Korkular, travmalar ve pişmanlıklar. Hayatımızın birçok yerinde bizi güçlendirdiğini söylediğimiz yaşanmışlıklar. Hiç düşündük mü eğer yaşananlar yaşanmasaydı, kim olurduk?
Sıcak bir yaz gecesi, havanın nemli esintisi vücuda yapışarak nefes almayı bile zor hale getiriyorken, İstanbul'un basık ama hoş görünümü her geçen gün başka kişileri büyüsü altına alıyordu.
Deniz, siyah kapüşonlusunu kafasına geçirmiş, kafası önde hızla yürüyordu. Yürüdüğü sokaktaki küf ve nem kokusunu umursamadan adımlarını hızlandırıyor, düşüncelerini susturmak için içten içe çığlık atıyordu. Göğsündeki endişe fırtınası duygularını silip süpürmüş, geriye koca bir harabe bırakmıştı. Kendisine söylenilen yere varmasına beş dakikalık bir mesafe kalmışken, kolunun tutulmasıyla irkildi. Düşünceleri o kadar derindi ki vücuduna temas edilmesi, yeniden uyanmasına sebep olmuştu. Tutan ele dönerek baktığında, tahmin ettiği yüzle karşılaştı. Kumral saçları ve koyu kahverengi gözleriyle karşısındaki Ali'ydi. Kardeşini görmesiyle hissettiği korku daha da artmış olmasına rağmen kardeşinin, gözlerine kitlemiş olduğu bakışlarından kaçamadı. Herkesin ikiz sandığı bu ikili, birbirlerinin her şeyilerdi.
Ali, pijamalarıyla hatta ev terlikleriyle abisine yetişmek için evden çıkmıştı. Abisini kaybetmemek için son nefesine kadar koşmuş, sonunda ona ulaşmıştı. Yol boyu aklından geçen düşüncelerin ağırlığının adımlarını yavaşlatmasına izin vermemiş, kendini kontrol ederek daha da hızlanmıştı. Nefes nefese kalmasına aldırış etmeden konuşmaya başladı. Abisinin kolunu hala tutuyordu.
"Abi söz verdin. Hani gitmeyecektin."
Ali'nin hayal kırıklığı ile dolu sözleri, Deniz'in kalbini delse bile kimseyi tehlikeye atmak istemiyordu. Babasının tavsiyeleriyle daha fazla bu bataklığa batmadan kendisini yönlendiren kişileri polise ihbar etmişti. Bu işten sonra gelen tehditler üzerinde Tayfun'la kaçmaya karar verip ani ve düşünülmemiş bir plan hazırlayarak onu hayata geçireceklerdi. En azından bir süre ortalıkta görünmemeleri en iyisiydi.
Verdiği çocukça kararlar ailesinin canını tehlikeye atmaya başlamıştı. Şu anda yara almış, nereye uçacağını bilemeyen bir güvercine benziyordu. En saçma kararlar kulağına mantıklı geliyor, mantıklı düşünceler ise gözüne görünmüyordu. Sokağın karanlık yüzünü aydınlatan lambanın gölgesinde kalan Deniz, konuşmaya başladı.
"Ali ne olur? Kardeşim size bir şey yapmalarından korkuyorum. Bir süre, sadece bir süre gideceğim. Tayfun her şeyi düşünmüş."
Ali, fenerin aydınlattığı kısımda kalıyordu. Boş sokakta sadece bu ikili olmasına rağmen Ali daha ön plandaydı. Işığın gözlerine vurmasıyla, yüzündeki endişe tamamen ortaya çıkmıştı.
"Abim Allah aşkına saçma sapan konuşma. Bizden uzaklaşırsan tamamen kopacaksın. Bunu göremiyor musun? Şu anda mantıklı düşünmüyorsun. Tayfun abimde kendinde değil. Gelin eve gidelim."
