Skip to content

YALGIZ

Chapter 5 · 10 min read

YALGIZ

Chapter 5

5- AÇILAN KAPI

Her gün tahminimizden çok daha fazla kapı açılırdı bizim için. Kimini seçtiğimizde gül dolu bir bahçeye çıkarken kimisinde dikenlerle dolu bir çukura çıkardık. Bazı kapılar ise hiç açılmazdı. Sırlarıyla birlikte kendisine dokunacak bir el arardı. Bu kayıp kapılar yağmurdan kaçan bir genç ya da damlalarda ezilmek istemeyen bir karınca tarafından açılırdı. Ama sırlı kapıyı açtığında sen de kapıyla birlikte sırlanırdın. Daha doğrusu sırrını sırtlanırdın.

Güneşin hüzünleri ve mutlulukları selamladığı bir gün, Hamza kendi içindeki düğümleri çözmeye çalışıyordu. Kadir Amca, yeni çırağının bu halini fark etmiş olacak ki genç adama bir sandalye çekerek oturmasını söyledi. Genç adam yavaşça Kadir Amca’nın gösterdiği sandalyeye oturdu. İçinde garip bir durgunluk vardı. Bunu ne kadar belli etmemeye çalışsa da güneşin vurmasıyla toprak kahvesine dönen gözleri onu ele veriyordu. Belki de içindeki bütün yangınları, önündeki bir bardak çayın dumanıyla geride bırakmalıydı.

Kadir Amca’yla bir süre havadan sudan konuştuktan sonra Hamza birden hızla sandalyeden kalktı.

"Poşeti camide unuttum," dedi, hafif yüksek sesle.

Kafası o kadar yerinde değildi ki tek varlığı olan bir poşet parçasına bile sahip çıkamamıştı. Belki büyük bir mesele değildi ama bu durum, genç adamın kendine kızmasına neden olmuştu. Bir poşete bile sahip çıkamayan adam, kendine nasıl sahip çıkacaktı? Yalnız olmadığını hatırladığında derin bir nefes alıp ani çıkışını daha net açıklaması gerektiğini hissetti.

"Usta, ben poşetimi camide unutmuşum."

Kadir Amca, gencin yangınını söndürmeye niyetli bir bakışla gözlerini ona dikti. Yer yer aklaşmış kaşlarının altında kalan gözleri, sanki her şeyi biliyormuş da ona göre konuşuyormuş gibiydi.

"Sorun değil, evlat. Asıl sahip çıkanı unutma yeter. Öğle namazını kılmaya gittiğimizde alırız. Eğer acelesi yoksa. Birkaç saat kaldı zaten."

Kadir Amca gene şifreli dilini kullandığında yine neyden bahsettiğini anlamamış olsa da anlayacağı günü beklemeyi tercih etti.

"Tamam, usta."

Hamza, "Kadir Amca" diyerek oturacağı sandalyeyi daha da yaklaştırdı. İlk defa ismiyle seslenmişti, bu yüzden bu durum hem Hamza’ya hem de Kadir Amca’ya garip gelmişti. Hamza, bir çekingenlikle söze girmeye çalışıyordu. İçinde dizginlenemez bir merak vardı ve Kadir Amca’nın anlattıklarına göre Allah’a karşı olan görevlerini daha iyi bilmek istiyordu.

"Söyle bakalım, delikanlı."

"Namaz nasıl kılınır?"

Kadir Amca, hafif ve içten bir gülümsemeyle dükkânın içindeki odaya giderek elinde iki ince kitapla geri döndü.

"Burada nasıl kılınması gerektiği yazıyor. Namaz surelerini de beraber çalışırız."

"Çok teşekkür ederim."

Hamza, elindeki diğer ince, mavi kapaklı kitabı işaret ederek sordu.

"Bu kitap ne için?"

"Bu kitaptan da Kur’an-ı Kerim öğrenmek için çalışacağız."

"Gerçekten mi? Çok, çok teşekkür ederim."

"Bu benim görevim, delikanlı."

İkisi de birbirine bakarak gülümsüyordu. Daha şimdiden usta ile çırak, öğretmen ile öğrenci olmuşlardı.

