Keşke uyanınca her şey bitse. Her şey bir rüya olsa. Çok ihtiyacım vardı buna. Keşke gerçekten şizofren olsam ve her şey bir uydurmadan ibaret olsa.
Neden bir çocuğun canı yanınca herkes kör, sağır, lâl oluyordu? Neden yorulunca elinden tutan yoktu? Neden renkler kaybolunca kimse boyamıyordu renklere? Tanrı'm bir tek beni mi üzüyorsun.
Küçükken, yetimhanede benden birkaç yaş büyük bir çocuk kağıttan uçak yapmamı söylemişti. O uçağın bütün sevdiklerimi bana getireceğini, yine mutlu olacağımı söylüyordu. O gece tek hayalim bir kağıtla uçak yapmaktı. Okula gitmediğim için benden büyük çocuklardan kağıt istememe rağmen vermemiş itip kakmışlardı. Gece yarısı odamdaki bir kızdan defterini çalmış ilk hırsızlığımı o gün işlemiştim. Belki Tanrı affederdi. O kadar büyük bir hevesle uçağı yapmaya çalışmıştım ki ama bir türlü becerememiş ağlamıştım. O çocuk bana uçak yapmayı öğretmişti. Yine denemiş ve sonunda yapmayı başarmıştım. Kağıttan bir uçak yapmış yetimhane odamdan gökyüzüne fırlatmıştım. Uçmamış, süzülerek yere çakmıştı. Rüzgar yok o yüzden uçmuyor diye düşünüp tekrar ve tekrar denemiştim. Yine uçmamıştı. Ben o gün bütün umutlarımı yitirmiştim. İlk hayal kırıklığımı o gün yaşamıştım. Ağlamış, ailem bana geri dönmek istemiyor diyip defteri çöp kutusuna atmış o günden sonra bir daha uçak yapmaya çalışmamıştım.
Annem ölünce anlamamıştım ölümü. Abimi gözlerimin önünde kül olduğunu görünce çok anlamamıştım ama onlar için fırlattığım uçağın uçmadığını görünce çok ağlamış, canım çok yanmıştı. O an hissettiğim acının tarifi yoktu. Şu an elimi göğsüme koyduğumda nabzımda, tüm damarlarımda o acıyı hissediyor yutkunamıyordum. Bana bu acının sahte olduğunu söylüyorlardı. O çocuğu kafamdan silmeye çalışıyorlardı.
Bir çocuğun en büyük şansı annesi olabilirdi. Bir çocuğun en büyük sığınağı babası olabilirdi. Fakat bir çocuğun en büyük şanssızlığı annesi, hiç tanımadığı bir babası olabilirdi. Sığınacak sığınağın yolunu dahi bilmeyebilirdi.
Ben çocuk değil miydim?
Neden?
Yorgunum. Ama yorulduğum için dahi pişmanım. Ben, yaşadığım bu hayat için dahi pişmanım. Bir urgana elim gitmediği için pişmanım. Ben o gün için çok pişmanım. Ben neden bu kadar pişmanım?
Yine bir hıçkırık krizi atlatmış yatakta çenini pozisyonunda yerdeki fayansları sayıyordum. Saymaktan yorulunca bu sefer şeritleri takip edip kendime şekiller oluşturuyordum. Hiçbir şey düşünmemek için kendime şarkılar mırıldandım. Bu şarkının içinde yine ben vardım. Bu sefer susup gözlerimi yumdum. Nefes alıp verdim. Dakikalarca belkide saatlerce gözlerim kapalı bir şekilde sadece nefes aldım.
"Ne zamana kadar beni izleyeceksin?"
"Sen isteyene kadar burada kalıcam Açelya." Ben hiçbir zaman yanımda istemiştim ki.
"Tanımadığın insanlara karşı bir ilgim yok Yamaç." Yumduğum gözlerimi açıp yataktan çıktım. Tam karşısında durup kollarımı göğsümde birleştirip üstten ona baktım. Siyah deri koltuğa yayılılıp o da bana yukarıdan bakıyordu. Üzerinde dünden kalma kıyafetleri vardı.
