تخطٍ إلى المحتوى

URİEL

الفصل 4 · قراءة 12 دقيقة

URİEL

الفصل 4

Yeniden

Evden çıkalı yaklaşık beş dakika olmuştu. Aras, önden önden adımlıyor, arada sırada dönüp, yanımıza gülerek geliyordu. Bir işlere burun soktuğu apaçık belliydi, ama ben tam olarak ne karıştırdığını anlayamıyordum. Uriel ise benden bir adım gerideydi. Durduğumda o da duruyor, konumunu koruyordu. Sebebi her ne ise hem tuhaf hem de her zamanki gibi güvende hissettiriyordu.

Markete vardığımızda ilk giren isim olan Aras, kapıyı açık tutarak bana baktığında, kaşlarım çatıldı ister istemez. "Teşekkü-" Tam bu anda yüzüme doğru hızla gelen kapı sözümü kesti. Gözlerimi kapatıp, gelecek acıya kendimi hazırlasam da, aradan geçen saniyelere rağmen, hâlâ daha olan bir şey yoktu.

Göz kapaklarımı yavaşça araladığımda hemen yanı başımda uzanan kolun, yüzüme çarpmasına ramak kalan kapıyı durdurduğunu fark ettim. Başımı çevirip baktığımda Uriel'i, marketin içinde delice gülen Aras'a sinirle odaklandığnı gördüm. Nurları yine küçülmüştü. Özenle dizilmiş kaşları çatıldığında gözlerinin üzerine düşen gölge bu açıdan daha da ihtişamlı gözüküyordu.

"Teşekkür ederim," dedim daha fazla beklemeyip. Bakışlarını bana indirdikten sonra kapıyı tamamen açıp geçmemi sağladı.

Aras bakmaya devam ederken küçük bir kahkaha daha atıp önden yürümeye koyuldu. Aradan çok geçmemişti ki yeniden döndü ve gözlerindeki parıltıyla bir adım attı. "Çırak, şu alışveriş arabalarıyla bir tur atmak ister misin?"

"Hayır," direk cevapladım. Aklında yine fesatlıklar olduğunu, melek olmasam bile anlayabilirdim. Şu ana kadar her hareketinde fesatlık vardı. Fakat kendisinin bizzat teklif ettiği şeyler, bunların baş yapıtlarındandı.

"Hadi ama! Hiç özenmedin mi filmlerde, dizilerde?"

"Sana hayır dedi, iblis. Uzatma."

Uriel'in sesi her zamanki gibi yüzünü düşürdü Aras'ın. Ona, her daim teşekkür etmek istiyordum. Sanki, kaç kere teşekkür edersem edeyim, içimdeki minnettarlık duygusu serinlemeyecekti. Şeytan, hiçbir karşılık vermeden önüne dönüp ıslık eşliğinde, ellerini cebine sokarak ilerlemeye koyulduğu sırada melek görüş alanıma yeniden girdi. "İstediğin şeyleri al, ihtiyaçlarını karşıla. Ben kovulmuşun peşinden gideceğim, oyun alanında çocuklar yalnız başına bırakılmaz," son sözlerini söylerken hafif tebessüm etti. Yüzündeki ciddiyetin böyle sıcak bir duyguyla yer değişmesi, beni daha da rahatlattığında gülümsedim. Her ne kadar güven verici ve bana karşı sıcak da olsa, onun ciddiyetini görmek beni de aynı konuma sürüklüyordu.

"Fazla bir şey alabileceğimi sanmıyorum," dedim elimi cebime götürürken. Uriel, hareketimi takip ederek elime baktıktan sonra gözlerini hafif kıstı.

İlk başta ne söylemek istediğimi anlamaya çalışıyordur diye düşündüm ama yumruk yaparak cebimdekileri dışarı çıkardıktan sonra parmaklarımı aralarken, sahip olduğum paranın birkaç katı beni karşılayınca donakaldım. Hafiften aralanan dudaklarımı kapatma girişimine geçmeden önce ona döndüm. O ise hiçbir şey söylememe fırsat vermeden sağ yanağını kırıştıran bir gülüş sergileyip Aras'ın peşine takıldı. Bir müddet olduğum yerde donakaldım. Paraları cebime yavaşça yerleştirirken, beynime hücum eden düşüncelerle oyun oynamayı da ihmal etmedim tabii. Bunu yapabiliyorsa, neden alışverişe çıkılmasına gerek kalmadan tüm ihtiyaçları kendiliğinden yerine koymuyordu? Neden alışverişe çıkma fikrini kabul etmişti? Düşündüm. Ama yine bir cevap bulamadım. Soramazdım da... Kısacası bu akıl oyunuyla, baş başa romantik bir yemeğine oturacaktım.