Ali, abisinin kendisine gelmesi için biraz zaman verdi. Hala kolunu tutmaya devam ediyordu. Sanki bıraktığında bir daha tutamayacakmış gibi. Deniz' in düşüncelerini uyuşmuş bedeni ise etkisiz hale gelmişti. Sesi, geceyi daha da karanlıklaştıracak kadar kör çıkıyordu.
"Ne yapacağım ben? Ablamı tehdit etmişler Ali. Hem de yeğenimle."
"Biliyorum. O da gerekeni yapmış şikâyet etmiş. Arayan numarayı izliyorlar şimdi. Her şeyin çaresi var. Yalnız değilsin."
Ne kadar birbirlerine görünüş olarak benzeseler de Ali daha olgun ve kriz anını yönetmeyi bilen bir çocuktu. Deniz ise genelde kaygılarında gömülür, toprağın arasında nefesinin tükeneceği anı beklerdi. Kardeşinin siyah pijama takımına ve giydiği önü açık terliklere bakarak nefes alışverişini düzeltmeye çalıştı. Ali'nin kumral saçları koşmasından dolayı terlemiş ve tel tel olmuştu. Deniz, tebessüm ederek, kardeşinin yüzüne düşen saçlarını düzeltti. Haklıydı, nereye kadar kaçabilecekti? Kolunu sımsıkı tutmuş ele baktı. Bir el bu kadar güven verebilir miydi? Ali'nin enerjisi tüm vücuduna işlemiş, düşüncelerini canlandırmıştı.
O sırada kardeşinin arkasından gelen boğuk sesle, içinde bulunduğu karmaşa kendini çaresizliğe bıraktı. Yeni sönmek üzere olan alevler biranda kızgın lavlar halinde kanına karışmıştı. Ses, şikâyet ettiği çetenin içindeki elemanlarına aitti. Bu ses telefonda onlarca kez duyduğu o sesti. Adamın konuşmaya başlamasıyla hücrelerinin titreşimini hissetti.
"Nereye kadar kaçabileceğini sandın kahrolası çocuk?"
İki kardeşte oldukları yerde kalakalmıştı. Deniz, önünde duran kardeşi yüzünden sadece arkadaki kişinin kalın sesini duyabiliyordu. Ama yüzünü görmese bile sesine aşina olduğu kişi kesinlikle iyi niyetle burada değildi. Adamın cebinden çıkardığı metal aletin sesi zamanın akışını değiştirecek kadar netti. Silahın üst kısmında kalan yaylı mekanizmayı geriye doğru çekip, kolunu düz bir hale getirerek atış pozisyonunu aldı.
Ali, nefesinin düzenini sağlamak için uğraşıyordu. Abisinin kolunu daha da sıkı tuttu. Akşam vakti bulundukları bu dar sokakta yardım isteyebilecekleri kimse yoktu. Aceleyle çıktığı için yanına telefon bile almamıştı. Beş adım arkasındaki adamdan abisini kurtarmasının hiçbir yolu yoktu. Kaskatı kesilmiş abisine biraz daha yaklaştı. Yüzü karanlığa gömülmüş abisinin mimiklerini net göremese de üzerindeki korkunun ağırlığını hissedebiliyordu.
Ne kadar abisini teselli etmek istese de şu an kendi elleri de titriyordu. Deniz yumuşak karakterli birisi olsa da sevdikleri söz konusu olduğunda her şeyi yapabilirdi. Kolundaki Ali'nin elini kavradı ve ona doğru bir adım attı.
"Tayfun'a acil durum mesajı attım. Polisi arayacak. Endişelenme."
Aklına gelen tek şeyi de yaparak, karanlıkta kalmasının avantajını kullanmıştı. Yapması gereken arkalarında kalan adamı oyalamaktı. Konuşmak için ağzını açtığı sırada, tabancanın namlusuna basılmış, tabancadan ayrılmış olan mermi, hızla ve döner hareketlerle Ali'nin bedenine isabet etmişti.
