Yaklaşık bir saat boyunca sohbet edilmişti kafede. Teyzem, kahve peşine kahve içerken Aras'la sohbetin koyu derinliğinde kaybolmuştu neredeyse. Aras kimsenin olamayacağı ustalık derecesinde yalanlar söylüyordu geçmişine ait. Zengin ve soylu bir aileden geldiğini ve ailesinin yurt dışında ikamet ettiklerini belirtmişti. Söylediği her gerçek dışı sözler o kadar çok birbirlerini destekliyor ve uyum sağlıyordu ki bir ara gerçekliğinden kuşkulanmıştım.
Uriel ise genelde sessiz kalmıştı. Hiçbir şey yememiş ya da içmemişti. Onunla geçirdiğim tüm zamanı göz önüne aldığımda, hiçbir zaman hiçbir şey yiyip içmediğinin farkına varmıştım. Şeytan her şeyi yiyebiliyorken, onun neden yemediği, baskın merakımın ana başlığı olmuştu yine.
Şu anda alışveriş mağazasındaydık. Teyzem ve Aras önden gidiyorlardı. Uriel elinde tuttuğu köpek sepetiyle benim biraz önümdeydi ve ben de onun hemen bir adım gerisindeydim.
Aslında amacım o kahvaltıdan sonra hemen eve gitmekti, fakat planlarımı Aras'ın teyzemle kurduğu yakın arkadaşlığı tuzla buz etmişti. İkisi o kadar iyi anlaşmışlardı ki... Bir an kıskanmıştım. Ama, teyzemi mi yoksa Aras'ı mı kıskanmıştım... Emin değildim.
"Neyi düşünüyorsun?" Meleğin sesiyle üzerindeki yansımaları bile detaya aldığım zeminden dikkatimi çektim.
"Yaşananları," dedim derin bir nefes eşliğinde. Düşüncelerle dansım o kadar yoğundu ki, yorgunluktan büzüşen ciğerlerimin sağlam bir oksijen ordusuna ihtiyacı vardı. Bir derin nefes daha alıp başımı kaldırdım. Aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapatırken, elindeki sepeti diğer tarafa geçirdi melek. "Neredeyse, bir ay oldu veya olmadı..." diye söze girdim. Söylemek istediklerimi toparladım aklımda. Öyle bir şey sormalıydım ki verdiği cevap aklımı daha da karıştıracak türden olmamalıydı.
"Evet?" Düşüncelerimi hızlandıran sesle gözlerine baktım. Her bakışımda garip bir huzur kaplıyordu bedenimi. Anlayamıyordum... Bunu bir bakışıyla nasıl yapıyordu, anlayamıyordum.
"Uriel."
"Umut."
"Pekala... Umut," Gözlerimi kapatıp bir süre bekledikten sonra, ölçüp tarttığım düşüncelerle yeniden açtım. Önüme döndüm daha sonra. Sözlerimin ardından gözlerinde oluşacak kıpırtı her ne olursa olsun, beni etkilemesine izin vermemeliydim. Her şeyi rahat şekilde sormak istiyordum. "Sabah... Sana çok sinirliydim." Yine de çekinerek başlattım konuyu.
"Biliyorum."
Titredim. Başımı kaldırıp ona baktım bu kez. "Nasıl?" diye devam ettiğimde gülümseyerek önüne döndü.
"Senin hakkındaki her şeyi bildiğimi biliyor olduğunu sanıyordum."
Buruk olduğu kadar sıcak bir tebessüm uçarak yerleşti çehreme. "Doğru," derken, sorduğum soru utandırmıştı şimdi de. Saçma bir soru olmuştu.
