Sorumluluk hem nefes aldığı anı hem de geleceği yakan, kendinizi en başta hiçe saydığınız o acımasız hissiyat. Sorumlu olduğu kişileri aydınlığa kavuşturmak için bedenlerini karanlığa zincirlerler. Kısacası yüklenebileceklerinden çok yükü kaldırabileceklerini kendilerine inandırırken yavaş yavaş silinirler. Sorumluluk iyi şeydir ama fazlası seni senden çıkarıp olmadığın bir insana dönüştürür. İnsanlar dünyaya sahte gülücükler saçarken onlar hayatın acımasızlığını hatırlatmak istercesine yüzlerine gerçekleri yansıtır.
Tayfun aldığı sorumlulukların altında ezilirken güçsüz ya da kendi deyimiyle merhametli yüzünü hep karanlığa saklamaya çalışmıştı. Yapacağı en ufak hata çığ gibi büyüyüp kendisi ile birlikte sevdiklerini nefessiz bırakabilirdi. Kendinin o soğuk ve karanlık çığın altında kalması umurunda bile olmazken canından öte tuttuğu kişilerin üzerine düşecek soğukluk canını daha çok yakardı.
Kimisine göre bu fedakarlıkken kimisine göre aptallıktı. Korkuyordu. Kızının gülümsemesinin sönmesinden, Deniz’in gözünün önünde yavaş yavaş çürümesinden ve Hamza’nın bilinmezlik çukuruna yuvarlanmasından korkuyordu.
Her şey bu kadar umurundayken ve gözünün önündeyken umursamaz davranmak kendine bu hayatta verdiği bir cezaydı. Toyluğunu, eksikliğini en çok da korkularını örtmek için uyguladığı acımasız bir tarife.
Yaşanan kavganın üzerinden birkaç günden fazla geçmişti. Bu süreçte takım önlerindeki şirket baskını için hazırlanırken tüm ekipmanları hızlı ve eksiksiz temin ediyorlardı. Deniz kafasını kurcalayan çok sıkıntı olduğunu belli etse de duruşundan ödün vermeden işlerin başındaydı. Tayfun eski dostunun gece geç saatlere kadar ayakta olduğunu görse de rahatsız etmeden odasına çekiliyordu. Tayfun’un kendi ile hesaplaşması gecenin dondurucu soğuğunda değil de dört duvar arasında kederinin yakıp kavuran sıcağında oluyordu.
Yine penceresinden sızmaya çalışan bir gün doğumu yine ciğerlerine ağır gelen soluklar ve yine karşısında duran duvarlar eşliğinde Tayfun gözlerini açtı. Uyanır uyanmaz doğrulduğunda karşısına koyduğu boydan ayna ile bakıştı. Onu bilerek oraya koymuştu ki gözleri her zaman bu kadar kara mıydı hatırlasın. Bu kadar karanlık mıydı bakışları?
Ve bu acımasızca gerçekleri gösteren aynanın bir görevi daha vardı. Gözünü neden bu kadar kararttığını kendisine hatırlatmak. Uzun parmaklı ve damarlı elini yüzüne kapattığında tek eli tüm yüzünü neredeyse kaplamıştı. Siyah saçlarını parmağının ucunda hissedilirken yanındaki tuşlu ve yıpranmış telefona bakındı. Sırlarla dolu hayatına yeni bir sır daha dahil olmuştu.
Bugün bakımevine giderek evrakları doldurması lazımdı. Deniz’i ne kadar reddetse de inatçı dostunu ikna edememişti. Bu sefer ikisi beraber adımlayacaktı yalnız gittiği yolları. Gerçi hep öyle olmuştu zaten. Deniz ne kadar homurdansa, sinirlense de ne olursa olsun kendisini yalnız bırakmamıştı. Çocukken bile kavga edeceği zaman önce merhametli bakışları ile dünyayı fethedecek gibi duran arkadaşı tarafından uyarılırdı. Daha sonra arkadaşını vazgeçiremeyeceğini anlayınca kavga edeceği çocukların peşine onunla beraber düşerdi. Tayfun düşüncelerinin bedenini ele geçirmesine izin vermeden yataktan ayrıldı. Ayağa kalktığı zaman uzun boy aynası bile adamın başına yetişemiyordu. Hemen kapının yanında duran ahşap dolaptan siyah kısa kollusunu üzerine geçirerek askılıktaki siyah deri ceketini omzuna attı. Saat sabah sekize geliyordu. Odanın kapısını açtığında korkuluklardan bir süre aşağı kattaki curcunayı izledi.
Omzuna atılan el ile istemsizce irkildi. Burada ona dokunmaya cesaret edecek tek bir kişi olabilirdi. Duyduğu ses ile tahminini doğruladı.
“Geldiğimi fark etmeyecek kadar nereye daldın Kara Kaplan?”
Tüm vücudu ile adama döndü. Ela gözleri ve kumral saçı müthiş bir uyum sağlarken beyaz teni yüzünü tamamlıyordu. Üzerine giydiği mavi ütülü gömlek ve siyah pantolon basit bir ikili olmasına rağmen onu moda kapağı modeli gibi gösteriyordu.