Bedenine yabancı ve sert bir cismin girmesiyle istemsizce titremeye başladı. Vücudundan çıkan ve yaşamın simgesi olan kan şimdi onu öldürmek için bedeninden ayrılıyordu.
Damla damla akan kan temiz zemine damlarken bütün gücünü kaybetti genç adam. Daha yeni güçlü olan bedeninde şimdi nefes alacak güç kalmamış ve nefesi bir hırıltı haline almıştı.
Kahverengi gözleri yavaş yavaş karanlığa bürünürken Deniz'in korkan gözlerinin içine baktı. Belki de son gülümsemesini abisine o an armağan etmişti. Gözünden düşen damlalara engel olsa da bedeninin düşmesine engel olamamıştı.
Kendi bedeninden çıkan kanın üzerine, zor tuttuğu vücudunu bırakmak üzereydi.
Kolunu tutan elin gevşemesiyle birlikte Ali zor sağladığı dengesini kaybetti, aldığı her nefes sırtındaki acıyı daha da arttırıyor şiddetli bir işkence yaşatıyordu. Kademe kademe kendini yere bırakan kardeşiyle birlikte Deniz'de kendini dizlerinin üzerine bıraktı. Deniz'in önünde siper olan Ali'nin soğuk zemine düşmesi ile Deniz ve siyah uzun deri ceket giymiş, gözünü aşıp kaşına kadar uzanan yara izi ile yer yer sakalında beyaz olan, deri eldivenli adamla göz göze geldiler. Bakışlarının ardından adamın kendinden emin yüz ifadesi değişti. Uzun deri ceketin cebinden çıkardığı telsizin düğmelerini çevirerek öfkeyle konuşuyordu.
"Lanet olsun. Yanlış kişiyi vurdum."
Yanlış kişi mi? Bu ses Deniz' in kulaklarında belki de yüzlerce kez yankılandı. Yanlış kişi dedikleri kardeşiydi. Nasıl bu kadar basit ifade edebilirlerdi? Ayaklanacakken kolları arasındaki kardeşinin ağırlığıyla kafasını öne eğdi. O an gerçeklik tekrar yüzüne çarptı. Benzerlikleri ilk defa Deniz'in canını bu kadar yakmıştı. Havanın sıcaklığına rağmen kardeşinin bedenini an be an soğuklaşıyordu. Titreyen ellerine gelen sıcak sıvının kokusu burnuna geliyordu. Ali'nin zar zor açtığı kurumuş ve morarmış dudaklarından şu kelimeler döküldü. Bu onun son cümlesiydi.
"Abi, unutma yalnız değilsin."
Vücudunun her bir hücresi titrerken, yüzüne gelen soğuk su darbesiyle kendine geldi. Sımsıkı kapatmış olduğu gözlerini açtığında karşısında endişeli gözlerle kendisine bakan Tayfun duruyordu. Bir süre boş gözlerle etrafa bakındı.
Başının üstündeki müthiş ağrı, gözlerini açtığı anda zirve noktasına ulaşmıştı. Yüzündeki su damlalarını silmesi için Kaan'ın uzattığı havluyu alarak, ıslak yeri temizledi. Mavi t-shirtü de su olmuştu ama bu şu an onun umurunda bile değildi.
Salon koltuğunda anlık daldığı uykusu ona müthiş bir ızdırap olarak geri dönmüştü. Kahverengi koltukta yerleştiği yerden doğrularak, ağrıyan boynunu rahatlatmak için birkaç defa sol eliyle boynunu sıktı.
Tayfun hala ayakta acıklı gözlerle Deniz'e bakıyordu. Bu parlak kara gözler, olayların gerçek yüzünü gördükçe keskinleşmişti. Deniz bir süre soluklandıktan sonra Tayfun kalın ama güven verici bir ses tonuyla konuştu.