"Belki de vardır. Yani değişik düşünceler falan." Gözlerim irice açılmıştı. Bu ne hadsizlik?
"Seni pislik herif. Öyle şeyler düşünmüyorum ben." O da şaşırmış gibi kollarını iki yana açıp omzunu yukarı kaldırdı. Masum görünmeye falan mı çalışıyordu?
"Canın cehenneme dostum ben öyle bir şey söylememiştim. Ne kadar fesat bir kişiliğin var bro." Yaptığı alman aksanı yüzümü buruşturmama sebep oldu.
"Böyle yapınca yüz yaşındaki neneme benzedin. "
"İyi buradan çıkınca kendisiyle arkadaş olucam. Senin gibi ruh sağlığı bozuk bir torunu olduğu için üzülmesi gerekiyor."
Kollarını benim gibi göğsünde bağlayıp sağ ayağının bileğini diğer ayağının üzerine attı.
"Yaşamıyor ki."
"Pislik o halde nasıl nenene benzetiyorsun beni?"
"Eskiden yaşıyordu."
"Şu an yaşamayan birine beni neden benzetiyorsun?"
"Neden benzetmemek mi gerekiyor? Batıl inanç falan mı?" Bu soruyu bana ciddi bir şekilde sormuştu. Dalga geçer gibi bir yüz ifadesi yoktu.
"Evet, bunu söyleyen kişi özür dilemezse akşam yatağına işiyormuş." Kaşları havaya kalkmış oturduğu yerden ayağa kalkmıştı. Bu denli onu şoka uğratan neydi? Yalan söylediğimi anlamamış mıydı? Zararı yoktu.
"Dalga mı geçiyorsun? Şaka ise komik değil." Şakayı uzatmanın kimseye zararı yoktu değil mi?
"Şaka yapar gibi bir halim mi var?" Hiç sorgulamadan direkt olarak evet yanıtını vermişti
"Nenen akşam gelince ağlama." Sırtımı ona dönüp yeni aydınlanan gökyüzüne baktım. Saat sabahın erken saatleriydi. Akşam yine sinir krizi geçirmiş odada bulunan vazoyu kırmıştım. Odamdan gelen sesleri duyan Yamaç merak edip gelmişti. Tüm gece baş ucunda beklemiş ben uyuyuncaya kadar beklemişti. Odada cam kırıkları yoktu, demekki temizletmişti.
"Ölen insan nasıl gelsin Açelya?" O an 'ben inanmıştım Yamaç. Sende inan.' demek istedim. Beni inandıran biri vardı.
"Uçak yapmayı biliyor musun?" Şaşırmıştı. Sorunun alakasını anlamamış, boş gözlerle bakıyordu.
"Her çocuk gibi bende biliyorum." Ama ben bilmiyordum Yamaç. Ben çocuk değil miydim?
"Sana uçak yapmayı öğreten kimdi?" Ben yetimhanede, yüzünü unuttuğum bir çocuktan öğrendim.
"Annem öğretmişti." Ben neden bu kadar eksiktim?
"Sana kim öğreti Açelya?"
"Birisi." Camın mermerine oturup kollarını göğsünde bağladı. Gökyüzünü görmemi engelledi.
"Hayatından çıkmış birisi mi?" Hiç hayatıma girmedi. Benim hayatımda hiç kimse olmadı Yamaç.
"Bilmiyorum. Hayatımda ne zaman oldu, ne zaman hayatımdan çıktığını bilmiyorum." Anlamamış gibi bakmadı. Sorgulamadı. Sadece gözlerime baktı.
"Hayatında bir etkisi olmuş olmalı ki varlığını kalbinde hissediyorsun." Haklı ve o kadar haksızdı ki; kendimi bir uçurumun dibinde hissettim.
"Ben o çocuğu tanımıyorum. Belkide sadece uyduruk biri." Gözlerinin parıldadığına şahit oldum. Sadece birkaç saniye buna şahit oldum. Bomboş değildi bakışları, hissizdi.