Kafamı iki yana sallayıp uzak diyarlardan ayrıldıktan sonra sepetlerin olduğu bölüme ilerleyip elime bir tane geçirdim. Uriel ve Aras'a baktığımda etrafı incelediklerini görünce gülümsemeden edemedim. Muhakkak ki dünyayı biliyorlardı. İnsanları biliyorlardı. Ama bizden biri olarak, bizim kadar küçük bedenlere bürünerek, bu dizaynın içinde olmak elbette garip gelirdi. Benim onlara alışma sürem kısa sürmüş olsa da onların insanlığa alışması biraz daha uzun ve komik olacak gibiydi.

Bulunduğum bölümden ihtiyacım olanları ve olabilecekleri aldıktan sonra hızla yanlarına ilerledim. Aras, dönüp bana baktıktan sonra sepete yöneltti dikkatini. Daha sonra, "Bitti mi?" diye sordu normal bir ses tınısıyla.

"Yumurta, süt ve ekmek kaldı," derken, Aras'ın hemen arka bölümünde gözüme çarpan koli şeklinde dizili yumurtalara ilerledim. Elime aldığım on beşlik koliyi sepete koyacakken Aras'a kaydı gözlerim. Yüzünü buruşturmuş vaziyette yumurtalara baktığını görünce, sabahki hali gözümün önünde belirmiş ve gülesim gelmişti. Bu sırıtışı gizlemem gerektiğini hissettim bir an. Ona yakınlık hissetmemeliydim. O da bu hissiyatımı kullanıp, daha fazla içli dışlı olmamalıydı benimle.

Arkamı dönüp süt ve ekmek almak için ilerlediğimde, sepette önce bir ağırlık hissettim, daha sonra bu ağırlığın tamamen elimden alınmasıyla durdum. Sepete baktığımda birkaç adet süt kutusu görünce kaşlarımı çattım, onları geçtiğimi hatırlamıyordum. Sepeti tutan Uriel'e baktım daha sonra. O ise, bana hiç bakmadan yanımdan ilerlerken, gülümseyerek sesini duyurdu. "Süt ve süt ürünleri soğutucuda olur Açelya, unuttun mu?"

Sözlerinin hemen ardından, Aras duyurdu sesini, "İnsan mısınız hanımefendi?" Dudaklarıma kuvvetle yerleşen gülüş, bu kez kendini gizleyemdiğinde kıkırdadım, hatta küçük bir kahkaha attım.

Bu sırada önden ilerleyen melek, durdu. Geniş omuzları yavaşça yükselip indiği sırada, yarım bir dönüş yapıp gözlerime derinlemesine baktı. Bu manzara bir anlık dehşete düşürdü beni. Sanki, asla çiğnememem gereken bir kuralı yıkıp geçmiş ve yakalanmıştım. Önüne dönüp, ilerlediği sırada, Aras hemen ardından ilerleyip yanından geçerken Uriel'in omzuna sertçe sürtünmesiyle, kalbim yeniden garip hislerle doldu. Bu ikisinin arasında bilmediğim başka bir konu vardı. Artık emindim. Normal bir Melek-Şeytan rakipliğinden çok farklı olduğu, gözle görülür derecedeydi.

Adımlarımı hızlandırıp Uriel'in yanına varınca yüzüne baksam da, o bakmadı. Derinleşen gözleriyle tam karşısına odaklıydı. Yine bir gölge çökmüş gibiydi gözlerinin üstüne. Şakakları gergindi. "Özür dilerim," dedim bana bakmayacağını anlayıp önüme dönerken.

"Neden?"

"Ona güldüm." Mahcupluk hissi esir aldı bedenimi. "Yapmamam gerekiyordu."