"Geldin mi kendine?"
Deniz'in bu kâbusları ne ilk görüşüydü ne de sondu. Tayfun bu anların hepsine şahit olmuş her ne olursa olsun o anlarda arkadaşına yardımcı olmuştu. Deniz, kafasıyla onayladıktan sonra koltuğun çevresinde toplanmış kalabalığa döndü.
"Herkes dağılsın. Kimsenin buraya adım atmasını istemiyorum."
Kaan'ın, Deniz'i kontrol etmek için attığı adımdan sonra Tayfun bakışlarını ona yöneltti.
"Hemen."
Sesi bu sefer daha derin çıkmıştı biranda toplanan kalabalık dağılmış, kimi bahçeye çıkmış kimi ise iki katlı binanın üst katındaki odalarına geçmişlerdi.
Tayfun, herkesin gittiğine emin olduktan sonra Deniz'in çaprazındaki tekli koltuğa oturdu. Dizlerinin üzerindeki sağ elini, sol elinin üzerine sarmış bir şekilde duruyordu. Koyu lacivert bir gömlek altına siyah pantolon giymişti. Deniz, bakışlarını avizeden çekerek arkadaşına yöneltti ama şu an konuşacak dermanı yoktu. Sanki yıllar önceki anlar ara ara uğruyor ve tazeliğini koruyordu. Tayfun sırtını koltuğun başına dayayarak konuştu.
"Deniz, duyuyor musun beni?"
Sesi şefkatli ve inceydi.
"Evet, çok şükür bu sefer o kadar kötü değildi."
Tayfun arkadaşının cevabına rahatlamış bir şekilde nefesini verdi.
"Uzun zamandır bu derece de yaşanmıyordu. Üst katta odadaydım. Senin sesine indim aşağıya."
"Kolay şeyler anlatmadık be."
"Su getireyim mi?"
"Üzerime boca etmişsin zaten şu hale bak"
"Ne yapayım normalde birkaç seslenişten sonra uyanıyordun. Bu sefer uyanmayıp bağırmaya devam edince aklıma bu geldi."
Deniz, sağ kolundaki acının sebebini anlamayarak kolunu açtığında karşılaştığı manzara karşısında acı bir gülümseme bıraktı.
"Bu kimin fikriydi?"
"Valla ondan benim haberim yok. Kaan cimciklemiş."
"Morartmış vicdansız."
Tekli koltukta oturan Tayfun'un kıyafetlerini süzerek, konuyu değiştirdi.
"Çok şıksınız bakıyorum. Koyu lacivert ha. Sadece siyah giyiyorsun sanıyordum."
"Dalga geçme adamla. Kızımın etkinliği var bugün. Ama sen iyi.."
Deniz, sözünü tamamlamasına müsaade ermeden lafa girdi.
"Ben gayet iyiyim. Sen git kızını gör. Burayı da idare ederim. Sen sırtını bana daya."
"Laflara bak. Başka kime dayayacağım oğlum zaten. Nasıl olmuş?"
Arkadaşından onay almak için ayağa kalktı. Deniz ise ayakkabısına kadar inceledikten sonra muzip bir tavırla,
"Kötünün iyisi ama idare eder."
Tayfun, bu şakaya karşılık sadece gülümsemekle yetindi.
"Ben yarım saate çıkarım. Bu arada bir şey diyeceğim."
"Dinliyorum."
"Nakit iki yüz liran var mı?"
Gelen soru karşısında Deniz şaşırmıştı. Bir hafta önce işe çıkmışlardı ve Lider herkese payını vermişti.
"Ne ara yedin parayı?"
"Hayır onu demiyorum, Farah' a hediye alacağım, o parayla almak istemedim."
"Vay benim ince kardeşime bak beee! Var var bekle getireyim."
Deniz merdivenlere yönelmişken bir taraftan konuşmaya devam ediyordu.