Önüme dönüp teyzem ve Aras'a baktım. Teyzem, Aras'ın koluna girmiş, yürüyen merdivene yönelirken bir yeri gösteriyordu parmağıyla. Aras da o yöne baktıktan sonra bir şeyler söyleyerek karşılık vermişti. Omuzları kalkıp inerken, yüzünün gözüktüğü kadarıyla fark ettiğim kıpırdayan çenesi, sohbetin gerçekten derin olduğunu bir kez daha ispatlamıştı bana. Gerçekten... Bu ikisi, daha da doğrusu şeytan nasıl olur da böylesine sıcak ve gerçek bir insan gibi hareket edebiliyordu? Hiçbir açığı yoktu. Hiçbir noktadan soru işareti oluşturabilecek davranışı da yoktu? Neden böyleydi, neden iyi biriymiş gibi davranıyordu?
Melek ile birlikte biz de yürüyen merdivenlerin bir basamağına yerleştiğimizde yeniden ona döndüm. "Umut."
Hafifçe eğilmiş vaziyette, "Efendim," diye cevaplarken, yavru köpeği sevdiğini fark ettim. Bu durum mest etmişti kalbimi. Gerçekten merhametliydi...
"Aras'la neden bu kadar düşmansınız?" diye sorduğumda geniş omuzlarının bir an gerildiği dikkatimi çekti. İnip kalkan sırtı durmuş, insan reaksiyonu olan nefese bir mola vermişti. Uzun parmaklarıyla köpeğin başının arka kısmını sevdikten sonra yavaşça doğruldu.
"O şeytan, bense bir meleğim," yüzündeki ifadeyi anlık bozup, kırık bir tebessümle cevapladı beni. Bu sırada merdiven bittiğinde ilerlemeye koyulduk. Teyzemler bir mağazaya girince mecburen peşlerinden ilerledik.
"Ama normal bir zıt ilişkiden de daha fazla sizinkisi." Karşısına bakıp ilerlediği sırada sadece ona baktım. Kahverenginin en çok yakıştığı kişiydi sanki... İleriye baksa da irislerinde bir sinema olduğu aşikardı. Buruk bakıyordu. "Uriel, bunu hissediyorum. İkinizin arasındaki enerji çok daha farklı. Sanki... Sanki çok daha eskiye dayanan bir şey gibi."
Yavaşlayan adımları bir zaman sonra durdu ve bana döndü. "Bu kez soru işareti bırakmayacağım, ama sen de daha fazlasını sormayacaksın, tamam mı?" Ciddiyet buzunu sıcak bir tebessümle eritirken göz çevresi kısıldı. "Hiç değilse şu anlık?" diye eklediğinde hızlandı kalp ritimlerim.
"Tamam." Hazırladım kendimi.
"Dediğin gibi, ikimizin arasındaki enerji çok eskiye dayalı. Biz ikimiz ilk kez bir arada değiliz. Eskiden yaşanan olayın körüklediği bir şey."
"Peki, kanatlarının kaybetmesi?"
"Benim yüzümden değil," dedi sakin olduğu kadar ciddi bir şekilde. "Ben bir meleğim, Açelya. Hiçbir canlının bilerek zarar görmesini istemem. Bu, beni karşısına alan kişi de olsa... Her şeyi kendi kendine yaptı. Ve seni temin ederim, onu defalarca engellemeye çalıştım, uyardım." Gözlerindeki ciddiyet ulaştı nurlarıma. O kadar kararlı ve geçmişin pençesinden kurtulmaya çalışıyormuş gibi bakmıştı ki, içim titremişti.
"Peki, ne yaptı?" diye devam ettim sorularıma. Bunu gerçekten merak ediyordum. Kanatlarından mahrum edilecek kadar, ne yapmış olabilirdi ki?
"Bunu söyleyemem." Sessizleşti. İrislerini kaçırdığı an bir parıltı ilişti gözüme. Küçük su birikintisine vuran ışığın parıltısıydı bu.
"Neden?"
Gözlerini sıkıca yumup açtıktan sonra, yeniden bana döndü. "Mutlaka öğrenirsin, ama ben söyleyemem," Buruk bir tebessüm yerleştirdi çene hattına. "Fakat kanatlarının alınması tamamen benim dışımda olan bir şey. O sadece, yakınında olan tek melek ben olduğum, ve biraz da suçunu kabullenmediği için böyle davranıyor."
