Akşama kadar odamdan çıkmadım. Zaten kimse de nasıl olduğumu sormadı. Hava kararırken ışıkları bile açmadım. İyice mayıştım; tam uykuya dalacakken odanın kapısı açıldı.
Artık Bars’ı tanıyordum. Adım seslerini, kokusunu, bakışını; hepsini ezberledim.
Hâliyle gelenin Bars olduğunu da hemen anladım. Bana hiç bakmadı; direkt ışıkları açıp ceketini çıkarıp gardırobu açtı.
Bugün olanları anlatmakta kararsız kaldım. Yine de yutkunup,
“Bugün Ceren geldi.” dedim. Dolabı kapatacakken duraksadı. Sırtı bana dönük olduğu için ifadesini seçemedim.
“Ayrılmışsınız…” dedim.
Bars şaşkınlığını atmış gibi dolabı kapatıp bana bakarak kravatını çıkarttı. Bakışlarından anlam çıkartmaya çalışsam da bir türlü anlayamadım.
“Bir şey demeyecek misin?” dedim dayanamayarak.
“Ne dememi istiyorsun?”
“Birkaç tehdit savurdu. Çok kızgındı sana.”
“Verda, yeter. Ben yemeğe inmeyeceğim. Çok yorgunum, hemen yatacağım. Sen ineceksen in, inmeyeceksen sus.” deyip banyoya yöneldi.
Gerçekten her hareketini ezberlediğim bu adama hiçbir şekilde anlam veremiyorum. Öylece ayağa kalkıp boş boş duruyordum. Bir şey fark ettim: Bars beni psikolojik olarak delirtmeye çalışıyordu. Bu kadar allak bullak olmamın başka açıklaması olamaz.
Bunu fark etmem, bir şeylerin üstüne gitmem gerektiğini düşündürdü. Bars üstünü değiştirip yatağa yönelecekken,
“Benim diyeceklerim bitmedi. Uyuyamazsın!” dedim.
Babamın evindeyken babama gram boyun eğmezken, bu adama ayak uydurmaya çalışan birine döndüm.
Bars’ın kaşları havalandı.
“Anlamadım?”
“Ceren’le neden ayrıldın?”
Bars sesli nefes aldı. Gözlerini kapatıp kafasını sağa çevirdi.
“Ayrıldın çünkü sana çocuk veremez, değil mi?” dedim. Bana cevap vermemesi dilimi sivriltmişti. Bağırtılar duyulmasın diye şimdiden önlemimi aldım. Pencereyi kapatıp sırtımı dayadım. Kollarımı göğsüme bağlayıp,
“Sana diyorum! Sen bu kadar aciz misin be! İşini kaybetme korkusundan senelerdir birlikte olduğun kadını harcadın! Annen dedi diye yapmadığın şey kalmadı. Çocuk versen ailen seni ciddiye alacak mı sanıyorsun?!” dedim.
Sınırımı aştım…
Bunu üstüme bağırarak gelen Bars sayesinde anladım.
“Sus, sus, sus, sus, sus!” diyerek üstüme geldi. Dibime kadar girip,
“Sus!” diye bağırmasıyla sırtımı dayadığım pencereye yumruğuyla yerle bir etmesi bir oldu.
Pencerede kalan cam kırığını avucunun içine alıp sıkarak sürekli hızlı ve dengesiz nefes alıyordu. Sanki bir krize girmiş gibiydi.
Korkuyorum.
Korkum Bars’ın bana bir şey yapacağından çok, kendine bir şey yapmasıydı. Kaldı ki sağ eli kanlar içindeydi. Cam parçasını hâlâ sıktığı için kan damlaları hızla düşüyordu. Hem titriyor hem de terliyordu.
“T-tamam, tamam, sustum.” dedim kekeleyerek.
“Bars, tamam. Özür dilerim, bırak elindekini. Sakinleş artık, tamam.”
Korkumdan ağlamaya başladım. Bars hâlâ aynıydı. Titreyerek Bars’ın kanlar içindeki avcuna dokundum.
“Tamam. Özür dilerim. Bırak hadi.” dedim, olabildiğince uysal bir sesle.
Eline dokunmamla gevşediğini hissettim. Bundan cesaretle elini iki avcuma koyup camı almaya çalıştım. Kanlar içindeki cam parçasını alıp yere fırlattım.
Bars’a baktım.
Tanıdığım günden beri ilk defa böyle baktım.
Onun gözlerinde gördüğüm korkuydu. Geldiğimden beri tek nefretini gördüğüm Bars’ta şimdi sadece bariz korkuyu görüyorum.
Titremesi geçmemişti. Aklıma Nazlı’nın dedikleri geldi. Kendime o kadar kızıyorum ki… Bars’ı bileğinden tutup kendime doğru çektim.
Sıkıca sarıldım.
Hem özür diledim, hem titremesini engellemek istedim, hem “korkma” dedim, hem de aslında ilk günden beri benim daha çok korktuğumu hissetmesini istedim…
Ne kadar ona sarılı kaldım bilmiyorum ama Bars geri adım attı. Sendelediği için koluna girip yatağa yatırdım.
Ayıktı ama tam tersine bilinci de kapalı gibiydi. İlk işim banyodaki pek bir şey bulunmayan ecza dolabından elini sarmak için birkaç şey getirmek oldu.
Kanı temizleyip krem sürerken,
“Canın acıyor mu?” diye sordum. Sesimi duyunca gözlerini kapattı.
Elini sardıktan sonra Bars’ın çekmecelerini karıştırdım. Herhangi bir ilaç bulunca hemen prospektüslerini okuyorum. Sonunda bir sakinleştirici bulduğumda, su dolu bardağı alıp tekrar Bars’ın yanına gittim.
