Ne büyük bir yenilgi. İris hayata kaybetmek için gelmiş olabilir mi? Başkaları kızın talihsizliğini görsün ve kendini iyi hissetsin diye doğmuştur belki de.
İris düşüncelere dalmışken arkadaşı ortamdaki sessizliği bozdu. “Yani diyorsun ki istenilen kitabı hareket büyüsüyle masaya indirmen gerekiyordu.”
Kız, arkadaşını onaylayarak başını salladı.
“Ama sen büyüyü yaparken profesörün tepkisine bakmaktan kitaba odaklanamadın ve okuldaki tüm kitapları etkiledin.” İris hayıflanarak bir nefes verdi. “Off, evet. Ben bunu nasıl becerdim ya? Acemi cadı olmak benim neyime? Daha büyümü zapt edemiyorum Alçin.”
Alçin arkadaşının yanında olduğunu hissettirmek istiyordu. Onu üzgün görmeye dayanamayarak sırtını sıvazladı. “Senden değerli değil İris. Olan olmuş.” bu cümlenin türevlerini İris'e daha önce profesör, anneannesi ve komşuları da söylemişti. Üzülme, daha kötüsü de olabilirdi, sorun yok... Söylenen sözler İris'i teğet geçiyor ve gerçek duvarına çarpıp dağılıyordu.
“Dün doğan cadılar bile benden daha yetenekli.” En azından bebekken cadılar kontrol edilebilir oluyordu. Biraz ninni ve mamayla düşünceleri dağılıyor ve büyüleri dengeleniyordu. Ama kendisi öyle mi? Profesörler, büyü kanunları, kurallar ve en kötüsü de kendisi bile olanlara engel olamıyordu. İris ayağa fırlayarak bağırmaya başladı. “Oof of!”
Hırsını atmak için durmaksızın yeri tekmeledi. Onu böyle yetiştiren anneannesine sinirliydi. Kızınızı okuldan alın demeyen ilk büyü öğretmenine de. Onu doğurtan şifacı da suçluydu. Yenilmişlik hissiyle omuzları düştü.
“Ben hâlâ aklı beş karış havada ahmağın tekiyim.”
Alçin bu sözlerle adeta alev aldı. İris gibi ayağa kalktı ve “Değilsin!” diye bağırdı. Görünüş olarak birbirinin zıttı olan iki cadı yüz yüze geldiler. Alçin ateşi anımsatan saçlarıyla kızıl kuş anlamına gelen adı layıkıyla taşıyordu. Kız gözlerini kıstı, bakışları yırtıcı bir kuşun bakışlarına büründü. Gözleri gece ise saçları o geceyi ısıtmak için cayır cayır yanan odun ateşiydi.
Alçin İris'in omuzlarını sıkıca tuttu.
“Sen tek bir kitabı değil yüzlercesini büyüledin. Bu kadar fazla gücü hemen eğitmeni beklemeleri hata! Belki bir yıl uzaklaştırma almış olabilirsin ama sonuçta dünyanın sonu değil.”
İris dudakları bükülürken “Evet profesör Edige de böyle söyledi ama sonuç aynı işte. Seneye sınava da giremeyeceğim...” dedi.
Güçlü bir cadı olmak istemiştim diye düşündü kız. Küçük yaşta annesini kaybetmişti. Annesiz büyümek hep daha dirayetli olmasını gerektirmişti. Bütün çocuklardan çok çalışır eve gelince nenesine yardım ederdi. Onun geçinmek için yaptığı büyü taşlarını parlatır satarken de yardım ederdi.
Bir tenefüs vakti diğer çocuklardan daha yorgun olduğu için oyuna katılamamıştı. Küçücük ellerine bakıp annesini düşünmüştü. O gittiğinden beri hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi. Annesinin yokluğunu idrak ettikten sonra olduğu yere çöküp ağlamıştı. Yalnız olmasa da yalnızlığı iliklerine kadar hissetmişti. Bu yorgunluğun ve koşuşturmanın hemen bitmesini istiyordu. İşte İris o zamanki aklıyla annesi gibi güçlü bir cadı olacağına söz verdi.
Büyüsünü geliştirmek istiyordu böylece annesi gibi güçlü bir kadın olabilirdi. Kız derin bir nefes alırken çocukluğuma bunu borçluyum diye düşündü.
Alçin'in seslenişiyle yaşlarla dolan gözlerini yerden kaldırdı.
“İris! Buldum. Sözünü tutacaksın ama başka bir yolla.”
“Nasıl yani?”
“Sana uygun işi bulacağız, büyü yapmadan da çok güçlü bir cadı olacaksın!”
----------
Sonraki gün İris geç saatlere kadar nenesiyle meslekleri inceledi. Hepsi birbirinden farklıydı ama yetenek istiyordu. Sonunda annesinin mesleği olan tüccarlık başta olacak şekilde askerlik ve şifacılık mesleklerini denemeye karar verdi.
Gün doğar doğmaz yola çıktı ve merkeze vardı. Genç cadı oradan oraya koşuşturan cadıların sadece şapkalarını seçebiliyordu. Öyle ki merkezin tamamı kara çalan bir deniz gibi gözüküydu. Sürekli dalgalanıp çalkalanan bu denizde artık genç kız da olacaktı.
Zor gözükebilir ama cadıların kitabında korku yoktur. Bilge cadılar hep şöyle der:
Ateşten korkulmaz, od kadar kazan var!