“Batan gemilerimi arıyorum. Sabah sabah senin bu neşenin kaynağı ne?”
Deniz elini korkuluğa dayayarak arkadaşında birkaç santim kısa olan boyunu biraz daha kısalttı. Kendisine yöneltilen soruyu cevaplamadı. Çünkü Deniz genelde böyle biriydi. Acılarını gömmeyi başarabilen ve dışarıya neşe saçardı. Gözleri haricinde babasından aldığı yegâne özellik buydu. Deniz,
“Aşağı inelim. Sarp ortalıklarda yok yine de öğlen çıkışımız için her şeyi ayarladım. Bu arada Kaan ile ilgili bir sıkıntı var.”
Tayfun iki kaşını birbirine yaklaştırarak ciddileşti.
“Ne olmuş Kaan’a?”
“Sarp ablasıyla tehdit etmiş. Size yardımcı olacağım ama daha dikkatli olmalısınız dedi.”
“Anladım. Ben konuşurum. Ablasının konumu elimizdeyse önlem alabiliriz. Kimsenin canının yanmasına müsaade edilmeyecek. Diğer üyelerin aileleri ile ilgili bilgiler elimizde onu tekrar kontrol edelim. Bilgiler sızdırılmasın.”
Deniz kafasıyla onayladıktan sonra merdivenlerden indi. Tayfun ise hemen arkasında basamakları geçiyordu. Kara Kaplan’ın gözükmesiyle yatan, uzanan ya da iş yapan kim varsa hemen ayaklandı. Ancak onları işlerine geri döndürmek için adamın tek hareketi yeterli oldu.
Tekrar saati kontrol etti. Onda çıkmaları yeterli olurdu. Kalın demir kapının hiddetli bir şekilde açılması ile dikkatler koridora çevrildi. Sarp öfke dolu bir ifadeyle Deniz’in karşısına dikildi. Boyları neredeyse eşitti.
“Senin lanet işlerinizden bıktım usandım artık. O baş belası çocuğu yerin dibine göndereceğim.”
Deniz ne olduğunu anlamasa da olay muhtemelen geçen ki kavga ile ilgiliydi. Sakinliğini bozmadan durumu idare etmeye çalıştı.
“Ne var yine? Kimden bahsediyorsun. Sinek gibi baş ağrıtmayı bırak.”
Tayfun olay ciddileşmediği sürece arkalarından durumun gidişatını gözlemliyordu. Sarp iğrenir gibi bakarak,
“Her şey senin başının altından çıkıyor. Bitireceğim oğlum seni!”
Deniz ne olduğunu anlamadan karşısında kudurmuş adam elini havaya kaldırarak kendisine karşı bir hamlede bulundu. Fakat daha adam elini indirmeden arkasından gelen hızlı hareketle elini siyah bir kol tuttu.
Tayfun, hiçbir tereddüt göstermeden adamın kolunu sağ eli tutarken sol eliyle çenesinin tam ortasına yumruk yaptığı elini indirdi. Adamın havaya kalkan kolunu hala tuttuğu için bu sert darbe ile sendelese de yere düşemedi. Tayfun yüzsüz adamı bileğini sıkarken bir taraftan da acımasızca parlayan kara gözlerini, öfkeden deli olmuş gözlere dikti.
Tayfun daha fazla tutmayı bırakarak hiddetle adamı dar koridordaki duvara savurdu. Adamın burnundan gelen kan darbenin ne kadar sert olduğunun kanıtıydı. Tayfun kükrercesine,
“Olay istemiyorum dedikçe kaşınıyorsun Sarp. Eğer o dilini doğru kullanmayacaksan kopartırım.”
Sarp eli ile çenesini düzeltiyor gibi yaparak doğruldu. Tayfun uzun boyu ile adama tepeden bakıyordu. Bu porsuğa burada kimin sözünün geçtiğini hatırlatmak gerekiyordu. Tayfun tekrar gürledi. Bu sefer yarım doğrulmuş adama sırtını dönerek arkasında kişilere de hitap ediyordu.
“Problemi olan varsa gelsin konuşsun. Yok illa ben sınırımı aşacağım derseniz sizi Üç Yıldız’a bırakmadan gebertirim anladınız mı?”
Birkaç kısık tamam ve onaylama sesinden sonra herkes tekrardan dağıldı. Tayfun sinirlerine hâkim olamayacak gibi olduğu anda Deniz araya girerek,
“Tamam Tayfun sakin. Dışarı çıkalım.”
Tayfun ittirircesine kapıya yönlendiren arkadaşına bakmadan adımlarını hızlandırdı. Kapının önüne geldiğinde derin bir nefes bıraktı. Hala o adamı parçalamak istiyor olmasına rağmen bugünün hatırına sakin kalmaya çalışmıştı. Deniz bir süre geniş omuzlu arkadaşının sakinleşmesini beklerken kapının önündeki taşlardan birine oturdu. Uzun adamın nefes alışverişinden sakinleştiğini anlayabiliyordu. Sonunda kalın bir ses duyuldu.