“Hadi, biraz doğrul. Şu ilacı iç. Daha rahat uyursun.” dedim.
Bars’ın uyumadığını titreyen göz kapaklarından anladım.
“Lütfen…” dedim. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalıştım. Gözlerini açtığında hızla ilacı ağzına itip suyu içirdim. Daha sonra tamamen yatmasına yardımcı olup üstünü örttüm.
Başucundaki sandalyede öyle beklemeye başladım. Saçları alnına yapışmıştı. Bir anlığına Bars’la başka bir şekilde tanışmamızı hayal ettim. Belki gerçekten severdik birbirimizi; belki bebeği makamı, konumu için değil de gerçekten sahip olmak için isterdi.
Kırık camdan gelen soğuk havayı iliklerime kadar hissederek uyandım. Bars yatakta değildi. Panikle kalkarken banyodan çıktı. İkimiz de birbirimize bir şey demeden uzun süre bakıştık.
Sanki o konuya nereden başlayacağını bilmiyordu, ben de dünün özrünü nasıl dile getireceğimi…
“İyi misin?” dedim.
“İyiyim.”
Aynı mesafedeydi. Dün kıyametler kopmamış gibi. Elini de çözmüş, daha düzgün bir şekilde sarmıştı. Sanırım hiç olmayan aramızı daha çok açmıştım.
Herkes kahvaltıya başlamıştı bile. Normalde bu saatte beyler işlere dağılırdı ama hâlâ evdeydiler.
“Gel, Verda.” dedi Ömer ağa. Sandalyeye oturana kadar gözleriyle hareketlerimi inceledi.
“Bugün çok önemli misafirlerimiz var. Bak, ağalar seni görmeye geliyor. Günlerdir hazırlık yapıyoruz. Aman ha, edepsizlik yapma onlara karşı. Asla affetmem!” dedi.
Babamın karşısında ezilip büzüldüğü adam, çocuk gibi heyecanlıydı.
Beran abi Bars’ı dürttü, kulağına doğru sessizce bir şeyler fısıldadı. Bars başını aşağı yukarı sallayınca ikisi de dönüp bana baktı.
“E hadi toparlanın! Gerçi gelin hanım elini hiçbir şeye atamıyor ama! Hadi!” Iraz’ın iğneleyici lafından sonra kalktık.
Etraf toparlanırken bir yandan da özenle yemekler yapılmıştı. Ömer ağa kapıda bekledi. Gelenlerin bir kısmının elini öpüyor, bir kısmıyla tokalaşıyordu.
Düğünde bile bu kadar kalabalık insan görmedim. Üstelik hemen hemen hepsi birbirine benziyor, hatta aynı giyinmiş gibiydiler.
Daha önce hiç görmediğim odaya geçti bütün ağalar. Oda o kadar büyüktü ki bizim evin tamamı bu kadar büyük değildir.
“Gelin. Çayları sen ikram edeceksin.” Dare nenenin komutuyla boyumdan büyük tepsiyi taşımaya çalıştım.
Çayları teker teker ikram ederken birini fark ettim.
Biricik babacığım…
Annemin sözde ölümü onu gram etkilememişti. Yine de sessiz durması buna da şükrettiriyor.
Sürekli çay ve ikramlıklar yetiştirmekten bir saat içinde bitap düştüm.
“Hepimize yaptılar bunu.” deyip gülerek yanıma oturdu Nazlı.
Bütün gelinler mutfaktaydık.
“Hele bir tanesi var. Sana göre sağında kalıyor. Yeminle seni darlıyor. Yok düğünden memnun kaldın mı, gönderilen altınlar takıldı mı?” Simay bezmiş bir şekilde anlatıyordu.
“Tabii sana hiçbir şey sormayacaklar. Malum. Nasıl gelin geldiğin belli.” Vildan kollarını bağlayarak alayla konuşuyordu.
Sadece tebessüm ettim. Vildan o kadar Iraz’a tapıyordu ki… Bunlardan başka bir şey demesi asıl beni şaşırtırdı.
“Verda. Çaylar bitmiş, boşları al hemen.” dedi Nazlı. Mızmızlanarak giderken Nazlı’yla Simay’ın arkamdan eğlendiklerini hissedebiliyordum.
Ağaların olduğu odaya girdiğimde bütün bakışları hissedebiliyordum. Ama sadece babamın sesini ayırt ediyorum.
“Öyle ağam. Zor oluyor bana. Evleneyim diyorum işte.”
Babamın dedikleriyle beynimden aşağı kaynar sular indi sanki. Duraksadım. Gerçek mi diye iyice dikkat kesildim babamın tarafına.
“Buldum, buldum. Yirmi yaşında bir kız. Onu alayım, rahatlayayım.”
“Senin var ya!” deyip tepsiyi yere fırlatmamla babamın yakalarına yapışmam bir oldu.
Koca salonun ortasında, şehrin en zengin, en büyük aşiretlerinin ağalarının arasında bir kız, babasının yakasına yapışmıştı.
“Ulan annem öldü, annem. Ne karısı!” diye sarsmaya başladım.
Babam ilk başta afallasa da kontrolü ele aldı. Zaten o kendine gelene kadar ağalar ayaklanmış, hem söyleniyor hem de sözde ayırıyorlardı.
“Sen kim oluyorsun ulan!” deyip beni geriye doğru ittirdi.
“Benim kanımdan olan kızım bana saldıracak ha! Ulan!” deyip tokat atmak için elini havaya kaldırdı.
Bars, babamın havadaki elini bileğinden tuttu. Bileğini sıkarak dişlerinin arasından,
“O senin kızın değil! Benim karım!” dedi.









