Skip to content

YANILGI

Chapter 18 · 4 min read

YANILGI

Chapter 18

BÖLÜM 18

Şöminedeki kütükler gece yarısından sonra usulca çökmüş, geriye sadece çıtırtısı kesilmiş, grimsi beyaz bir kül tabakasının altında nabız gibi atan cılız korlar bırakmıştı. Geniş kütüphane salonunun yüksek gotik pencerelerinden süzülen şafak vakti, odanın içindeki koyu gölgeleri ağır ağır maviye çalan kurşuni bir renge boyuyordu.

Rüzgar, boynundaki kasların tutulmasıyla bilincinin kıyısına çekildi. Başını geriye doğru hafifçe esnetip gözlerini araladığında, etrafındaki eşyalar henüz netleşmemişti. Sol kaburgasındaki bandajın altından sızlayan o künt ağrı ona dün geceki cehennemi hatırlattı; fakat odadaki mutlak sessizlik, fırtınanın ardından gelen tuhaf bir sığınak hissi veriyordu.

Hemen çaprazındaki deri koltuğa baktı.

Aras, koltuğun sırtlığına hafifçe yan dönmüş halde derin bir uykudaydı. Sırtındaki yay kılıfını nihayet yere, hemen uzanabileceği mesafedeki parkenin üzerine bırakmıştı. Üzerindeki koyu gri kapüşonlunun yakası hafifçe yana kaymış, şafak vaktinin soluk maviliği yüzünün sol tarafına doğrudan vuruyordu.

Rüzgar olduğu yerde kıpırdamadı. Bakışları istemsizce Aras’ın sol elmacık kemiğinden çene hattına doğru inen o beyaz dikiş izine çivilendi.

Gündüzleri bir avcının gerginliğiyle kilitlenen o çene kasları, uykunun savunmasızlığında gevşemişti. Dün gece o depoda ölüm kusan, Kudret’in gırtlağına çeliği dayarken gözünü bile kırpmayan çocuk gitmiş; yerine henüz çocukluğunu bile tam yaşayamadan sırtına dünyanın yükünü almış, yorgun bir genç kalmıştı. Aras’ın göğsü ağır ve ritmik inip kalkarken, dağınık kumral saçları alnına dökülmüştü.

Rüzgar’ın göğsünde tam o an, adını koyamadığı, zihninin hiçbir köşesine sığdıramadığı tekinsiz bir sıcaklık kıpırdadı.

Bu his ne sadece bir suçluluk azabıydı ne de bir müttefike duyulan minnet... Sanki üç yıldır zifiri karanlıkta tek başına savrulan bir pusulanın ibresi, ilk kez bu kadar net ve sarsıcı bir manyetik alana yakalanmış gibiydi. Aras’ın o sakin nefes alışverişini izlerken içinde tuhaf bir kor parçası alev aldı; ona daha dikkatli bakmak, o yara izinin derisine parmak uçlarıyla dokunup o gecenin soğuğunu silmek ister gibi anlaşılmaz bir çekim hissetti. Bu duygu öyle yabancı, öyle yoğun ve savunmasızdı ki Rüzgar’ın nefesi bir anlığına boğazında tıkandı.

Hemen ardından gelen sert bir savunma refleksiyle irkildi. Kaşlarını hafifçe çatarak başını hızla pencereye doğru çevirdi.

Kendine gel, diye geçirdi içinden, dişlerini sıkarak. Göğsündeki o ani çarpıntıyı bastırmak istercesine elini tişörtünün üzerinden kaburgalarına bastırdı. Zihninin ona oynadığı bu oyunlardan, duyguların bu karmaşık girdabından kaçınmalıydı; kapıda bekleyen devasa bir intikam, kaçan bir amca ve henüz kurtulmuş iki kız vardı.

Deri koltuktan sessizce doğruldu. Parkelerin gıcırdamamasına özen göstererek çıplak ayaklarıyla salonun kapısına doğru yürüdü.