"Senin bu yüzünü gösteren hayat bize neler göstermez ahh ahh."
Tayfun, Deniz'in duyabileceği bir tonda karşılık verdi.
"Senin de ağzını iyi ki laf verdik."
Bir süre sonra Deniz elinde bir zarfla geri döndü. Tayfun'un zarfı açmasıyla, arkadaşına bakması bir oldu.
"Oğlum ne yaptın sen? Zulayı patlat demedik."
"Bu para tamamen temiz merak etme. Sadece hediyeyle olmaz. Kızını yemeğe götür. Elimden bu kadarı geldi."
Tayfun, gelen destek karşısında duygulansa da belli etmemeye çalışıyordu. Her ne olursa olsun onca tartışmaya rağmen birbirlerinin en kötü zamanlarında yanlarındaydılar. Bu gözler neler görmüştü. Hayat ona acımasız olmaya, düşünce kalkmaya değil düşmemeye zorlamıştı. Salondan çıkıp, sola dönerek koridordaki askılıktan takımının siyah ceketini alarak kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmak üzereyken arkasından Deniz yaklaşarak konuştu.
"Tayfun, işleri akşam yediye kadar idare ederim."
Tayfun yüzünü dönmeden arkadaşına cevap verdi.
"Tamam. Geç kalmamaya çalışacağım."
Kapının kapanmasıyla birlikte, koca sokakta tek başına kalmıştı. İstanbul'un kalabalık ve işlek sokaklarına girdikten sonra, sanki buralar ayrı bir şehir gibiydi. Yer yer kapısı penceresi kırılmış ahşap evler, yer yer yaşama hevesi bile olmayan solgun çiçekler. Her adımı içindeki kırgınlığı daha da arttırıyordu. Sorumluluk duygusu çok gençken yüklenmişti omuzlarına. Şimdi ise o yüklerin ağırlığı başını kaldırıp, hayatı görmesine engel oluyordu.
Tek biran vardı, tek bir bakış yüklerini bir çırpıda alaşağı eden. Kızının nefesi havaya karışıp her gün Tayfun'un ciğerlerine doluyordu. Onun yaşamı, kendisininkiyle bir olmuş, her hareketi yaşama sımsıkı tutunması için bir sebep olmuştu. Eli siyah kumaş pantolonun cebinde, bakışları ise yerde olduğu kadar çevredeydi. İnsanların sahte gülüşleri, yapmacık sevgileri ve iğrenç bakışları. Hayat kendisine bu kadar acımasızken bu sahte insanlar gerçek miydi?
Bu manzara, fazla dışarı çıkmayışının sebebini ona tekrar hatırlatmıştı. Solunda kalan bir oyuncakçıya girerek, raflara göz gezdirdi. Ama gözleri reyondaki başka ailelerdeydi. Çocuklar babalarının ellerini tutmuş, oyuncak alması için çırpınıyordu. Kendisi ise kızının ne seveceğini bilmekten bile acizdi. Büyük raflar arasında sıkışmış, mor bir ayıcık gözüne takıldı. Orta boylarda olan ayıcık pofidik ve dünyaya kocaman bir gülücük bırakıyordu. Ancak kızını gülüşlerin sahte olduğunu bir peluş oyuncakla göstermek istemiyordu.
Koca oyuncak dükkanında sadece o peluş oyuncak dikkatini çekmişti. Koluna dokunulmasıyla irkildi.
"Pardon. Alacak mısınız?"
Böyle bir konuda bu kadar düşünmek mantıksızdı. Kimin sahte kimin gerçek olduğuna kızı ilerde karar vermeliydi.
"Evet, alacağım."
Raftan aldığı ayıcığı, kolunun altına sıkıştırarak kasaya doğru yol aldı. Deniz'den aldığı parayı kendi parasının üstüne katarak, hediyesini almanın gururunu yaşadı.