Gözlerimi onunkilerden zar zor ayırıp başımı eğdikten sonra kuruyan dudaklarımı ısladım. Her geçen saniye daha da çok olay gün yüzüne merhaba dese de arkasında bıraktığı soru işareti, bu olayları daha da büyük gizemin içine sürüklüyordu.
"Daha önceden de geldiniz mi dünyaya?" diye sordum yeniden ona baktığımda.
Sorum karşısında yanağını çizgilerle kırıştırıp gülümsedi önüne bakarken. Beyaz ve sıralı dişleri orta kalınlıktaki dudakları arasından o kadar güzel bir manzaraya imza atıyordu ki... Yazarlar birleşse bu gülüşten kitap serileri çıkarırlardı.
"Meraklı kızsın Açelya Altay," Gülüşünü kapatınca bana döndü. "Bu arada..." diye yeniden söze başladığında bir kez daha hazırladım kendimi. "Şu renkler konusunda çok sıkıyorsun kendini."
"Nasıl yani?" Kaşlarım çatıldı.
"Yani..." Önüme geçip beni durdurdu. Sepeti kenara bıraktığı sırada yavru köpeğin uyumuş olduğu dikkatimden kaçmadı. Ellerini iki yana açıp devam etti sözlerine. "Şu anda üzerimdekiler hangi renk?"
"Beyaz, salaş bir tişört, siyah pantolon ve beline bağladığın siyah kapüşonlu..." Bir anda ona baktım. "Siyah!" Sesim şaşkınlığımın etkisiyle yükseldi. Hiç aldırmadım bile. Ben, şeytana yakın olmamak için koyu renklerden kaçarken, onun şu anda giymiş olduğunu tek aydınlık renk tişörtündekiydi. Şu ana kadar gözüme neden ya da nasıl çarpmamıştı?
Ellerini indirip bir kez daha güldü. Neredeyse kapanan gözlerini yavaşça aralarken gülüşüne son verdi. "Siyahın yaratıcısı şeytanlar değildir." Çehremdeki şaşkınlık devam ederken masum bir tebessümü resmetmesinin hemen ardından sepeti alıp, yürümeye devam etti.
Hiç vakit kaybetmeden büyük bir heyecan ve merakla yanına ilerledim. "Ne demek bu? Lütfen şu bulmacalığını kenara bırakıp, aydınlatır mısın beni?"
"Yani, renkler bir şeyin birebir temsilcisi olamaz. Bunu, bu hale faniler getirir. Siyah rengine bu tanımlamayı yakıştıran da yine faniler."
"Ama siyah karanlıktır?"
"Karanlık ışıksız yerdir. O zaman gece şeytanlara mı ait demektir? Hayır. Aksine en güzel ve gizemli şeyler, gece olur," dedi. Bir anda aklımdaki hatıra kapımı çaldı. Gerçekten de öyleydi. Yaklaşık on dört yaşlarımda gece vakti gördüğüm yerden göğe yükselen beyaz ışıltı, söylediklerinin onay mührü olmuştu bünyeme. Bir kez daha etki bulutunun koynunda buldum kendimi. Kapalı alanda olmamıza rağmen, bir meltem rüzgarı bedenimi sararcasına okşandı tenim.
"Bu yakıştırmayı insanlar yapıyor... Gerçekten öyle," dedim sessizce.
"Ama sen yine de dikkat et. Kumandanın elinden alınması, geri dönülmez işlere yol açabilir," şeklinde ekledi yeniden.
Ve bir kez daha... Aklımı ustaca kurcaladı sözleri. "Soru işaretlerinden birini beynime yerleştirmeden durmayacaksın, değil mi?" dedim biraz yakınır, biraz da gülünç şekilde.