Geniş, mermer tezgahlı mutfağa geçtiğinde hava hala alacakaranlıktı. Soğuk suyla yüzünü yıkayıp aynadaki morarmış gözaltlarına ve dudağındaki kurumuş patlağa baktı. Derin bir nefes alıp eski filtre kahve makinesini çalıştırdı. Çekirdeklerin öğütülürken çıkardığı mekanik tıkırtı mutfağın yüksek tavanında hafifçe yankılandı.

İki kalın porselen kupa çıkardı tezgaha. Kendi kupasına şekersiz, yoğun siyah kahveyi doldurdu; diğer kupaya ise sıcak kahveyi döktükten sonra bir an duraksadı, ardından dolaptan sütü alıp rengi yumuşayana kadar içine biraz ekledi. Aras’ın nasıl içtiğini bilmiyordu ama göğsünde kalan o tuhaf, görünmez özen parmaklarına yön vermişti.

Elinde buharı tüten iki kupayla kütüphaneye geri döndüğünde, taze çekilmiş kahvenin kavruk ve yoğun kokusu şöminenin kül kokusunu bastırarak odanın içine çoktan yayılmıştı.

Aras, o kokunun salona dolduğu ilk saniyede gözlerini açtı.

Uykudan uyanışı sıradan bir insanınki gibi değildi; bir anda, refleksif bir tetikte olma haliyle gözbebekleri büyüdü. Eli anında koltuğun yanındaki parkeye, yay kılıfının fermuarına doğru kaydı.

"Benim," dedi Rüzgar, sesi sabah ayazının pürüzüyle boğuk ama sakin çıktı.

Aras’ın parmakları kılıfın üzerinden yavaşça çekildi. Başını kaldırıp kapı eşiğinde, elinde iki kupayla duran Rüzgar’a baktı. Rüzgar’ın açık ela gözleri, az önce Aras’ı izlerkenki o karmaşık ifadeden tamamen arınmış, her zamanki mesafeli ama artık düşman olmayan dinginliğine geri dönmüştü.

Rüzgar sehpaya yaklaştı. Buharı tüten kupalardan birini Aras’ın hemen önündeki ahşap masanın ucuna bıraktı. Kendi kupasını alıp pencere kenarına geçti; arkasını dönmeden, bahçeyi aydınlatmaya başlayan ilk soluk güneş ışıklarına bakarak konuştu:

"Cemre hala uyuyor. Yukarıdan ses gelmedi."

Aras doğruldu, omuzlarını geriye doğru esnetip elini sol yanağındaki yara izine götürdü. Sıcak porselen kupayı iki avucunun arasına aldı. Kahveden yükselen buhar yüzüne çarparken ilk yudumu aldı; sütün yumuşattığı kahve, sabahın ayazında donmuş genzini ısıttı.

"Kaan ne zaman gelir?" diye sordu Aras, sesi uykunun ağırlığıyla çatallıydı ama zihni çoktan yeni günün koordinatlarına kilitlenmişti.

Rüzgar başını hafifçe omzunun üzerinden çevirip Aras’a baktı. Gözleri bir saniyeliğine Aras’ın kupayı tutan nasırlı parmaklarına, oradan da dudaklarına değdi; sonra hemen bakışlarını yeniden ufuktaki sisli çam ağaçlarına kilitledi.

"Yarım saate holdingin sunucularından çektiği kayıtlarla burada olur," dedi Rüzgar. "Kudret’in yerel polise teslim edilme işini de ayarlayacaktı. Bu sabah o rıhtımın faturası amcama kesilmeye başlayacak."

Aras kupasından bir yudum daha aldı. İki genç, şafak vaktinin sessizliğinde yan yana dururken, gecenin getirdiği o garip kor tamamen sönmemiş; külün altında sabırla nefes almaya devam ediyordu.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.