"Belki de en güzel uydurulmuş hikayedir. En güzel kandırıma hikayesidir." Ne saçmalıyordu?
Kapının sakince açıldığını işitince Yamaç'ın bakışları benden ayrılıp arkamda kalan kapıya yöneldi.
"Açelya'm. Kızım ben geldim." Annem gibi çıkarmaya çalıştığı sesi beni yine paramparça ederken zihnimde art arda gelen görüntüleri hiçe sayıp kapıya doğru döndüm. Dün akşamdan kalan siyah takım elbisesi hâlâ üzerinde jilet gibi duruyordu. Yaşına göre fit vücudu, bakımlı yüzüyle benden daha genç gösteriyordu.
Yüzüne oturttuğu tebessüm miğdemi kasarken uzamış tırnaklarımı çıplak kollarıma batırıyor duygularıma hakim olmaya çalışıyordum.
Bana doğru attığı her adımda ben biraz daha korkuyor kendimi daha çok sıkıyordum.
"Seni alamaya geldim kızım." Hâlâ aynı şekilde annemin sesini taklit ediyor annem gibi gülümsüyordu. İstemsiz gözyaşlarıma yenik düşünce boğazımdan iniltiye benzer bir hıçkırık koptu. Titremeye başlayınca Yamaç'ın kolları kollarıma sarıldı. O an tırnaklarımın arasındaki ıslaklığı fark ettim. Kollarımdan akan kanlar beyaz parkelere damlıyordu. Yerdeki bir kaç damla kan zihnimin oyunu olmasını istedim.
"Büyükanne. Annemin kanı gibi. Öyle değil mi?" Büyükannem bana doğru son bir adım atıp saçlarımı okşadı.
"Sadece kanın değil kızım. Senin saçlarında annene benziyor. Gözlerin, bakışların, dudakların... Korkun..." Hatırladığım kadarıyla annem büyükannemi seviyordu. Ona saygı duyuyor, istediği şeyleri hemen yapıyordu. Annem kimden korkuyordu?
"Annem korkak birisi değildi." Bakışlarımı yerden ayırıp yakınımda bulunan büyükanneme baktım. Gözleri benimkinin aksine siyahtı. Geceye meydan okurcasına.
"Korkağın tekiydi. Öylesine korkaktı ki; zavallı bir şekilde öldü." Hâlâ elleri saçlarımdaydı. Saçlarımdan ellerini kurtarmak için bir adım geri gidince arkamda bulunan Yamaç'ın varlığı yok olmuştu. Arkama bakınca pencereyle karşılaştım. Hangi ara gitmişti? Kapıya bakınca kapının açık olduğunu orada da olmadığını gördüm. Bu ana tanıklık etmek istemediğini anladım.
"Belki benim annem korkarak öldü ama sende onun gibi korkarak yaşıyorsun. Şerefinle öldü benim annem. Kızını korumak için öldü." Boğazımda ki düğüm bir ölüm meleği gibiydi. Öldürmek istiyor lakin son ana kadar canımı yakmak ister gibiydi.
"Ah, zavallı kızım. Annen gibi olacak sonun. Korkak bir ceylan gibi. Hiçbir leken kalmayacak bu dünyada." On yaşındayken yaşadığım bir anım gözlerimin önünde peyda oldu.
Annemin ölümünü kabullenemediğim bir zamandı. Büyükannemin vasim olduğu zamanlarda köşkünde yaşıyordum. Ağır bir depresyon yaşarken bir gece kendimi öldürmek istediğimi, herkesten nefret ettiğimi ve ailemi özlediğimi bağırarak söylerken büyükannem sesimi işitmiş odama bir Urgan ile gelmişti. 'ölmek mi istiyorsun? Al bu urganı, sabah cenazen çıksın.' sonrasında yine cümlesini tamamlamış sözünü yerine getirmişti 'Lakin eğer ki sabah yine karşımda yaşarken durursan sen artık benim için bir ölüden ibaret olursun. Seni ben öldürürüm açelya.' sözünü hep tutmuştu. Neden o gün o urganla son vermemiştim her şeye? O kadar silikti ki hayatım bundan beş dakika sonra bu anımı unutacağımı biliyordum.