"O zaman ben bugün namaza gelemeyecek miyim?" dedi. Sesindeki heyecanlı tını azalmışken bakışlarını önündeki kitaplara çevirdi. Bu sırada Kadir Amca’nın boş bardağını eline almıştı.

"Gelirsin, niye gelmeyesin? Sen de farzını imamla kılarsın. Normalde öğle namazının sadece farzı kılınmaz ama sen yeni öğreniyorsun."

Hamza, içinde uzun zamandır körelmiş çocuksu duygular hissediyordu. Bir an önce camiye gitmek istiyordu. Genç adamın bu heyecanını fark eden Kadir Amca, namaz için yarım saat erken kapatmıştı dükkânını.

***

Deniz ve Tayfun, aşağı mahalleyi aramak için yola çıktı. Deniz’in yüzündeki endişe apaçık okunuyordu. Mahalledeki ara sokaklara dikkatle bakıyor, hızlı yürürken gözünün önüne düşen kumral saçlarını eliyle geriye atıyordu. Hemen arkasında Tayfun, ona yetişebilmek için aceleyle adımlarını sıklaştırıyordu. Deniz’in kendi kendine mırıldandığı sözlerin bir kısmını duyabiliyor, bir kısmını ise anlayamıyordu. Dayanamayan Tayfun, birkaç adım ötesinde amaçsızca dolanan arkadaşının kolundan tutarak onu durdurdu.

Yürürken sıcakladığı için siyah deri ceketini çıkartıp koluna atmıştı. İçinde bol bir tişört, altında griden siyaha çalan kot pantolon ve ayağında siyah ayakkabılar vardı. Kara Kaplan lakabının hakkını veriyordu. Dışarıdan bakıldığında bu ikili birbirinin zıttı gibi görünüyordu, ama onları birbirine bağlayan şey, her durumda birbirlerini anlayan tek kişi olmalarıydı. Deniz, mavi kot ceketinde hissettiği elle arkasını döndü.

Tayfun, bakışlarını arkadaşınınkinden ayırmadan konuştu.

"Dur bir nefes al. Hamza saf görünüyor olabilir ama her işin içinden çıkar. Onu en iyi sen tanırsın."

Tayfun’un Hamza ile ilişkisi farklıydı. Hamza’yı sevmiyor değildi; aksine, onun güçlü olmasını istiyor, kendi eksikliklerini onda görmek istemiyordu. Deniz, siyah bol pantolonunun üzerindeki kot ceketini çıkarıp omzuna attı. İçine giydiği beyaz tişörtün üzerine taktığı ince zincir, güneş ışığıyla parlıyordu. Eski dostunun sözleriyle biraz olsun rahatlamış bir şekilde cevap verdi.

"Haklısın, ama işte... Engel olamıyorum. Bu ara ben bile kendime şaşırıyorum."

"Evet, böyle devam edersen sana 'Karadeniz' lakabını takacaklar."

"Hahaha! Kara Kaplan’ımıza bak sen, espri de yaparmış. Madem bu meziyetlerin vardı, neden suratın beş karış geziyorsun?"

Tayfun’un çıkışıyla ortamın havası yumuşamıştı. Ellerini cebine sokmuş, ayakkabısının ucuyla yerdeki taşları tekmeliyordu. Deniz ise hızlı yürümekten yorulduğu için bir binanın duvarına yaslanarak soluklandı.

"Eeee, şimdi ne yapacağız?"

Deniz, elini ensesine götürüp güneşe diktiği gözlerini kısarak konuştu. Güneş, ela gözlerinde yansıyordu. O sırada yokuştan inen birine takıldı gözleri. Tayfun, tekmelediği taşı bırakıp arkadaşına döndü.

"Şuradaki Hamza mı?" diye sordu Deniz. Tayfun da gösterdiği yöne baktı.

"Evet, gerçekten o."

Aynı anda Hamza’ya seslendiler, ancak genç adam aklındakileri toparlamakla meşguldü. Siyah bir kapüşonlu giymiş, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuştu. Koşarak yanına gittiklerinde ancak yetişebildiler.

"HAMZA!"

"Deniz Abi!"