Oyuncakçının karşı kaldırımında olan bakımevine adımladı. Karşıdan karşıya geçtikten sonra demir işlemeli kapıyla karşılaştı. Hafif bir ittirme sonucunda kapı açılmıştı.
İçeri girdiğinde bir sürü çocuk etrafta koşuşturuyor, kimisi ise parkta salıncak kavgası yapıyordu. Anlaşılan bu demir kapı onları hayatın acımasızlığından koruyabiliyordu. Beyaz duvarlarına profesyonel olmayan resimler çizilmiş binaya adımını attı. Kızının kaldığı odayı gözü kapalı bile bulabilecek durumdaydı. Kaldığı odanın kapısını açacakken, arkasından gelen sesle kalp atışı değişti.
"Baba!!"
İşte bu sese dünyayı yakabilirdi. İçini cayır cayır yakmasına rağmen bu sözcüğü duymak için her şeyi riske atabilirdi. Kafasını çevirdiğinde minik adımlarla koşan, kendisine kıyasla siyah gözleri neşe dolu bir çocuk yaklaşıyordu. Siyah saçları aynı babası gibi parlaktı.
"Farah, kızım."
Dizlerinin üzerine çökmesiyle küçük beden vücuduna yapıştı. Kalp atışlarını göğsünün üzerinde hissedebiliyordu.
"Niye koştun bakalım sen? Bak nefes nefese kalmışsın."
"Baba hoş geldin. Bugün bana sürpriz yapmış öğretmenim. Göstereyim, Gel gel."
Küçük çocuğun heyecanı ve babasına anlatacakları gün geçtikçe artmışa benziyordu. Minik parmaklarını, babasının baş parmağına sararak, koca adamı peşinden sürüklüyordu. Farah'ın odasının iki kapı ilerisindeki odaya girdiklerinde süslenmiş duvarlar ve kesilmiş bir pastayla karşılaştı. Tayfun hayal kırıklığıyla dolu bir sesle, elindeki poşeti yere bırakarak, kızının boyuna tekrar eğildi.
"Geç mi kaldım?"
Farah, babasının yüzünü ellerinin arasına alarak onu avuturcasına sesini yumuşattı.
"Hayır, baba. Onlar erken başladı. Ben geleceğini biliyorum. Bak sana pasta ayırdım."
Eliyle masanın üzerinde kalan iki dilim pastayı gösteriyordu. Tayfun yere bıraktığı hediye poşetine uzanarak kızına uzattı.
"Sümbülüm, iyi ki doğdun. İyi ki benim kızım olmuşsun. Sana çok şey borçluyum. Nice mutlu senelere."
Küçük kız babasının neden borçlu olduğunu anlamasa da daha ayrıntıları düşünmek için çok küçüktü. Hızla sarı poşete sarılmış oyuncağı açtı. Paketi açmasıyla gözlerinin dolması bir olmuştu. Panikleyen Tayfun kızının arkasında kalan görevliye manasız manasız bakıyordu.
"Kızım, beğenmedin mi? Değiştirelim istersen."
O oyuncaktan baştan beri başka şeyler hissetmişti zaten. Farah, boyundan büyük oyuncağı bırakmadan babasına sarıldı. Oyuncak ikilinin arasında sıkışıp kalmıştı.
"Baba, teşekkür ederim. Çok beğendim."
Tayfun anlamsız bakışlarını sürdürüyordu. Kızı ise oyuncağı almış olmanın mutluluğuyla bir o tarafa bir bu tarafa koşturup 'bakın bunu babam aldı.' diyerek arkadaşlarına gösteriyordu. Ufak bir tanıtımdan sonra tekrar babasının yanına geldi. Kapıda bekleyen kahverenginin kızıl tonuna sahip gözleri olan, hafif dolgun pembe dudaklı görevli Farah'a yaklaşarak.
"İsim koyalım mı yeni oyuncağına?"
"Olur Sahra anne, Sümbül olsun."