“Keşke oracıkta haşatını çıkarsaydım. Hadsiz, kendini bir şey sanıyor.”
Deniz, ayaklanarak adamın yanına geçti. Ayakta dikilmeden yürümeye başladılar. Fark ettirmemeye çalışsa da içini sıkıntı kaplamıştı bile. Sonunda Deniz ağzındaki baklayı çıkardı.
“Hamza’dan bahsediyordu. Ne oldu sence?”
Tayfun, iki elini de cebine atmış Deniz’in aksine yere değil önüne bakarak yürüyordu.
“Zaten Üç Yıldız’ın Hamza’dan haberdar olduğunu tahmin etmiştik. Ama şu an saldırıya geçmemek için onları tutan şeyi merak ediyorum. Tamamen savunmasız durumda.”
Yeni hareketlenen İstanbul sokaklarında her adımlarında farklı bir düşüncelerine eklenirken çevrelerindeki insanlar kalabalıklaşıyordu. Herkes bir koşuşturmacanın içinde kendine kaybetmiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa gidiyordu. Deniz, içinde dönüp duran kasırgayı defetmek istercesine gözlerini göğe dikti.
“Bilmiyorum Tayfun bilmiyorum. Neyse bugün önce senin belge işini halledelim.”
“Senin gelmene gerek yoktu. Çok uzun sürmez zaten.”
Deniz, yüzündeki gülümsemeyi silmemesine rağmen suratından büyük bir huzursuzluk seziyordu.
“İçimde bir sıkıntı var. Geçen ki olaylar da malum. Dikkatli olmak lazım.”
Tayfun arkadaşı ile dalga geçer gibi bir tavır takındı.
“Fazla pimpirikli değil misin sence de?”
Deniz sadece başını solunda kalan arkadaşına çevirerek göz devirmekle yetindi. Tayfun,
“Bakımevi bugün çocukları geziye çıkarmış. Öğrendiğim kadarıyla geçen ilgilenen görevli gitmemiş. Farah’ı görmeden bu işi halletsek iyi olur. Bana fazla alışırsa sürekli içinde umut besler. Bu da onu daha da yalnızlaştırır.”
“Nasıl bu kadar ince düşünceli bir baba oldun aklım almıyor. Potansiyelin varmış demek ki.”
Sessiz ama hızlı adımlar sonucunda bakımevinin önüne geldiklerinde kapının önünde aşina olduğu yüzü görmesiyle duraksadı. Kapıdan çıkarak kaldırımlardan sokağa dönmek üzere olan zarif kadına seslenmesi gerekiyordu. Kısa bir süre nasıl sesleneceği kaygısına düşse de fazla derine dalmadan her zamanki gibi aklına ilk geleni yaptı. Birkaç metre arkasından gelen sesle kadın durarak önce kafasını çevirdi.
“Sahra Hanım.”
Tayfun biran yolun karşısında duran dükkandaki yansımasına gözü takıldı. Bu giyinişle gerçekten bir serseriye benziyordu. Çıkmadan önce yanına giyecek bir şeyler alacaktı ama Sarp yüzünden planı şaşmıştı. Deniz kendisinden daha çok derli toplu görünüyordu. Kadın büyük yuvarlak gözlerini kendisine yaklaşan adam yönelterek yaklaşmalarını bekledi.
Karşı karşıya geldiklerinde toz pembe şal takmış kadın, adamın omuzlarına anca yetişebiliyordu. Buna pek de aldırış etmeden yüzüne yakışan kocaman bir gülümseme eklemesiyle gamzeleri belirginleşti.
“Merhaba Tayfun Bey. Farah geziye gitmişti. En az üç saat sonra gelir.”
Tayfun cümlenin bitmesi üzerine fazla beklemeden.
“Ben sizi görmeye gelmiştim.”
Çok geçmeden dediği şeyin absürt kaçtığını fark etti. Deniz ise arkadaşının bu hallerinden zevk alırmış gibi kıkırdıyordu. Tayfun, biraz paniklemiş ve aceleci bir tavırla,
“Yani geçen konuştuğumuz belgeler için. Müsait değil misiniz?”
Sahra üzerindeki beyaz toz pembe eteğinin üzerini geçen gömleğinin cebinden saate baktı. Bir taraftan da karşısında duran adam hakkında düşünüyordu. Onun ile ilgili garip bir şeyle döndüğü kesindi. Ama yine de kızına olan düşkünlüğü kadını ikilemde bırakıyordu. Tüm bunları görmezden gelerek işine odaklandı.
“Evet müsaittim. Biraz beklerseniz içeriden belgeleri alayım. Temizlik olduğu için yakındaki bir kafede işlemleri halletsek iyi olacak.”
Kahverengi bakışların arkadaki mavi gömlekli adama çevrilmesiyle Deniz kendini tanıtma gereği hissetti.
“Merhaba ben Deniz. Farah’ın amcasıyım.”
Sahra elini çantasının üzerine koyarak,
“Tanıştığıma memnun oldum. Ben de Sahra. O zaman hemen geliyorum ben.”