Hamza’nın sesinden bile abisini görmeyi beklemediği anlaşılıyordu.

"Ne oldu Deniz abi? Burada ne işiniz var?"

Tayfun’un da orada olduğunu fark etmişti ama onunla göz teması kurmuyordu. Tayfun’un sert bakışlarının etkisi kırıcı olabiliyordu ve pek çok kişi bu bakışlara dayanamazdı. Deniz, lafı uzatmadan asıl meseleye geçti.

"Hamza kardeşim, gerçekler ortaya çıktı."

"Abi, artık bunun pek bir önemi kalmadı. Ben duyacağımı duydum," dedi, Tayfun’a bakarak. Ancak beklediği sert bakışları göremedi. Karşısında aldığı sorumlulukların yükünü taşıyan bir adam vardı. Tayfun’un sesini duymak, Hamza’nın dikkatini çekmişti ama bu, aralarındaki gerilimi çözmeye yetmeyecekti.

"Hamza…"

"Gerek yok abi. Önemli değil. Şu ana kadar yaptığınız her şey için teşekkür ederim, hakkınızı ödeyemem. Ama artık oraya bir daha dönemem."

Tayfun, aldığı net cevap karşısında söyleyeceklerini toparlayamadı. ‘Senin için kötü olan hiçbir şeyi istemem,’ gibi klişe sözlerle devam etmeyi düşündü ama bunların bir anlamı olmadığını biliyordu. Hamza’yı kurtlar sofrasında yalnız bırakmak istemeyen Deniz ise ısrarcıydı.

"Kardeşim, yapma böyle. Çıktığından beri seni arıyoruz. Hepimiz çok üzüldük. Sana haksızlık ettik, doğru, ama sen de böyle yapma."

"Ne yapmayayım abi? Ben sizi ağabeyim olarak gördüm ama siz beni bir hata olarak görmüşsünüz. Artık ayağınıza da dolanmam."

Tayfun birkaç adım öne çıktı. Dostu bu kadar çabalıyorsa, onun da denemesi gerektiğini düşündü.

"Hamza, Sarp’ı biliyorsun. Dengesizin teki. Niye onun laflarıyla hareket ediyorsun? Saatlerdir resmen kovalamaca oynuyoruz. Abartma artık."

"Abi, mesele sadece Sarp Abi, ya da her neyse. O değil… Kimse ona karşı çıkmadı. Bu kadarı benim için bile fazla."

Deniz tam bir şey diyecekti ki ezan okunmaya başladı. Hamza, minareye doğru bakarken yüzü hala onlara dönüktü.

"Deniz Abim, beni merak etme. Ben iyiyim, aklın bende kalmasın, olur mu?" dedi ve camiye doğru yürümeye başladı.

Geride kalan iki adam, az önce yaşananları anlamlandırmaya çalışıyordu. Tayfun bile beklenmedik tepki karşısında garip bir duyguya kapılmıştı. Deniz’in duyguları ise netti: Pişmanlık. Kardeşim dediği adamı dünyanın sert yüzüne bırakmıştı. Yıllarca gözünden sakınmışken şimdi gözünün göremeyeceği kadar uzaktaydı.

***

Hamza caminin avlusunda kendini bekleyen Kadir Amca'yı gördü, Kadir Amca yol üzerinde gördüğü arkadaşıyla bir yere uğramış oradan da camii ye geçmişti. Hemen yanına gitti. Kadir Amca ve Hamza hızla abdestlerini aldılar. Ve içeri girerlerken Hamza poşetini arıyordu. En sonunda gözü tanıdık minik elbise poşetine takıldı. Seccade konulduğu dolabın yanına kaldırmıştı birisi. Poşeti alarak yine unuturum endişesiyle yanına koydu.

Hamza sünnet kılınırken köşeden izledi. Farzı da imamla birlikte kıldı. Namazlarını dualadıktan sonra kalabalıkta beraber dışarı çıktılar. Hamza yokuştan inerken acaba Deniz ve Tayfun hala orada mı diye merak ediyordu. Ama tanıdık kimseyi göremedi.