"Bir lekem var bananne. Ve o leke öylesine büyüyecek ki, bu lekeden en çok utanacak olan sen olacaksın. Sana yemin ederim ki; öylesine bir leke bırakacağım ki, ölmek için yalvaracaksın. Lakin senin gibi ben seni öldürmeyeceğim." Onu ardımda bırakıp odadan dışarıya çıktım. Karşımdaki uzun koridoru kendimden emin adımlarla ilerlerken çıkış kapısındaki yamaç'ı fark ettim. Dışarıya öylesine bakarken beni fark etmiş olacak ki bakışları dışarıdan ayrılıp etrafa baktı. Beni fark edince yüzüne kondurdu sıcacık gülümseme peyda oldu. İstemsiz bende tebbesumüne karşılık verdim.
"Sizi yalnız bırakmanın daha doğru olduğunu düşündüm. İyi misin?" Gözlerimin kızarıklığından söz ediyor olmalıydı.
"İyiyim. Haklısın, yalnız olmamız daha iyi oldu." Keşke olsaydın. Artık bir şeyleri tek başına omuzlamak kambur ediyordu beni.
"Arabaya Açelya. Hemen." Büyükannem hastaneden çıkıp arabasına giderken ardından bakakaldım. Normalde hiç kimse ile sohpet etmeme izin vermezdi, ama şu an uyarmamış çekip gitmişti.
"Ne zaman tekrar geliyorsun?" Daha önce gelişlerimi görmüş müydü?
"Bilemiyorum. Ruh sağlığıma bağlı." Gülümsedi. Bu sefer tebessümden daha farklıydı.
"İyi bir insan ruh sağlığın iyi olsun der ama, biz normal değil gibiyiz. Umarım ruh sağlığın en kısa zamanda kötü olur çiçek." Bana açelya değil çiçek demişti. Bedenimin donduğunu, ayaklarımdaki kuvvetin çekildiğini hissettim. Sendelenince Yamaç bana dokunmak isteyince geriye çekilip kendimi toparlamaya çalıştım.
"Bir daha sakın, sakın bana çiçek deme!" Neden bu kadar fazla tepki vermiştim? Geçmişimde kim bu ismi nefret ettirmişti bana? Büyükannem dalga geçmek için ismimin anlamını söylerdi lakin hiçbir zaman çiçek dememiş, kimseyede dedirtmemişti.
"Eğer yanlış bir şey yaptımsa kusura bakma. Açelya isminin anlamı çiçek olduğu için söylemek istedim." Ona hiçbir şey söylemeden hastaneden çıkıp kapının önündeki büyükannemin arabasına bindim.
"Geciktin." Hiçbir şey söylemeden kapıda bana bakan Yamaç'a baktım. Gözlerinden hiçbir şey anlamayınca önümdeki koltuğa baktım. Baktığım şey koltuktu lakin düşüncelerim farklıydı. Neden bu kadar etkilemişti bu isim beni? Geçmişimin hangi noktasıydı bu acı?
"Sana yalvarırım babanne. Bana bir şeyleri unutturma. Öldür beni ama anılarımı yok etme." Biliyordum. Büyük annemin beni böyle yaptığını, tüm anılarımı onun sildiğini biliyordum.
"O anılarında bir tek ben kalıncaya dek silinecek Açelya'm. Ama görüyorum ki hâlâ bir şeyler kalmaya devam ediyor." Bakışları camdan dışarıya, yamaç'a odaklandı.
"Her şey yok oluncaya dek, tüm anıların bana ait olana dek sen benim tutsağım ve kölemsin."
Tanrı'nın değil, o an büyükannemin bana acımasını istedim.
Tanrı'nın değil büyükannemin benden nefret ettiğini hissettim.
Tanrı'nın değil, büyükannemin katilim olduğunu anladım.
.
.
.
.
.
.
.