Kaşlarını şaşkınlıkla çatıp yüzüme baktı. "Öyle mi oldu?"
"Hem de son derece."
Kıkırtıyla güldü. "Biraz düşünmen gerekiyordur belki de." Ben de gülümsedim, ama bir şey söylemedim.
Teyzem ve Aras'ın girdiği mağazadan içeriye girdiğimizde iki kadın görevli karşıladı bizi. "Hoş geldiniz," dedi kumral, küt saçlı kadın.
"Hoş buldum," diye karşılık verdim.
Uriel önümden ilerlerken geniş mekanı inceliyordu. Kendi etrafında bir tur döndükten sonra yeniden ilerlemeye başladı. Bu hali güldürdü beni. Biraz daha ilerlediğimiz sırada deri koltuklarda oturan Aras dikkatimi çekti. Elini çenesine yaslamış etrafı izliyordu. Biraz daha bakındım ama teyzemi göremedim. Sol tarafa baktığımda ise gördüğüm 'Deneme Kabinleri' yazısıyla gülmeden edemedim.
Uriel, benden önce gitmişti Aras'ın yanına. Yavrunun bulunduğu sepeti yavaşça yere koyduktan sonra boş bir yere oturdu. İkisinin bu hali beni gerçekten mutlu ediyordu. İnsan üstü varlık da olsalar, insani hareketleri ustaca sergiliyorlardı. Aras, her erkeğin yaşadığı klişe bekleyişi, Uriel ise grubun peşinde dolaşıp yorgun argın koltuğa devrilmeyi tatmıştı.
"Siz ikiniz, benden daha sağlam insan oldunuz," dedim dudağımı içten ısırırken.
Aras, bana odaklandığı gözlerini, sözlerim bitince devirdi. Yanlarına ilerlediğimde kenara daha da kaydı melek. Otururken teşekkür ettim. Üçümüz birlikte kabine dikmiştik gözlerimizi. Bir zaman sonra teyzem kabinden çıkıp kırmızı, dar ve diz altı elbisesiyle karşımıza dikildi.
"Nasıl?" Sorusu karşısında üçümüzde sessiz kalınca teyzem yüzündeki geniş sırıtışını hafif soldurdu. "Olmamış mı?"
Aras yerinden hızla kalkıp yanında ilerlediğinde, elinden tutup kendi etrafında sakin bir tur döndürdü. "Çok yakışmış Melis Hanım. Tüm güzelliğinize güç katmış."
Dudakları, çehresinde geniş yer edinirken, parladı gözleri. "Teşekkür ederim Aras'cığım, çok kibarsın," diyerek dönüş yaptı. "Açelya, Umut?"
"Çok güzel teyzeciğim. Çok yakışmış," dedim gülümseyerek. Başımı Uriel'e çevirdim. Hiçbir şey dememişti. Teyzeme yeniden baktığımda, ona baktığını gördüm. Cevabını merak ediyordu. Ama buna fırsat doğmadan teyzemin bilindik telefon sesi kendini ortaya attı.
"Pardon," dedi teyzem yanıma doğru ilerlediği sırada. O zamana kadar çantasının yanımda olduğunu dahi görmemiştim. İçindeki telefonu aldığında yanımızdan ayrılıp, kabinlere doğru ilerleyince başımı çevirdim. Uriel hâlâ yanımdaydı, ama Aras ortalıkta yoktu. Olduğum yerde hafif kalkıp etrafa bakındığımda ise elinde koyu mavi, straplez bir kıyafetle geldiğini gördüm.
"Çırak!" Heyecanla durdu önümde. Hiçbir şey demeden elindeki kıyafete baktım. "Giysene." Sesi, çocukların heyecanlı anındaki sıcak tınısı gibi yayılırken, bal rengi gözleri ışık döşenmişçesine parladı.
"B-ben?"