Hızlı adımlarla demir desenli kapıdan tekrar geçerek ofis odasına gidiyordu. Adam geçen günkünden çok farklı görünüyordu. Sanki bir sahip olmak istediği diğeri ise mecbur olduğu karaktermiş gibi gözüküyordu. Her ayın belli günlerinde bu bilinmez adamın bakımevine gelişini takip etmişti. Kızıyla ilgilenişi yer yer yetersiz kaldığında kendine kızışı ve panikleyince ki yüz ifadesi. İlk defa böyle bir insanla tanışmıştı.
Temizliğin verdiği ferah kokuyu içine çekerek rafa yerleştirilmiş olan mavi kalın dosyayı indirdi. İçinden çeşitli kağıtları çıkararak şeffaf bir dosyanın içine koydu. Ofisin penceresinden baktığında kapının önünde bekleyen iki kişiyi de görebiliyordu.
Uzaktan baktığında siyahlı adam her an birini kaçıracakmış gibi gözükse de yakınında olduğunda o korkunç hissiyattan uzaklaştığını hissedebiliyordu. Tekrar çocuk sesinin yankılanmasına alışık olduğu koridorları geçerek bahçeye çıktı.
Ayağındaki hafif topuklu beyaz ayakkabının sesine kapıda bekleyen kişiler bakışlarını kadına çevirdi. Hızlı ama telaşsız adımlarla kendilerine yaklaşıldığını fark edince Tayfun arkadaşının daha demin verdiği tavsiyeye uyarak duruşunu düzeltti. Biraz daha kavgaya gider gibi değil de sakin bir insanmış gibi görünmeye çalışıyordu.
Zarif kadının yanlarına gelmesiyle ikisi de toparlanarak gidecekleri yerin söylenmesini bekledi. Sahra,
“Yolun karşısında küçük bir yer var oraya geçelim isterseniz?”
Tayfun başıyla onaylarken Deniz araya girerek,
“Benim ufak bir işim var. Çıkışta alırım seni. İyi günler kolay gelsin. Tanıştığıma memnun oldum tekrardan.”
Deniz müsaade istedikten sonra Tayfun’un kulağına yaklaşarak,
“Ben çevreyi kontrol edeceğim. Çıkarken yanına gelirim.”
Tayfun sesini çıkarmadan onayladığını belli ettikten sonra duruşu dik fakat sıcacık bir yüze sahip kadının birkaç adım arkasına geçti. Uzun zamandır bu şekilde dışarı çıkmadığı için tedirgin hissettiğini belli etmemeye çalışsa da gözleri hep etraftaydı.
Kadının fazla ilerlemeden durmasıyla adam da adımlarını sabitledi. Bakıldığında kadın önde renkli kişiliğiyle Tayfun’un yolunu aydınlatıyor gibi gözüküyordu. Tayfun bu düşüncenin aklının bir köşesinde kendini rahatsız etmesi üzerine içini huzursuz eden nefesi verdi.
Genelde en önde yürüyüp yol gösteren yolu temizleyen kendisi olurdu. Daha önce kimsenin arkasında yürüdüğünü hatırlamıyordu. Kadın, sol taraflarında kalan sakin bir kafeyi gösterdiğinde Tayfun kapıyı açarak bahar esintisi kadının geçmesini sağladı.
Ne kadar sert bir mizacı olsa da o da Deniz gibi Kadir Amca tarafından yetiştirilmişti. Üniversite öğrencisi olduğu belli olan birkaç masada oturan tiplerden başka kimse yoktu. Muhtemelen çevrede üniversite bulunuyordu. Notların bolluğundan anlaşıldığı üzere de sınav haftalarında olmalıydılar.
Tayfun çevreyi kontrol ederken yüzünü önüne çevirmesiyle yuvarlak bir masaya oturmuş kendisini bekleyen kadını görmesiyle hızlı adımlarla karşısına oturdu. Kadın belgeleri masanın üzerine bıraktığında Tayfun alışkanlık olarak eline baktı. Yüzüğü yoktu ya da herhangi bir aksesuar takmıyordu. Gayet sade ve karmaşadan uzak olduğu her halinden belliydi. Sahra üst üste dizilmiş kağıtları tek seferde çıkartırken gelen garsonla birer kahve söylediler. Sahra’nın tekrar sorduğu ev, telefon gibi bilgileri gözden geçirdiler. İlk kâğıdın doldurması üzerine naif bir hareketle üstteki kâğıdı alarak en alta yerleştirdi. Sahra,
“Tayfun Bey şimdi birkaç kişisel soru kaldı. İzninizle başlayalım.”
Tayfun ise bu ortamda kendini mülakatta gibi hissediyordu. Ya da ortaokulda kaçtığı sınavlardan birinin hesabını veriyormuş gibiydi. Sahra, sert görünümlü adamın gergin duruşunu fark edince daha sempatik bir tavır takındı. Sorulara ara vererek adam hakkında sohbet başlatmayı planlıyordu.