Kadir Amca'yla dükkâna doğru yol alırlarken ne Hamza konuştu ne de Kadir Amca. Dükkâna vardıklarında Kadir Amca her zamanki gibi besmele çekerek açtı dükkânı. Hamza poşetini köşeye koyarken poşetin içindeki kıyafetleri fark eden Kadir Amca, masanın yanındaki sandalyelerden iki tanesini karşılıklı olarak çekti ve oturdu. Hamza'ya da oturmasını işaret etti. Ciddileşerek "Senin bir sıkıntın mı var delikanlı?" diye sorduğunda genç adam, ustasından bir şey saklayamayacağını anlamıştı.

Hamza bu soruya hazırlıksız yakalanmıştı. Aslında o da birileriyle dertleşmek istiyordu, biraz garip gelecek ama buna cesareti yoktu. Başını öne eğdi. Konuşmak istiyordu aslında en başından her şeyi anlatmak. Ama hayat ona susmayı öğretmişti. Olduğu gibi kabullenmeyi ve her şeyi içinde yaşamayı. Fakat yaşlı adamın enerjisi, yıllar önce lal olan dilinin çözülmesine zorluyordu

"Ben" diyerek yutkundu. Nereden başlayacağını, neyi anlatacağını bilmiyordu. 6 yıl önce daha küçük bir çocukken babasının kendisini bırakmaması için kardeşiyle yaptığı plan sonucunda terk edildiğini mi? Yoksa Tayfun ve Deniz'in onu bir bankta baygın bulup evlerine götürdükten sonra başlayan yeni hayatını mı? Ya da Kadir Amca'yı tanıdıktan sonra olanları mı? Veya en acısı çırak diye yanına tereddütsüz aldığı adamın aslında hırsız çetesinde olduğunu mu? Neyi anlatacağını bilse bile nasıl anlatacağını bilmiyordu ki. Başını kaldırdığında Kadir Amca'nın ona bakan merhametli gözlerini görünce, gözleri doldu. Sanki seni her halinle kabul ettim der gibi bakıyordu. Konuşmak istiyordu ama kilitlenmişti sanki tek sözcük çıkmıyordu ağzından.

Kadir Amca köşedeki kıyafet poşetine bakıp hiç beklemeden konuya girdi.

"Senin kalacak yerin var mı delikanlı?"

Genç adam gelen soru karşısında bu yaşlı adamın nasıl her şeyi tek bakışla algıladığını sorguladı. Bir kişinin gözüne bakarak ruhunu okuyordu. Hemen kara delik misali onu yutan düşüncelerinden çıktı. Biraz da mahcup bir şekilde cevap verdi bu sefer.

"Hayır" dedi. Kadir Amca birkaç kez başını salladı, sakalını sıvazladı.

“Bak delikanlı. Seninle uzun zamandır tanışmıyoruz ama Allah bizi bir gece vakti tanıştırdı. Daha sonra da yakınlaştırdı. Ben seni sevdim. Eğer kabul edersen dükkânın arka odasında kalırsın orada ihtiyacın olan her şey var. Bir eksiğin olursa biz dükkânın üstündeki apartmanda kalıyoruz. Kapımızı çalarsan sana her zaman yardımcı oluruz. Doğru düzgün bir yer tutana kadar idare edersin.”

Hamza ayağa kalkarken eli ayağına dolanmıştı. Hiç böyle bir şeyi beklemiyordu. Ama işte Allah bir kapıyı kapatırsa bir kapıyı hiç beklemediğiniz bir yerden hiç tanımadığınız birinin vesilesiyle ve en hayırlı şekilde açardı.

"Gerçekten mi?" dedi büyük bir mutlulukta.

"Gerçekten"

Kadir Amca da Hamza'nın bu ne kadar saklamaya çalışsa da pek beceremediği mutluluğunu görünce sevinmişti.

"Çok çok teşekkür ederim. Sizi mahcup etmeyeceğim."

"Biliyorum delikanlı."

"Çay koyayım mı?"

"Olur koy bakalım."

Hamza yerinde duramıyordu. İki bardak alıp biri açık birisi koyu doldurduğu çayları tepsiye koydu. Kadir Amca'nın yanına geldiğinde koyu olan çayı Kadir Amca'ya uzattı.