"Hadi..." Sözlerimi bitirmeden yeniden söze girdi. Spor kıyafet seven birisi olsam da, elindeki kıyafet gayet hoşuma gitmişti. İşin garip yanıysa, uzundu. Dar uzansa da etek tarafları genişti. Başımı çevirip Uriel'e baktığımda tebessümüyle karşılaştım. Gözlerini yavaşça yumup açması, daha da mutlu etti beni. Olduğum yerden kalkıp Aras'ın yanına ilerledim. Elindeki kıyafeti bana verdikten sonra ellerini birbirine çarpıp heyecanla gözlerime baktı. "Yakışacak sana, Kızıl Güzeli."
Utandım. Yine bir şey söyleyememiştim, ama yanaklarıma hücum eden sıcaklıkların bu işlevi devraldığına emindim.
Kabin koridoruna girmeden önce bir kez daha baktım onlara. İkisi de bana bakıyordu, ama Aras daha büyük bir heyecanla dolamıştı bünyesini sanki. Gülümsedim. Bu ikisinin tartışmadan yan yana gelmeleri hiç olmayacak kadar mutlu ediyordu beni. Tıpkı iki çok sevdiğim arkadaşım, uzun bir küslüğün ardından barışmışlar da ikisinin arasında kalmaktan kurtulmuşum gibi, rahat ve heyecanlı kılıyordu.
Üzerimdeki kıyafetler yerine elbiseyi oturtmaya koyulduğum sırada düşünceleri sürekli tekrarladım beynimde. Ben kıyafeti, dudaklarımsa tebessüm giyiyordu.
Keşke öyle bir şey olsa da, ikisi bir daha hiç kapışmasa... Öyle bir şey olsa da ikisi çok yakın dost olsa... Olamaz mıydı? Şeytanlar da iyi olamaz mıydı? Hepsi mi kötüydü? Bence değillerdi. Belki sayıları azdı, ama aralarında gecenin koyu ve geniş çemberinde parlayan yıldızlar gibi iyileri de olmalıydı. Buna inanıyordum. İnanmadan edemiyordum.
Giyme işlemi bittikten sonra, son olarak kolumun altında olan gizli fermuarı da çekip aynaya baktım. Boyum çok kısa ya da çok uzun değildi ama bu kıyafeti tam kaldırmıştım. Sanki bana göre özel dikilmişti... Aras, ölçülerimi ya da kaç beden giydiğimi bilmeden nasıl tutturmuştu kıyafeti anlamadım, ama hem şaşırdım hem de güldüm.
Kızıl, salık saçlarımı tek omzum üzerine toplayıp hafif yan döndüm. Kendimi en son ne zaman incelemiştim? Aklımda bile değildi. Kızıl saçlarımı seviyordum. Kaşlarım da kızıldı ama biraz daha siyaha çalık renkleri vardı. Gözlerim küçük değildi ama büyük de sayılmazlardı. Burnum da yüzme oranla normal boyuttaydı. Ama yine de yüzümde sevdiğim tek şey gözlerimdi. Mavileri sınır çizgisine yaklaştıkça koyulaşıyordu. Öyle fazla güzel değildim, basit bir tiptim işte. Ama kendime küsmek gibi bir aptallığı da yapmıyordum elbette. Ben bendim. Benden bir tane daha yoktu. Bu yüzden, kimseye zorla yaptıramayacağım saygıyı ilk önce kendime yapıyordum.
Başımı iki yana sallayıp incelemeden alıkoydum kendimi. Eminim ki, şu anda teyzemi beklediği gibi bekliyordu beni Aras. Belki çoktan başlamıştı söylenmeye. Tıpkı fâni erkekler gibi. Bu düşünce bile güldürüyordu beni. Onların insani hareketler yapması, garip şekilde hoşuma gidiyordu.