"Sen bir insansın Açelya. Kime, neye gülüp gülmeyeceğini kontrol edemezsin." Sözleri hem bir bıçak gibi kalbime batıyor, hem de o bıçağın açtığı yaraya sağlam bir dikiş atıyordu. Aynı anda hem suçlu hem de masum hissediyordum.

"Ama o bir şeytan," dedim yeniden ona bakıp.

"Kendin söylüyorsun, o bir şeytan," sözlerinin sonunda gözlerimiz nihayetinde buluşturduğunda, durgun ifadesini bozup, gözlerine uzayı akıtırcasına naifçe gülümsedi.

"Sizin aranızda başka ne var?" Daha fazla dayanamayarak, aklımı kemiren fareyi kuyruğundan yakalayıp beynimden kapı dışarı ettiğimde, çenesini sıktığını saniyesinde fark ettim. Zaten belirgin olan kemikli çehre hattı, bunu fazla gizleyemiyordu.

"Zamanı gelirse eğer, öğrenirsin." İlk kez böyle bir cevap vermişti. İlk kez 'Bunu açıklayamam," gibi kelimeler yerine, gelecekte bir zaman sebebini öğreneceğimi belirtmişti. Bu cevap gereğinden daha fazla meraklandırdı beni. Yeniden söze gireceğim sırada ise, önce davranıp beni susturdu. "Fazla merak hiçbir zaman iyi değildir Açelya Altay. O sularda çok yüzme." Utandım. Başımı yavaşça sallayıp mırıltıyla onayladım onu. Küçük dilini, pembe dudakları üzerinde gezdirdiğinde şişirdiği göğsündeki nefesi üfürdü sessizce. Herhangi bir yere odaklanan bakışları ardında bir şeyleri hatırladığını hissediyordum. Sanki, belli etmek istemediği bir hüznü vardı da, bunu kalbindeki en sıcak noktada saklıyordu...

Kasaya geçtikten sonra Uriel, Aras'ın yine bir işler çevirmesini engellemek için, onunla birlikte önceden dışarıya çıktı. Ben de ödemeyi yaptıktan sonra poşetleri elime alıp onların yanına gittim. Uriel hiç vakit kaybetmeden elimdekileri aldıktan sonra yürümeye başlayınca Aras da arkasından ilerlemeye koyuldu. Vakit kaybetmeden peşlerine takıldım.

"Yardım ister misin melek?" dedi şeytan.

"Çok seversin ya." Anında gelen karşılık, kalbimin hızla attırdı. Oldukça hoşuma giden cevap tarzını, bir kez daha ustaca meydana serdi.

Adımlarımı daha da hızlandıracağım sırada omuzlarım üzerinde hissettiğim baskıyla bakışlarımı yerden kaldırıp durdum. Aras, arkama geçmiş omuzlarım üzerinde kol bağı kurmuştu. "Görüyor musun Çırak? İyilik de yaramıyor." Nefesi kulağımı delip, içime karıştı sanki. Ruhumu ürperten bir titreyiş doldu bedenime.

Tam bu sırada, önümden gelen poşet seslerinden sadece üç saniye sonra bedenimin çekilmesiyle, o etkiden aniden sıyrıldım. Uriel, beni Aras'ın elinden kurtardıktan sonra onu hızla ittirdiğinde arkasına aldı bedenimi. Gizlemek istiyor gibiydi. Geniş omuzlarının yanından ileriye baktığımda, bal rengi gözlerine cehennemi resmeden şeytan dişlerini göstererek gülümsedi meleğe.

"Ooo!" Ellerini iki yana açıp kışkırtıcı bir ses tonuyla söylendi. "Birileri sinirlenmiş!" diye, adeta zevkle tısladı.

"Bana bak iblis. Bir daha kuralları çiğneyip öyle bir şey yaparsa-"

"Yaparsam ne, hah?" Bu kez Aras ittirdi onu. Yadırgayıcı gözlerle bakmaya dünden meyilli olan insanlar eksik kalmamış, hemen yerlerini almışlardı. Daha fazla dayanamayıp aralarına girdikten sonra onları ayırdım. Kavga etmeleri bir yana, bunu ortalık yerde yapmaları hiç tekin değildi.

"Umut, Aras!" çok fazla yüksek olmasa da bağırdım. "Kaç kere daha, bir oyun yarışı için didişeceksiniz?" diye eklerken şeytan, anında yandan sırıttı.

