Dünya müthiş bir düzene tabiiydi. Bu düzen o kadar sıkı işlerken belirli ayrımlar olurdu: güçlü-güçsüz, zayıf-kudretli. Bazı zamanlar gelirdi ki bizim tercihlerimiz bile üzerimize yapışan düzene set çekemezdi. İç içe geçmiş halkalardan oluşan bu düzende, zamanı geldiğinde kopacak olan hep en zayıf halkaydı.
Kadir Amca eve çıkıp Hamza'ya temiz çarşaf getirdikten sonra dükkânın anahtarlarını Hamza'ya bırakıp çıktı. Düşünceleriyle baş başaydı şimdi genç adam. Bu noktaya nasıl bu kadar ani geldiği, şu an ne yaptığı ve elindeki anahtarın neden kendisine emanet edildiği hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Kahverengi gözlerini odanın beton duvarına, asılmış rafa ve siyah askılığa çevirdi. Oldukça az eşya vardı. Bu iki aksesuarın dışında eski kırmızı işlemeli bir halı serilmişti. Küçük mekânın en köşesinde bir yer yatağı, onun yanında da üç gözden oluşan bir çekmece bulunuyordu. Yatağın hemen karşısında ufak bir ayna ve bir çeşme vardı. İçeride pencere olmadığından bu odanın her zaman kullanılmadığı çok rahat anlaşılıyordu. Sanki sakinleşmek için yapılmış gizli bir alan gibiydi.
Kendisine emanet edilen demir anahtarlığı avucunun içinde parmağıyla bir ileri bir geri ittirdi. Yanındaki krem rengi çekmeceye koymayı düşünse de ustasının özel eşyaları olabileceğini düşündü. Bu meseleyi daha sonra düşünmek için yaşlı adamdan aldığı kitabı tek eline alarak diğer eliyle karıştırdı. Sayfanın başında Fatiha Suresi vardı. Telaffuzunu bir iki defa hocasından duyduğu için okumakta zorlanmadı. Daha Türkçe anlamına bakmamış olmasına rağmen içinde oluşan bu anlam tufanı neyin nesiydi? Sanki dili yıllardır bu sözleri arıyor, kalbi ise bu sözler üzerine atıyordu.
Derin bir vicdan azabı hissetti. Vicdan bir hırsızda olması gereken en son meziyetti ama Hamza şu an hissetmemesi gereken bu duygu ile sarsılıyordu.
"Neden güvenmişti ki Kadir Amca?" Geçmişini öğrense yanına bile yaklaşmazdı belki. Ancak Kadir Amca öyle bir insan değildi ya da genç adam böyle düşünmek istiyordu. Ona bir baba sevecenliğiyle yaklaşmıştı bir kere. İçindeki "baba" eksikliğini Kadir Amca'da tamamlıyordu.
Abileriyle büyümüştü Hamza. Bir insanın anne ve babaya ihtiyacı var mıdır? Bunun boşluğunu hiçbir zaman anlamamıştı. Ama şu anda hissediyordu. Bu gözlerinde acı yüklü adamın evladı olmayı ne kadar da çok isterdi. Aile sıcaklığını hissetmediği için soğukta olduğunu yıllardır anlamamıştı. Sıcağı bilmeyen insan üşüdüğünü anlamazdı. Şimdi ise en ufak bir kibritin yakılmasıyla ne kadar üşüdüğünü fark etmişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığında Kadir Amca henüz gelmemişti. Ne zaman uyuduğunu bilmiyordu. Sadece sırtını duvara yaslamışken bir elinde sure kitabı, diğer elinde ise avucunda sımsıkı tutmasından dolayı iz bırakan anahtarlar bulunuyordu. Kalkarak lavaboya yöneldi. Kitabı görebileceği bir şekilde koyarak abdest almaya başladı. Abdestini bitirdiğinde, üzerindeki ağırlık uçup gitmişti. Dışarıdaki cama birinin tıklatması üzerine hızlandı. Gelen Kadir Amca'ydı. Genç adam, siyah saçlarını rastgele eliyle düzelterek kendisini bekleyen ustasını daha fazla bekletmemek için hemen hırkasını aldı ve dışarı çıktı.
"Selamün aleyküm, delikanlı. Uyanamadın herhalde."
"Aleyküm selam, usta. Uyandım, uyandım da abdest alıyordum."
Son söylenenden memnun olan yaşlı adam, bıyığı altından gülerek başını yavaşça salladı.
"Abdestini aldın demek. Maşallah, maşallah. O zaman doğrudan camiye gideriz."
Hamza başıyla onayladı. Caminin yolunda usta ve çırak sessizce yürüdü. Sessizliği bozan yine Hamza oldu.
"Usta, surelere bakar mıyız bugün?"
"Bakarız inşallah. Namazdan sonra çalışırız."
Camiye geldiklerinde ezan yeni bitmişti. Arka sıraya geçerek imamla birlikte namazlarını kılıp dualarını yaptılar. Hoş gül kokularının yayıldığı avluya çıktılar. Caminin ardından yanlarına gelen uzun boylu, iri yapılı bir adam, Kadir Amca'ya elini uzatarak selam verdi.