Kabinden çıkıp koridoru geçtikten sonra, herhangi bir bakışma sonu heyecandan takılıp düşme gibi sürekli karşılaştığım ve rezil olduğum durumun bir kez daha olmaması için, başımı eğdim. Yanlarına varıp durduğumda kaldırdım çenemi. Aras dudaklarını büzüp küçük bir ıslık bırakınca hem mutlu olmuş hem de gerilmiştim. Belki de geldikleri günden bu yana ilk kez bu kadar çekiniyordum.
"Nasıl?" dedim sessizce.
Uriel, yaslandığı yerden doğrularken sıcak bir tebessüm yolladı, ama teyzemdeki sessizliğini yine kolluyor bir şey söylemiyordu. Buna rağmen beğendiğini hissediyordum. Dilinin yapmadığını gözlerindeki yıldızlar yapıyordu. Aras, olduğu yerden kalkıp yanıma yaklaştıktan sonra elini uzattı bana. Havada kalan elinin üzerine parmaklarımı yerleştirdiğimde kolunu kaldırıp olduğum yerde yavaş bir tur attırdı bana.
"Gerçek bir insan olsam, çok zevkli olurmuşum. Şıp diye buldum bak gördün mü?"
Durduğumda gözlerine bakıp güldüm. "İlk kez bu tarz kıyafet giyiyorum," dedim bakmaya devam ederken. Lisemin mezuniyet balosunda bile spor kıyafet giymiş bir kızdım ben. Bu yüzden çoğu kişi tarafından alay konusu olmuştum.
"Çok yakıştı." Ses arkamdan geldiğinde, meleğe döndüm. Dudaklarımdan ayrılan teşekkürle daha da güldü göz nurları. Bir kez daha hissettim yanaklarımdaki sıcaklığı.
"Açelya?" Teyzemin sesi mekana el atarken, bu kez de ona döndürdüm yönümü. Aras'ın yanına geçip, elini omzuma koyduktan sonra üzerimde gezdirdi gözlerini. "Çok güzel gözüküyorsun!"
"Teşekkür ederim," diyebildim sadece. Şu anda ilgi odağı olmak garip hissettiriyordu. Çok güzeldi, ama çok da utandırıyordu.
"Sana bu kadar yakışan tarzı, neden daha önceden giymedin ki?" Çehresindeki sevgi dolu bakışlara, hafiften bir kızgınlık eklerken mimiklerini sürdü ileriye. Sözlerinin yanı sıra ifadeleri daha çok şeyi anlatıyordu. Gülümsedim.
Aras ellerini önünde bağlarken, "Kızma teyzesi. Henüz geç değil," diye girdi söze. Bal rengindeki gözleri teyzemle buluştuğunda ustaca kaldırdı tek kaşını.
"Öyle!" heyecanlı sesini bir kez daha işleve koydu teyzem. Bir an giymemiş olmayı diledim, ama iş işten geçmişti artık. Ben sportif biriydim. Daha rahat ediyordum.
"Neyse gençler," diyerek konuyu aniden dağıttı teyzem. Bakışlar onda toplandığında, "Benim gitmem gerekiyor. Tatil günü olsa da bir pürüz çıkınca iş başa düşüyor," şeklinde kısa bir açıklama yapıp, mahçup şekilde gülümsedi.
Serin suların içine bırakıldım sanki bir anda. Sessiz ve derin nefes alıp, yeniden gülümsedim. "Sorun değil teyzeciğim. Biz bekleriz ama iş beklemez."
Yine mahçup bir şekilde odaklandı gözlerime. Daha sonra melek ve şeytana döndü. "Sizinle tanışmak çok güzeldi, gönül isterdi ki birlikte biraz daha zaman geçirelim, ama gitmem gerekiyor."
"Ben de geleyim seninle, eve bırakır mısın?" diye atıldım bir anda.
"Olur tabii, tatlım." Yeniden onlara döndü. "Siz? Sizi de bırakabilirim?" dediği sırada Uriel, yerdeki sepeti alıp yanımıza geldi.
"Teşekkür ederiz Melis Hanım, ama bizim biraz daha işimiz var. Öyle değil mi Aras?"