Uriel, gözlerime dokundurduğu ciddiliğinden ödün vermeyen şaşkın ve titrek bakışlarından sonra geri çekilip, poşetlerin yanına ilerledi. Aras, gülüşüne devam ederken bakışlarını ondan ayırmıyordu. İnsanlar kendi işlerine dönmeye başladığında ise Uriel'in mesafeyi çoktan açmış olduğunu görünce, ben de hareketlendim.

"Çırak!" Aras'ın sesi kulaklarıma itinayla dolarken aldırmamaya çalıştım. "İyi iş çıkarıyorsun!" diye ikinci kez bağırdığında, ister istemez yavaşladı adımlarım. Ne demeye çalıştığını düşünürken, bunun devamına izin vermeden hızımı arttırdım. Uriel'in yanında olmak her zaman huzur veriyordu. Bu hissiyata ihtiyacım vardı.

Eve vardığımızda sessizlik hakimdi hâlâ. Melek, sebebini çözemediğim nedenle suskundu. Sorduğum sorulara kısa cevaplar vermişti her defasında. Gece olduğunda ise yeniden gitmişti. Yanımda tamamıyla durabilmesi için görevlerini hâlâ daha ayarlayamamıştı. Aras bu açıdan rahattı. Kendi dünyasındaydı, daha doğrusu her yeri kendi dünyası yapıyordu. Rahattı. Canı her sıkıldığında, benimle uğraşıyordu. Ben de, bunu engellemek için poşettekileri gerekli yerlere yerleştirip, uyku bahanesiyle odama çekilmiştim. Uriel, özel mahremiyetimden dolayı burayı güvenlik altına almıştı. Yani kimse, izni benim sesimden duymadıkça içeriye giremeyecekti. Özellikle de iblis. Ne beni görebilecek, ne de duyabilecekti. Yani, alışverişe giderken kuralların çerçevesinden çıkmadan anlatmasını melekten rica ettiğimde, anlattığı buydu.

Gece boyunca gözüme uyku girmemişti nerdeyse. Teyzemi aramış ama ulaşamamıştım. Daha sonra can sıkıntısından aradığımı belli eden bir mesaj çektikten sonra, karalamak için kalem kağıt geçirdim elime. İçimde bir tonluk yük vardı sanki. Uriel'i düşünmeden alıkoyamıyordum kendimi. Umut... O benim için gerçekten umut demekti. Yanında huzurluydum. Aras ne yaparsa yapsın, Uriel'in tek sözü, beni rahatlatıyordu. on bir yaşımdan bu yana dokuz yıl geçmişti. Onca yıl boyunca, öylesine deli sayılmıştım ki, buna kendim de inanmaya başlamıştım artık. Ki, o geldi, ve bu bataklıktan çıkartan eli uzattı bana.

Yaşadığım son on beş günü, hiç olmadığım kadar mutlu yaşıyordum. Fakat bu kadar gün üstüne ilk kez, eskisi gibi hissediyordum. Bu ikisinin arasındaki gerilim bana da yansıyordu.

Elimdekileri kenara bıraktıktan sonra, odaya çıkarken yanımda getirdiğim bir bardak suyun yarısını içip yatağın içine girdim. Elimi, boynuma asılı kolyeye götürüp gözlerimi yumarken Uriel'in yanımda olmasını diledim. Bu kolye, ona aitti, kanadından küçük bir parçaydı. Kolyeyi tutarken onun varlığını hissediyordum. Bunu bilmek bile mutlu ediyor, dudaklarımı huzura kıvırıyordu.

Sabah olduğunda üzerimdeki garip enerjinin bedenimi terk ettiğini fark ettim. Gecenin karanlık çarşafıyla beraber üzerime serpilen o garip yoğunluk duygusu da gitmişti. Dinç hissediyordum. Gözlerim, her sabah uykuya geri dönme dansını bu sabah unutmuş, tamamen canlı şekilde etrafı gözlüyordu. Üzerimi değişip lavaboda elimi, yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa doğru yol aldım. Salona geçtiğim an burnuma gelen kokular yüz tuvalime çatık kaşlar çizdi.

"Teyze?" diye seslendiğimde, hızla etrafı kolaçan ettim. Uriel burada yoktu ama Aras her zaman evde olduğundan, onu görme ihtimali yüksekti.