"Bir günde nasıl çay içtiğimi öğrenmişsin."

Hamza tebessüm etti. Çayını aldıktan sonra Kadir Amca konuşmaya başladı.

"O zaman akşamları dükkânı temizleyip kapatırsın sabahta beraber sabah namazımı kılıp dükkânı açarız. Tabi bu arada surelerine de çalışmayı unutma."

"Tamamdır Usta. Benim ezberim kuvvetlidir umarım hemen ezberlerim."

"İnşallah" diye düzeltti Kadir Amca.

"İnşallah" diye tekrarladı genç adam. ‘İnşallah.’

***

"Ne demek gelmedi. Siz onun ayağına kadar gittiniz o da gelmedi mi?"

"Sus artık Sarp!"

"Sana ne oluyor Tayfun bu çocuğu istemeyen sen değil miydin? Geçmişsin şimdi de karşıma beni susturuyorsun."

"Sus artık Sarp!" diye yineledi Tayfun kalın sesine, sert bakışlarını ekleyerek. Sabrı taşmak üzereydi. Ve kontrolü kaybederse olacakları kendi bile kestiremediğinden ilk defa kendini bu kadar tutmaya çalışıyordu.

"Öyle olsun Lider."

"Deniz nerede?"

Tayfun sorusunun ardından gözlerini odanın içinde gezdirdi.

"Odasında. Ne var bu adamda anlamadım gitti. Neyse ben karışmıyordum değil mi?" dedi Sarp imalı bir şekilde. Tayfun merdivenleri çıkarak Deniz'in odasının kapısının önüne geldiğinde tereddütte kalınmış bir beklemeden sonra kapıyı çaldı.

"Girebilir miyim Deniz?"

Bir süre ses çıkmayınca tekrar seslendi. İkinci seferde ses geldi.

"Gel Tayfun."

Tayfun kapının kolunu indirdi. Karşısında koltukta öylece oturmuş olan Deniz'i görünce yanına oturdu. Deniz’i çok uzun zamandır tanıyordu. Birbirlerinin çocuklukları; doğruları ve hatalarıydılar. Girdikleri çıkmazlarda sürekli farklı tarafları seçmiş olsalar bile hiçbir zaman dostluklarına olan güvenleri zedelenmemişti. Sadece Tayfun fazla sert ve Deniz fazla fedakardı.

Odaya yeni giren adam iki elini yatağın üzerinde bulunan yastığa dayayarak kalın fakat güvenilir bir tınısı olan sesiyle konuştu.

"İyi misin Deniz?"

"Sence"

"Sıkma canını biliyorum Hamza'yı kardeşinin yerine koyduğunu. Kolay değil."

Kaybettiği kardeşinin düşüncesi yüreğine ağır geliyordu. Bunu bilen tek dostu da ne kadar yardımcı olmaya çalışsa da hiçbir işe yaramamıştı. Hamza, Deniz için kaybettiği kardeşiydi belki de. Belki de onunla vicdanını rahatlatmak istiyordu veya en azından bu sefer kardeşini koruyacak kadar güçlü olduğunu bilmek yeterliydi.

"İki kere kaybetmişim hissi var içimde nefes aldırmıyor Tayfun."

Deniz uzun zamandan sonra acılarını kabuslarına değil de dostuna açmıştı. Her gece aralıksız kâbus görürdü. Yıllardır uyku zehir olmuştu bedenine. Kâbusları acılarına ev sahipliği yapmış uykularına resmen savaş açmıştı. Her şeye rağmen yüzünü Tayfun'a döndü ve hafifçe gülümsedi. Acısını kendinden bile saklamak uzmanlık alanıydı. Fazla uzatmak istemeyerek konuyu değiştirdi.

"Yine kaldık baş başa"

"Yine benim başıma kaldın desek daha doğru"

Hamza'nın ayrılışı yıllardır birbiriyle çatışmalı bu iki dostun barışmasına vesile olmuştu. Bu gençlerde farkında olmadan bir kapı açmışlardı. Ama içeriyi derin bir karanlığın ardından göreceklerdi.

End of chapter

2 comments