri bir anlığına Rüzgar’ın boynundan sarkan kolyeye, ardından çocuğun dudağının kenarındaki dünkü kavganın izine kaydı.
Dudaklarının kenarı hafifçe, belki de Cemre’nin bile yıllardır görmediği kadar duru bir tebessümle kıvrıldı.
"Günaydın Karahan," dedi Aras. Sesi uykunun getirdiği derin, pürüzlü bir tonda çıktı.
Rüzgar da gülümsedi. Battaniyenin altından elini çıkarıp Aras’ın minderin kenarında duran elinin hemen yanına, güverteye koydu. Parmak uçları birbirine teğet geçiyordu.
"Günaydın Dağhan," dedi Rüzgar, fısıltıyla. "Güneş doğmuş. Artık eve dönüyoruz."
Aras derin bir nefes alıp başını hafifçe arkaya, maviye dönen gökyüzüne kaldırdı. İçindeki kaçak çocuk nihayet durmuştu; teknenin burnunu çevirecekleri o kıyıda onları bekleyen Cemre, yeni bir hayat ve birbirlerinin gölgesinde buldukları o sarsılmaz bağ vardı.