“Kahve gelene kadar ara verebiliriz. Farah hediyenizi çok beğendi. Yanından ayırmıyor.”
Tayfun kızının adını duymasıyla birlikte etrafa odaklanmış gözlerini kadının parlak gözlerine çevirdi. Kadın, bu adamın odak noktasını bulmanın zafer sevincini yaşarken onu bir çocuğa benzetiyordu. Sabahtan beri yüzüne bakmayan adam bir kelimesi ile simsiyah gözlerini kendisine odaklamıştı. Yine bir çocuk memnuniyetiyle,
“Beğenmesine sevindim. Size zorluk çıkarıyor mu?”
Sahra, sohbetin devam etmesi için köşeden gelen garsonun bu masaya ilerlememesini dilerken konuşmasını sürdürdü.
“Hayır, çok sakin ve merhamet dolu bir çocuk. Ve oldukça yetenekli.”
Şalının altında kalmış küçük çantasının içinden dörde katlanmış kâğıt parçasını Tayfun’a uzattı. Adam kâğıdı ellerinin arasına alarak açarken bir çocuğun saf duygularını yansıttığı bir resimle karşılaştı. Her renk bir duyguyu simgelerken bazı duygular apaçık ortadaydı. Köşeye çizilmiş minik bir ev ortada siyah uzun saçlı küçük bir kız, onun sağında uzun boylu siyah giyimli, küçük kıza benzeyen ifadesiz bir erkek, solunda ise beyaz önlüklü mor eşarplı gülen yüzlü bir kız.
Tayfun resmi görmesiyle birlikte göğüs kafesinde çıkan acı dolu alevleri bastırmaya çalışırken hasar yüklü bakışlarını sürdürüyordu. O an yine kendini ve kızını uzaklaştıran kişilere müthiş bir öfke duymaya başladı. Kadının ince sesiyle girdiği bu girdaptan kısa sürede çıkmayı başardı.
“Farah’ın aile tablosu. Buradaki sizsiniz.”
İki kızı da sarıp sarmalamış bir çınar ağacı gibi gözüken kişiyi göstererek. Tayfun’un dikkatini muhtemelen anne olarak tasvir edilmiş kişi çekti. İşaret parmağını resimde kızın bulunduğu köşeye götürdü.
“Bu da siz misiniz?”
Sahra, neden olduğunu anlamadığı bir mahcubiyet ile soruya cevap verdi.
“Evet. Bu yaşlarda çocukların aile ortamını hayal etmesi normaldir. İsterseniz çizim sizde kalabilir.”
Tayfun çizimi kendisiyle birlikte taşımanın güvenli olup olmayacağını düşündükten sonra bir mahzuru olmayacağına karar vererek kâğıdı kibrit kutusu büyüklüğünde katladı. Daha sonra siyah deri cüzdanın ilk gözüne yerleştirdi.
Garsonun tezgâhın arkasından çıkarak sıcak kahveleri getirmesiyle masanın üzerindeki kâğıt karmaşasını düzenlediler. Sahra,
“Kaldığımız yerden devam edelim o zaman. Sigara kullanıyor musunuz?”
Tayfun acı bir gülümseme ile cevap verdi.
“Hayır, kızım doğduğu zaman bırakmıştım.”
Bu saçma sapan çukurdan çıkamasa da elinden gelen tüm kötü alışkanlıkları o haberi aldığı gece bırakmıştı. Şu an ise ayda yılda bir gördüğü kızı ondan sigara kokusu alsın istemiyordu. Kızlar babalarına özenirdi çünkü. Kendini koruyamadığı halde kızını korumak için en ufak ihtimalleri değerlendiriyordu.
Sahra sanki aldığı cevaptan memnun olmuşcasına kafasını salladı. Sahra,
“Çok gizemli bir insansınız.”
Tayfun türk kahvesinden bir yudum aldıktan sonra,
“Bunun bir sakıncası var mı?”
“Şimdi yok ama illaki bir gün bu sizin için bir sorun olacak.”
“Beni düşündüğünüz için teşekkürler ama bu ihtimal için yapabilecek bir şeyim yok.”
Sahra net gözüken ama kaçmak için ustaca planlanmış cevapları dinliyordu. Sahra,
“Gerçekten ne iş yapıyorsunuz?”
Hayatında neredeyse hiç yalan söylememiş bir insan olmasına rağmen bulunduğu ortamın doğruları kaldıramayacağını biliyordu.
“Sorularınızın doğru cevabı hem kızımın hem sizin canınızı yakacak türden. Yalan söyleyen bir insan değilim kusura bakmayın.”
Adam ne kadar kibar davranmaya çalışsa da bakışları siyah bir alev gibi parlıyordu. Sesindeki soğukkanlılık ve derinlik kadını korku ile merhamet arasında bırakıyordu. Sahra, boş kafede gözüne vuran beyaz ışıkla beraber sandalyesini biraz köşeye çekti.
“Galiba tehlikeli olduğunuzu düşündüğünüz için Farah’ı bu kadar az görmeye geliyorsunuz.”