Salona vardığımda şeytanın koltukta uzanmış vaziyette rubik küpüyle oynadığını gördüm. Gözlerim dört açıldı. Teyzem içerideyken onun burada böyle durması başımı oldukça belaya sokardı. Kendimi savunacak bir bahanem bile yoktu, yüzde yüzlük dilimle bir ilişki yaşadığımı düşünecekti...

Hızla yanına ilerleyip elindeki küpü hışımla aldım. Bu hareketi beklemiyor olacak ki, kaşlarını benim gibi çattı. Olduğu yerde doğrulduktan sonra sesini duyurdu. "Ne yapıyorsun sen?"

"Teyzem içerideyken nasıl olur da böyle durabili-"

"Günaydın," konuşmamı bölen oldukça tanıdık ses, kalbimin ritmini bozup hızlandırdı. Bu tını, bir kadına ait değildi.

Arkamı döndüğümde melek karşıladı beni. Elindeki kahvaltılıkları masanın üzerine yerleştirdikten sonra dikleşti. Yüzüne hem ciddi hem samimi ifadeyi aynı anda takınabiliyordu. Bunu nasıl yaptığını bilmiyorum, ama bir yanım ona koşarken diğer yanım ondan çekiniyor, saygı duruşuna geçiyordu. Bir kişi, birinden hem çekinip hem de nasıl sıcak olurdu?

"Sabah?" zihnimi temizledikten sonra söylendim. İlk defa, bu saatte buradaydı. Avucuma bir anda değen el, küpü benden alınca yeniden o yöne döndüm. Aras, burnunu kırıştıran yüz ifadesi takınıp kendi kendine bir şeyler gevelendikten sonra küpe çevirdi bakışlarını. Bir çocuk gibiydi hareketleri. En garip olanı ise, bu durum ona yakışıyordu.

"Kahvaltını soğuk tercih etmiyorsan, oturmalısın." Uriel'in sesini duyduğumda ona döndüm yeniden. O tarafa adımlayıp, tek kişilik koltuğa oturduktan sonra önümdeki kahvaltıya baktım. Omlet, peynir, zeytin, bal, tereyağı ve çay vardı. İştah açıcıydı. Fazlasıyla.

"Teşekkür ederim."

Bir cevap vermemdi. Sadece bakıyordu. Bakışların anlamını çözemiyordum. Hiçbir zaman çözememiştim. Gözleri koyu kahverengiydi ama siyahtan daha derin, maviden daha etkileyici, eladan daha sıcak ve yeşilden daha anlamlı bakıyordu. Bir uçurtma gibiydi. Gökyüzünde tüm ihtişamıyla salınıyordu. Tüm dikkatleri üzerine alan, sıcak bir tebessüm yaysa da, eldeki ipin kopma ihtimaline karşı diken üstünde bekletiyordu... Korku, heyecan ve sevinç.

"Yedi, yirmi dört hizmet!"

Ortamın sessiz sıcaklığı, Aras'la bozuldu yine. Elindekileri kenara bıraktığında küpü parçalara ayırdığı gözüme çarptı. Daha sonra çehresine baktım yeniden. Her zamanki tarzındaydı, amacını daha ilk saniyelerde anladığımda, tahmini tartışmanın büyümemesini dileyen sessiz bir iç çektim.

"Toynakların, çeneni kapatsın iblis." Neyseki Uriel, onu umursamadı bile. Bakışlarını yere eğip, elini başının yanında salladı.

"Ne o?" Ayağa kalktı. "Pes mi ediyorsun Kanatlı?"

Eğdiği kafasını kaldırdığında, bu kez bakışlarını onunkilerle buluşturdu. Elimdeki bardağı tepsiye bıraktım. Yine geriliyordu ortam. Şeytan, son iki gündür sessizliği fazlasıyla bozuyordu. Melek, olduğu yerde yavaşça kalktıktan sonra üzerindeki beyaz, salaş tişörtü düzeltti. Gözlerini bir an bile kırpmıyordu. Alnına düşen saç telleri, sinirlendiğinde gözlerinde oluşan gölgeye ek takviye yapıyordu. Çene kemiği yine hafiften gerildi, ama tüm bunları sakinleştiren bir şey daha vardı yüzünde: Tebessüm.