"Selamün aleyküm, Kadir. Allah kabul etsin."
"Aleyküm selam, Hüseyin. Allah cümlemizin ibadetini kabul etsin."
"Duyunca çok üzüldük Kadir. Başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin."
"Dostlar sağ olsun Hüseyin. Dünyaya gelen ölüyor ama ölümü unutuyoruz işte."
Kadir Amca derin bir iç çekti. Gözlerindeki yorgunluk ve bitkinlik, uzaktan bile fark edilecek kadar belirgindi. Hayata razı gelmeye çalışıyordu, ama içinde yaşadığı fırtına, onun da zorlandığını gösteriyordu. Yıllarca ellerinde büyütmüş, gözünden sakınmış, sevmeye dahi kıyamamıştı kızını. Şimdi ise evinin çiçeği solmuştu. Bu durumu özetleyen tek kelime “kabullenmek” olabilirdi.
Kadir Amca, uzaklara dalıp düşünceler arasında kaybolmuştu ki Hüseyin Amca'nın biraz tereddütlü sesi onu kendine getirdi:
"Torunun nerede peki? Şimdi sizde mi kalıyor? Onun için de hiç kolay değil. Allah yardımcınız olsun."
"Amin, amin. Artık bizimle kalacak. Bugün yarın gelir Allah’ın izniyle."
Hüseyin Amca, Kadir Amca’nın yanında sessizce bekleyen genci fark etti.
"Bu genç kim, Kadir?"
Hamza, kendisinden bahsedildiğini anlayınca kafasını kaldırdı ve göz ucuyla Kadir Amca’ya baktı. İnsanlarla konuşma konusunda çekingen olduğu açıktı.
"Hamza," dedi Kadir Amca. "Dükkân işlerinde bana yardımcı olacak inşallah. Yaşlandık artık, tek başına zor oluyor."
Hüseyin Amca, Hamza’nın omzuna elini koyarak gülümsedi:
"Çok nasiplisin Hamza. Herkese böyle usta nasip olmaz."
Hamza, hafif bir tebessümle onu onaylamakla yetindi.
"Kolay gelsin o zaman size, Kadir. Allah’a emanet ol. Bir ara dükkâna uğrarım inşallah."
"Sağ olasın Hüseyin. Aleyküm selam, Allah’a emanet."
Hamza ve Kadir Amca, dükkâna doğru yavaş adımlarla yürümeye başladılar. Ancak bu kez Kadir Amca hüzünlüydü. Siyah yeleğinin düğmeleriyle oynayan genç adam, ustasının halinin biraz önceki sohbetten kaynaklandığını biliyordu ve onu rahatsız etmek istemedi.
Dükkânın önüne geldiklerinde Kadir Amca sonunda başını kaldırdı. Hayat, gökyüzü insanını bile günü geldiğinde toprağa mecbur bırakıyordu.
"Filiz Teyzen kahvaltı için birkaç şey hazırlamıştı. Ben onları alıp geleyim. Sen dükkânı aç," dedi.
"Tamam, usta."
Hamza, konuşma konusunda çok iyi olmasa da bir şey demesi gerektiğini hissederek uzaklaşmaya hazırlanan adama seslendi:
"Usta..."
Ağzını açtığı anda pişman olmuştu. Ne diyecekti ki şimdi? Ama yüzünü kendisine dönen adamın gözleri, sanki söylenmesi gereken her şeyi söylüyordu.
"Gönlümüz toprakta kalsa bile gözlerimiz gökyüzünde olmalı, değil mi?"
Genç adamın neyi ima ettiğini anlayan Kadir Amca, Hamza’yı yanına alarak doğru bir seçim yaptığını bir kez daha anladı. Gönlünün hep kızında olduğunu bilse de gözlerinin artık ona ihtiyacı olanlarda olması gerektiğini hatırlıyordu. İki gün önce genç çırağına verdiği nasihat, şimdi kendisine dönen bir öğüt olmuştu.
Kadir Amca, buruk tebessümünü daha içten bir gülümsemeye dönüştürerek apartmana girerken Hamza da cebindeki anahtarı çıkardı. Bismillah diyerek kapıyı açtı ve sağ ayağıyla içeri girdi. Bu da ustasından öğrendiği bir alışkanlıktı.
Dükkâna girer girmez sandalyeleri düzeltip sildi. Bakır demlikte çayı koyduktan sonra poğaça ve simitlerin bulunduğu rafları temizlemeye başladı. Ardından kurabiyeleri çıkartıp rafları silip yerleştirdi. Bu sırada Kadir Amca da dükkâna girdi.
"Rafları silmekle çok iyi yapmışsın," dedi Kadir Amca. "Bugün yeni malzemeler gelecekti. Maşallah, öğrendin sen bu işi delikanlı."
Keyfi yerindeydi şimdi. Muhtemelen her zamanki gibi eşini görmek, gözündeki tüm sisi dağıtmıştı. Elindeki poşeti masanın üzerine koydu.