“Doğru, bu da başka bir sebebi.”
Sahra karşısındaki adam ne kadar bir vuruşuyla üç kişiyi devirecekmiş gibi gözükse de hala onu küçük bir çocuğa benzetiyordu. Pes etmiş bir çocuğun bakışları saklıydı gözlerinde. Sahra kahvesinin yanında getirilmiş güllü lokumuna uzanmışken adamın yaydığı sert enerjiye aldırış etmeden konuşmasını devam ettirdi. Adamın eski tuşlu telefonunu istedikten sonra kendi numarasını rehbere ekledi.
Bomboş rehberde tek bir isim kayıtlıydı şimdi. Sahra Çiğdem. Aydınlık bir çıkışın olduğunun kanıtı gibi tek kişilik listenin başında duruyordu. Sahra,
“Farah ile ilgili sormak istediğiniz bir şey olursa bu numaradan ulaşabilirsiniz. Bakımevini aramaktan daha hızlı olacaktır.”
“Sağ olun.”
Tayfun hala endişeli olsa da gözleri gözlerine değen kadın onun aşılması güç tedbir duvarını aşıyor gibiydi. Ne kadar bakışları az bir süre kadında sabit kalmış olsa da söylediği her kelimenin karşı tarafta tartıldığını anlayabiliyordu. Soru ve cevap arasında satranç oynuyor gibilerdi.
Tayfun şimdilik şahını kaçırmayı başarmıştı. Fakat şahın illa bir gün vezirin eline düşeceğinden haberdar değildi. Bir düşünceye sabit kalmış korkuyla tek adım ilerleyebilen Tayfun iken, öngörüleri ve sakinliği ile tüm tahtada hareket edebilen Sahra’ydı. İkisi de zeki birer komutan olsalar da birbiri olmadan sadece yenilmeye mahkumlardı.
Bir daha görüşeceklerine neredeyse emin olarak yaklaşık bir saat kendilerine eşlik eden masadan ayrıldılar. Sahra, hafif pembeleşmiş yanaklarının bir kısmını kapatan eşarbını düzeltti. Uzun gömleğini de düzelttikten sonra başını kaldırdı. Yeni tanıştığı ama üç senedir yüzüne ve hareketlerine aşina olduğu adam yine tüm dikkati ile çevreyi inceliyordu. Sahra,
“Tekrar görüşürüz inşallah. Tehlike korkunuzu yendiğiniz zaman Farah sizi bekliyor olacak. Unutmayın herkes kendi içinde tehlikelerle doğar ve ölür. Sizde kendi tehlikenizi aşabilirsiniz.”
Genelde motivasyonu çocuklara yapardı. Kimi zaman bu motivasyona tekerleme şeklinde şarkılar eşlik ederdi. Üzerine dünya yükünü almış ama dik durmaya özen gösteren bu beyefendinin de bir motivasyona ihtiyacı varmış gibiydi. Hayata sıfırdan başlayan bir çocuk misali adım atmayı tekrar öğrenmesi gerekiyordu.
Tayfun, çıkarmadığı deri ceketinin cebine telefonunu bıraktıktan sonra kadının arkasından ayaklandı.
“Hem kızımla ilgilenip hem de buraya kadar bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.”
Sahra kahverengi gözleriyle bir bütünlük sağlamış gülüşünü hiç bozmadı. Sözleri büyük ihtimalle adama ulaşmış olsa da yıllardır demir kazıklarla örülmüş duvarı aşması kolay olmayacaktı. Yaralarını saklamak için siyahı seçmiş bir adama farklı bir rengi öğretmek düşünülenden daha zordu.
Tayfun hesabı ödedikten sonra kafeden çıkmaları ile birlikte yolun karşısından mavi gömlekli deniz göründü. Gömleğinin ilk iki üç düğmesi açık olmasına rağmen kötü görünmüyordu. Saçları ise sabahki düzenini biraz yitirmiş yavaştan gözünün önüne firar etmeye başlamıştı. Ela gözleri üzerindeki gömlekten renk çalmışcasına rengini maviye kaydırmıştı.
Tek bildiği renk siyah olan arkadaşına karşın bu genç her rengi bünyesinde taşımaya özen gösteriyordu. Tayfun kısa bir vedalaşma faslından sonra garip şekilde kendine farklı bir enerji yollamış olan kızı kalabalıkların içine gönderdi. Arkasından uzun bir süre baktığını Deniz’in tam anlaşılmayan söylemlerinden sonra fark etti.
Yolun karşısında hala Tayfun’u bekliyordu. Artık bir trafik ışığına sırtını yaslamış parmaklarını düz bir şekilde birleştirerek kaşının hizasına getirmiş yolun karşına bakıyordu.
Tanıdık seslenmeyi duyan Tayfun aldığı enerjiyi içinde tutup kendine bile hissettirmeden karşıya geçti. Deniz hiç tereddüt etmeden kendisini tek seferde yere yapıştırabilecek arkadaşının sırtına bir tane geçirdi Ceketin deri olmasının etkisiyle ses düşündüğünden fazla çıkmıştı. Yankılanan sesin hemen arkasından arkadaşının tepki vermesine müsaade etmeden lafa girdi.