Şeytan geniş bir gülümseme yerleştirdikten sonra dişlerini araladı. "Öyle tabii. Siz gidin."
"N'olur kusuruma bakmayın," diye yeniden devreye girdi teyzem. Ard arda dile getirildiği üzgünlüğü, onları ne kadar sevdiğini açıklıyordu.
"Hiç sorun değil," bir kez daha, sesini duyurdu melek. Sıcak ses tonu ve tebessümü teyzemi rahatlatırken yavaşça şişirdi göğsünü.
"Hadi kızım, git değiş üstünü."
Teyzemin komutuyla hemen harekete geçip kabine girdim. Hızlı şekilde üzerimi değiştirmeye dururken bir teşekkür yolladım gökyüzüne. Sabah karmaşayla başlasa da gün ortasında bir asır yaşamıştım sanki. Biriktirmeyi umduğum sinirimden, atom parçası bile yoktu bünyemde. Tabii bu; sorularımın, ağızlarına bant çekecekleri anlamına gelmiyordu. Belki zamanı gelmemişti, ama o dakikaları sabırla bekleyip ilk fırsatta serecektim gün yüzüne. Bir şeylere açıklık getirmek için bunu yapmak zorundaydım.
Giyinme işim bittikten çıkardığım kıyafeti askısına yerleştirip elime alarak yanlarına geldim. "Hadi gidelim," dedim mutlulukla.
"Biz, şunu şöyle alalım." Melek, elimdeki askıyı nazikçe alırken güldü. Yönümüm aksinde gelişen hareketin şaşkınlığıyla kafamı kaldırınca, Aras'la buluştu gözlerim.
"Yerine koyacaksınız. Öyle değil mi?"
Kollarını çözüp bir elini çenesinin yanında kaldırdı. Gözlerini kapatıp alt dudağını büzdükten sonra söze girdi. "Tabii tabii! Onu, ait olduğu yere güzelce koyacağız."
Daha çok çattım kaşlarımı. Doğru mu söylemişti, yoksa yine şeytanlığına mı mikrofonu vermişti anlayamamıştım.
"Sonra görüşürüz gençler. Sizi tanıdığıma çok sevindim. Görüşmek üzere," teyzem ardı ardına sıraladığı sözlerden sonra, aynı şekil geri dönüş alınca gülümseyerek ilerledi. İkisine son bir kez baktıktan sonra yavru köpeğin sepetini elime alıp, ben de peşine takıldım. Evde yeniden bir arada olacaktık, ama buna rağmen, o an ayrılıyor olmamızın hüznü dolmuştu kalbime. Onalara, düşündüğümden de çok bağlandığımı hissettim.
Saat gün yarısını çoktan geçmişti. Zamanın nasıl ilerlediğini anlamamıştım bile. Aklımdan hiçbir zaman çıkarmayacağım çok mükemmel zamanlar, beynimin not kısmına altın harflerle kazınmıştı. Bir şeyler daha öğrenmiş ve yeni meraklar daha eklemiştim kendime. Melek ve şeytan. Yani Umut ve Aras. Mükemmel bir zaman yaşatmışlardı bana. Ne fiziksel ne de sözel hiçbir tartışma olmamıştı. Teyzem her ikisini de çok sevmişti.
"Solmasın çiçekler, kaymasın yıldızlar," sessizce mırıldandım. Çiçek yeşilinde, yıldız gecenin göbeğinde güzeldi. Onlar da öyleydi.
Bir çiçeğim yeşilinden kopup gökyüzündeki yıldızların arasına yerleşmişti. Öyle kabul ettim bana babamı hatırlatan tek kişiyi. Ölmüş olsa da her ikisi de, gökyüzünde izliyorlardı beni.
"Eğer, beni şu anda görebiliyorsan Büyükanne, torunun gerçekten çok mutlu. Her zaman istediğin gibi."