"Çayları koy da kahvaltımızı yapalım."
Hamza çayları koyarken Kadir Amca da poşetteki malzemeleri çıkardı. Güzel bir sohbet eşliğinde kahvaltılarını yaptılar. Kahvaltı bitince masayı topladılar ve işlerinin başına döndüler.
***
Deniz artık toparlamıştı. Tayfun'sa grubun başındaydı. Her şey eski haline dönmüştü. Hamza konusu da o günden sonra bir daha hiç açılmamıştı. Çünkü Tayfun, bu konunun açılmasını istemediğini gayet açık bir şekilde belirtmişti. Deniz, yaşanan olaylardan sonra Hamza'yı merak edip üzülse de içine atarak sessizliğini koruma konusunda istikrarlıydı.
Kaç gündür hiçbir iş gelmemişti. En sonunda Tayfun, herkesi toplayarak durum değerlendirmesi yapma ihtiyacı hissetti. Zaten uzun zamandır liderleri tarafından "zayıf halka" olarak adlandırıldıkları için üzerlerinde büyük bir baskı ve tehdit hissediyorlardı. Hatta bu baskı öyle bir dereceye gelmişti ki lider, en güvendiği adamı Sarp'ı yıllar önce onları denetlemesi için aralarına göndermişti.
Tayfun, sorumluluğun verdiği ağır baskı ve gerginlikle elini masaya vurdu. Takım, Tayfun’un bu hareketinden ürkmüş bir şekilde Tayfun’u dinlemeye başladılar. Tayfun, Kara Kaplan lakabının nedeni koyu siyah gözlerini tek tek takım arkadaşlarının üzerinde gezdirdi. Doğrulmasıyla uzun boyu fark ediliyordu. Derin bir nefes alarak söze girdi.
"Herkes dinlesin! Bu hafta sonu aşağı mahalledeki dükkâna gireceğiz. Küçük bir yer, bu kadar basit bir işin altından kalkamazsak iş ciddiye biner. Riske atamayız. Herhangi bir aksilik olursa yanınıza malzeme alın. Hazırlığınızı iyi yapın. Dükkânın çevresinde kamera yok. Yine de biri görürse ne yapacağınızı biliyorsunuz. Tekrar söylüyorum, hiçbir şey riske atmak yok."
Ekipten biri itiraz ederek olaylar arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu.
“Kara Kaplan Üç Yıldız kollarının daha önce basit bir dükkâna girmesi ne duyulmuş ne de görülmüş bir şey. Resmen bizimle dalga geçiyorlar.”
Bir başkası da takım arkadaşına destek verdi.
“Evet, bu dalga geçmekten farksız.”
Sonlarda oturan uzun saçlı adam, mahcup duran Kaan’a bakarak konuştu.
“Son girdiğimiz holding işinde çuvallamasaydık, alacağımız para ve bilgiler bizi kurtaracaktı. Ayrıca Üç Yıldız’ın dükkân parçasından gelecek para ile işi olmaz. Bu birini cezalandırma görevi olmasın?”
Bu düşünce Deniz’e de mantıklı gelse bile yerine oturmayan şeyler vardı.
“Üyeleri cezalandırmak için bizi kullanmıyorlar. Bu işte başka bir iş var.”
Tayfun’un da içi hiç rahat değildi. Çünkü gelen emirler kesin ve netti. Çıkacakları görevde ilk defa kesici alet bulundurmaları istenmişti. Mevzu, ekibin dediği gibi tehdit olabilir gibi geliyordu. Ama şu an yapabilecekleri bir şey yoktu. Sessizce boğazını temizleyerek otoriter sesini duyurdu.
“Ne zamandan beri liderin görevlerini sorgular oldunuz? Sevdiklerinizin ve çok tatlı canınızın da tehdit edilmesini istemiyorsanız çenenizi kapalı tutacaksınız.”
Son cümlesini özellikle vurgulamıştı. Herkes kafasıyla onaylayınca ortama telaşlı bir koşuşturmaca sardı. Tayfun, konuşmanın ardından biraz rahatlamak için bahçeye çıkınca Deniz de Tayfun’daki değişikliği fark ederek yanına geldi. Deniz, Tayfun’un oturduğu sandalyenin yanına bir sandalye daha çekerek oturdu. Bir süre ellerini saçında gezdirdikten sonra ortamın kasvetini dağıtmaya karar verdi.
"Yapma be, ne kadar büyüttün? Biz ne işlerin altından kalktık. Sıkma canını, her şey yolunda gidecek, bak gör."
Asla bir şeyi uman bir insan olmamıştı. Fakat şu an içindeki sıkıntı sanki olacakların habercisi gibi kendisine sinyaller veriyordu.
“Umarım, Deniz.”
Arkadaşından duyduğu sözle Deniz de şaşırmıştı. Anlaşılan durum düşündüğünden daha ciddi bir boyuttaydı. Yapacakları tek bir şey vardı: O da bekleyip görmekti.