“Ne çok uzadı sohbet. Alt mahallelere bile indim. Sersem gibi dolanan bir gencin peşine şüphelenip takıldım bir şey çıkmadı. Yarım saattir de bu çevrede dolanıyorum.”
Tayfun, keskin bakışlarına yarım açık vaziyette karşısında dikilmiş ciddiyetini haylazlığa bulamış arkadaşına yöneltti.
“Seni tebrik etmemi mi bekliyorsun?”
Deniz derin bir iç çekerek,
“Yok bizim Tayfun aynı Tayfun. Sohbet uzun olunca bende bir şey konuştunuz sanıp umutlanmıştım.”
Tayfun ellerini cebine atarak yer yer kalabalık caddelerde ilerlemeye devam etti. Sanki tehlikesini peşinde gölge gibi gezdiriyordu. Tehlikesini aşmak mı? Hayalden başka bir şey değildi. Ama nedense kadının söyleyiş şekli ona karıncadan daha küçük bir umut ışığı armağan etmişti. Artık bu ışığı takip edip etmemek kendisine kalmış bir mevzuydu.
Deniz adımlarını onunkiyle eşitleyerek yanından yürümeye başladı. Ne kadar neşeye vurmak istese de Tayfun’un endişesini anlayabiliyordu.
“Sıkma canını. Her şey düzene girecek. Hem ben buradayken kızına bir şey yapamazlar. Bakımevinin çalışma programını ve düzenli yapılan giriş çıkışları öğreniriz. Biraz zorlar ama takibi elimizden bırakmayız. Olaylar riskli bir boyut almaya başladı. Farkındayım. Ama hallederiz.”
Tayfun kalın sesi sonunda duyuldu.
“Senin halledeceğinden şüphem yok zaten ama yine de adamlarım için de her ihtimali düşünmem lazım. Tehditler artmaya başladı.”
“Bir çözüm yolu buluruz.”
İçlerini yiyen bu sohbetin ardından sonunda kimsesiz mahallelerden birine giriş yaptılar. Deniz’in kontrol mekanizması sayesinde dışarıda takip edilmediklerine eminlerdi.
Daha saat yeni ona geliyor olmasına rağmen bu mahalleler karanlığı bünyelerinde barındırıyordu. İkisi de başına geleceklerden habersiz yeni girdikleri boş sokakta adımlamaya devam ediyordu.
Birisinin içini endişe kurdu yerken öteki sorumluluk duyusunun esiri olmuştu. Daha yeni mahalleler içinde sokağa dönmüşken önlerini kesen tanıdık üç adam durmalarına sebep oldu. Tayfun ne olduğunu anlamaya çalışırken Deniz ihtimalleri değerlendiriyordu.
Saçma sapan sırıtıp duran kişiler neredeyse bir hafta önce tartışma yaşadığı kişilerin başı ve yardımcılarıydı. Tayfun bir adım öne atılacak gibi olsa da Deniz ona fırsat vermeden kolunu kavrayarak olduğu yere sabitledi.
Deniz bakışları ile etrafı ve adamların durumunu süzüyordu. Ne olduğunu anlamadan fevri bir hamle aptallık olurdu. Tayfun’un bakışları ise tamamen öfke doluydu yüzü kasılmış, anlında ince bir çizgi oluşmuştu. Tiplerinden anlaşıldığı üzere barış yapmak için burada değillerdi.
Sonunda karşı tarafın iğrenç sesi duyuldu.
“Görüşmeyeli nasılsınız? Ucuz numaracılar.”
Tayfun’un öfkesini bilen Deniz onu biraz arkasına alarak sözcülüğü üstlendi.
“Bizim önümüzü kesmekten başka işiniz yok mu sizin? Çekilin önümüzden, herkes işine baksın.”
Birebir dövüşte Tayfun tek başına bu üçünü de yere indirmeye müsaitti. Bunu bildiklerinden olsa gerek uzaklarında duruyorlardı. Adam bir adım ilerlemeye bile tenezzül etmeden olduğu yerden konuşuyordu.
“Bu sefer geberdiğinizden emin olacağım. Sizden sonra da sıra o baş belası velede gelecek. Düzen sizin yüzünüzden bozuluyor.”
Tayfun öfkesinden hırıltılı nefes almaya başlamışken Deniz hala olayı çözmek için bakışlarıyla ondan zaman istiyordu. Deniz birkaç santim arkasına dönerek,
“Bunlar bir şeyler planlıyor ama anlamadım.”
Ela gözleri sanki Deniz’in derinliklerindeki volkan gibi patlamaya hazırladığının mesajını veriyordu. Yine de öfkesinin kucağına kendini bırakmamak için dua ediyordu. Çünkü o zaman ne kendini ne de nefesi neredeyse ciğerlerini delecek olan arkadaşına mukayyet olabilirdi. Deniz son kez şansını denedi.
“Ne istiyorsunuz? Gündüz gözü adam sıkıştırmaya da mı başladınız?”