"Tamam o zaman Sümbül'ü arkadaşlarınla da tanıştır hadi bakalım."
Küçük kız babasının yanından ayrılmak istemese de yeni arkadaşını tanıştırmak için sabırsızlanıyordu. Babasına ufak bir bakış atıp, tekrar sarıldı. Daha sonra küçük çocukların olduğu bir toplulukta kayboldu.
Tayfun hala dizinin üstünde durduğunu fark ederek ayaklandı. Kızı Sahra demişti. Demek ki notu bırakan kişi bu kadındı. Kadına doğru döndü. Üzerinde beyaz bir önlük içinde ise ilkbaharı andıran çiçekli pembe ağırlıklı bir elbise vardı. Üzerine taktığı toz pembe şalın ise uçlarını arkada dolayarak önde bırakmıştı. Kadın eliyle kapıyı göstererek,
"Müsaitseniz biraz konuşabilir miyiz?"
Tayfun saati kontrol etti. Saat dörde geliyordu.
"Biraz vaktim var. Ama maalesef çok kalamayacağım."
"Kantinde konuşalım o zaman. Farah ile ilgili."
"Kötü bir şey yoktur umarım."
"Hayır ama bilmeniz gerektiğini düşündüğüm şeyler var."
Kızının bulunduğu odadan çıkarak, bir üst kattaki kantine doğru yöneldiler. Girişteki beyaz kare masalardan birine oturdular. Sahra,
"Çay alır mısınız?"
"Olur."
Kantindeki görevlinin çayları getirmesiyle, Sahra direkt söze girdi.
"Öncelikle merhaba ben Sahra Çiğdem. Bakımevinde görevli ve Farah'ın bakıcısıyım."
"Memnun oldum. Ben de Tayfun. Gördüğünüz gibi Farah'ın babasıyım. Sorun nedir?"
"Biliyorsunuz ki normalde Farah'ın gündelik işleri ile annesi ilgileniyordu ama kendisine dokuz aydır ulaşamıyoruz."
"Nasıl yani?"
"Durum bu şekilde, velisi olarak sizin bilgilerinizi almam gerekiyor."
İşler şimdi karışmıştı, böyle bir yere bilgilerini veremezdi. Sesinin tonunu bozmadan devam etti.
"Nasıl bilgiler?"
Sahra, yanındaki sandalyeye bıraktığı kâğıt parçasını, Tayfun'a uzattı.
"Bu bilgileri doldurmalısınız."
Kağıtla bakışıyorlardı. Burada doldurabileceği tek yer isim-soy isimdi.
"Başka bir yolu yok mu?"
Bu ne saçma bir soruydu böyle? Sorunun anlamsızlığını anlayan görevli çözüm bulmak için uğraşıyordu.
"Tamam şuradan başlayım. Telefon numaranız ne?"
Sahra, kâğıdı ve kalemi kendi önüne çekmişti. Tayfun net ve kendinden emindi.
"Kullanmıyorum."
"Imm peki o zaman e-posta adresinizi alabilir miyim?"
"Kullanmıyorum."
Aldığı cevaplar karşısında Sahra şaşırsa da belli etmemeye çalışıyordu.
"Mesleğiniz nedir?"
Tayfun, kendini kaybedeceği bir mülakata sokmuştu. Hayatta o kadar kötü şey yapmasına rağmen yalan söyleyemiyordu. Çünkü insanların hangi cevapla memnun olacağı onun hiçbir zaman umurunda olmamıştı. Fakat şu an vereceği doğru cevaplar kızını sıkıntıya düşürecekti.
"Söyleyemem. Ancak özel sektörde çalışıyorum."
"Hayatımda bu kadar bilinmez bir insanla tanışmamıştım doğrusu."
Bir süre sessizlikten sonra kadın kalemi elinde bir tarafa bir bu tarafa çevirerek düşünmeye devam ed