Sinirliydi elbet ama kontrol altında tutabiliyor, üstelik bunu yaparken karşı tarafın sinirlerine başarılı bir cerrah operasyonu uygulayabiliyordu. Aras, her zamanki alayını yüzüne yerleştirdikten sonra yeniden söze girdi. "Korkuyorsun değil mi?"

Güldü. Gözleri kısılırken, başını eğip kaldırdı. "Sebep?"

"Emanet." Ellerini önünde bağladıktan sonra devam etti. "Emaneti kollayamayacaksın diye."

"Korkmam için bir sebep söyle?" Başını sağ tarafa eğdi hafifçe.

"Kollayamazsan kanatların gidecek." Şeytanın kısık sesinden bile, alay ve zevk kokusu yayılıyordu. Durdu melek. Başını dikleştirdi. Aynı şekilde ben de öyleydim. Bu emanet neydi ya da kimdi? Asıl soru ise neyin veya kimin emaneti olduğuydu? Ve bu, her neyse Uriel başarısız olduğu takdirde, neden kanatları gidecekti?

"Öyle bir durum olabileceğini mi düşünüyorsun?" Kısa ve sessiz bir kahkaha attı melek. "Boşa kürek çekiyorsun," ekledi. "Ne kanatlarımı ne de emaneti kaybedeceğim," sözlerini bitirdiği sırada sırtındaki ışık hüzmesi dikkatimi çekti. Birkaç saniye parlıyor, sonra yine sönüyordu. Bunun anlamıysa şüphesiz, sinir kontrolüydü. Kendini kontrol altında tutmaya çalışıyor olduğu açıkça ortadaydı.

Olduğum yerden kalkıp Uriel'in arkasında kalan yere geçtim. Amacım, safımı belli etmekti. Ve işe yaramış gibiydi de... Uriel ellerini iki yanında hafifçe kaldırdığında, sakinliğini kazanmışcasına güldü. "Kazanamayacaksın," diye baskıyla söylendi.

Aras, gözlerini benimkilerle buluşturduktan sonra her zamanki alaycı gülüşünü çağırıp dudağını kıvırdı. "Geleceği göremezsin Kanatlı." Daha sonra, sert bir ifadeye büründü bir anda. Gözlerinin koyuluğu arttığında, kasıldı şakakları. "Ve şekil de veremezsin."

"Sadede gel." Sıkıldığını belli edercesine kükredi adeta.

"Sen kaybedeceksin!" Kahkaha attı. Ortama inen kasvetle, omuzlarını kaldırıp indirdiğinde, "Ben elbet kanatlarıma kavuşacağım, ama sen kaybedeceksin!" Az önceki kahkahasından bir tık daha hafif kahkaha daha attığında buruşturdu yüzünü. "Yeniden kaybetmeyeceğim. Yeniden kazanamayacaksın..." Gözlerini hiç kırpmıyordu. Her ikisi de. Aras, Uriel'e bir adım atıp parmağını dün sabah, Uriel'in ona yaptığı gibi dokundurup itti. Buna rağmen, sadece yarım adım geriledi melek.

Kalbimdeki ağırlığın, en derin sulara kanca attığını hissettim. Daha önce çok çekişmişlerdi ama bu derece ciddi çekişme sadece iki gündür vardı. Gün sayısının çoğalmasından korkuyordum. Birbirlerine zarar vermelerinden korkuyordum. Her an çok büyük kavga çıkabilecek gibiydi, ama benim bildiğim tek şey Uriel'in benim sesimi duymasından sonra yanıma gelmek istemesi ve aldığı izin sonrası, eşitlik için şeytanın da onunla gelmesiydi. Fakat her açıdan poz veriyordu ki, durum hiç de böyle değildi. Aralarında çok eskiye dayanan bir yarış vardı besbelli. Emanet olan ve emanet eden kimdi? Aras, kaybettiği kanatları yerine Umut'un kanatlarını neden istiyordu?

Yeniden kaybetmek. Yeniden kazanmak.

"Sonun yakın melek!" Düşüncelerimi bölen sesle titredim. Ne demekti ki bu? "Ve sana yemin olsun, bu durumla bizzat ilgileneceğim."

نهاية الفصل

31 تعليق