Sokak sanki olacakların önceden haberini almış gibi içine sinmişti. Deniz’in çözüm arayışı başarısız olmuş ve adam ölümün nefesini taşıyan demir tabancayı kınından çıkarmıştı.
“Müsaadenizle canınızı almak istiyorum. Öleceğiniz için bu aramızda sonsuza gidecek bir sır olacak.”
Tayfun gözlerini büyütmüş Deniz’i arkasına alacakken bir el ateş edildi. Ses kurşundan daha yavaş etrafa yayılırken saniyeler içerisinde demir parça dönerek Deniz’in bedenini delerek geçti. Deniz acısını belli eden belirsiz bir sesle elini göğsüne götürdü. Gömleği acısının göstergesi gibi kanlar içinde kalmıştı.
Şimdi olmaz Tayfun’u bu durumda yalnız bırakmamalıyım diye içinden geçirse bile faydasızdı. Göğsüne inen acı hızlı hamlelerle ciğerlerine daha sonra kalbine sarmaşık gibi sarmıştı.
Tayfun ise ilk defa kendini bu kadar çaresiz hissediyordu. Deniz belki de son kez arkadaşının kolundan destek alarak yere uzandı. Kanlar işinin hızlı bitmesini istercesine hızla boşalıyordu. Müthiş bir acı bedenine hâkim olmuştu. Tayfun kaplanın kükremesini aratmayacak şekilde arkadaşının ismini bağırsa da ona sesi ulaşmıyordu. Tayfun,
“Ne halt ettiğinizi zannediyorsunuz lan. Siz kimsiniz?”
Boğazını yırtacak kadar bağırsa da kanlar içindeki arkadaşı için hiçbir şey yapamamak nefes almayı zulüm haline getiriyordu.
“Deniz, oğlum hadi dayan biraz. Bu kadar çabuk olmaz. Hadi.”
Koluyla kafasına destek olduğu arkadaşından hiçbir ses çıkmıyordu. Bu manzaradan keyif almış gibi görünen kişiler ise onları seyrediyordu.
“Bunun hesabını vereceksiniz.”
Bakışları silahı hala kendisine doğru tutan adamla, derin bir uykuya dalmak üzere olan arkadaşının kanlı bedeni arasında gidip geliyordu. Onu kaybedemezdi. Kendinden çok değer verdiği ilk kişi. Şimdiye kadar onun yokluğunu hayal etmek bile zulüm olmuşken bu olamazdı. Bunun olmasına izin vermiş olamazdı. Arkadaşının tertemiz kanı zemin ile buluşurken duymak istediği son ses olsa da adam tekrar konuştu.
“Bu manzara oldukça keyif verici olsa da şahit bırakamayız değil mi?”
Tayfun kafasını çevirmeye kalmadan havayı delen bir atış sesi daha duyuldu. Kurşun saniyeden daha hızlı ilerlerken yapabileceği tek şey sırtı ile arkadaşının bir yara daha almaması için siper olmaktı. Yerde gözü kapalı ve bedeni gittikçe soğuklaşan Deniz’e yüzünü döndüğü anda kaslarını öldürücü bir acıyla delip geçen parça derinlerde bir yerde durmuştu.
Tayfun acısını dile dökmek istese de hala Deniz hayattaydı ve gözleri açık olduğu sürece acısını gizlemesi gerekiyordu. Siyah ceketin üzerinden kayan kan damlaları bir bir zemine düşüyordu.
Sanki şu an kanayan kendi bedeni değil, hissettiği acı da arkadaşının acısıydı. Ne kadar ortalığı kasıp kavurmak istese de vücudu her an ağırlaşıyordu. Bedenine giren parça etki alanından çıkarak tüm bedenine etki ediyordu.
Deniz’in saçları önüne düşmüş tamamen hareketsiz yatarken görmesine ek açık renk kıyafeti kaybettiği kanı gösteriyordu. Tayfun’un kaybı ise derisinden yola düşen sıvı ile anlaşabiliyordu. Siyah her zaman olduğu gibi acısını saklıyordu.
Dizleri üzerinde sırtı adamlara dönük duruyorken kendine güçlü ol diye haykırsa bile hemen önünde kaybetmek üzere olduğu arkadaşını artık göremiyordu. İlk defa siyahtan bu kadar nefret etmişti. Etrafı simsiyah kendisini bulamayacak kadar kimsesizdi. Bedenin kontrolünü tamamen yitirdiğini hissetti. Başının sert bir yere çarpmasıyla artık dik duramadığını fark etti.
Kendisi aklına bile gelmiyordu. Deniz’i, kardeşini kurtarabilseydi. Dünyanın onun gibi insanlara ihtiyacı vardı. Hamza’nın onun merhametini hissetmesi gerekiyordu. Hani Farah’ı koruyacaktın diye bağırmak istese de düşüncelerini bile sıralayamayacak vaziyetteydi.
İki dostun kanları gündüz gözü boş sokakta birbirine karışmıştı. İki soğuk beden iki acımasız hayat ve iki umut ateşi...
