Karanlık en büyük sığınaktır Selesler için. Tüneller yuva, yıldızdan gelen o ışık ise teni yakan ateşten başka bir şey değildir. Gezegenleri Ana Yıldız'dan çok uzaktadır onların. Gündüzle çok karşılaşmadıklarından, kaçarlar ışıktan. Diğer ırklar onlara korkak derler . Mağara canavarı, yıldızdan kaçanlar, gece bekçileri... Ama tek yaptıkları şey, diğer ırklar gibi atalarından ne öğrendilerse öyle yaşamalarıdır.
Halbuki Ebedler de geceden korkarlar, Zendiyatlar belki de daha bir gece bile görmemişlerdir. Ama kimse onlara korkak yakıştırması yapmaz. Çünkü destek olurlar onlar birbirlerine ve dışlarlar Selesleri .
Onlar Orta Boşluk halklarıdır. Güçlülerdir, savaşçılardır. Gerçi Selesler de iyi savaşçıdır ama Dış Boşluk diğer ırklar için çok değerli bir yer olmadığından pek savaş olmamıştı Angarak'ta. Sadece savaş sırasında taraf tutmamaları için onlarla birkaç antlaşma imzalamışlardı . Düşmanlıkta bile dışlamışlardı Selesleri. Her zaman onlar yokmuş gibi davrandılar ve asla öğrenemediler Seleslerin Erialarını ve özelliklerini. Halbuki ışıktan korkanlar değil karanlığın efendileriydi onlar. Tünellerde ilerideki büyük saltanatlarını bekleyen efendiler...
Ama artık Angarak gezegeninde gece zamanıydı . Soğuk Yıldız istenmediği yerde daha fazla kalmadı . Önce gizlendi sonra da kaybolup gitti ağaçların arkasından. Selesler için artık iş zamanıydı. Haberciler sevinçle borularına koştular. Üflediler nefesleri yettiği kadar. Ve bütün Angarak halkı toprak tünellerden dışarı fırladı.
Karanlık, Ebedlerin hapsiydi belki ama Seleslerin özgürlüğüydü . Yüzlerinde gecenin verdiği güvenle işlerinin başına geçtiler hepsi. Ağızlarında Son Kitap'tan öğrendikleri dualarla sistemli bir şekilde çalışıyorlardı. Çünkü eğer sistem çökerse yönetim de çökerdi. Çünkü telafisi yoktu, gece yapılan işlerin. Tek bir eksik bile gündüz tünellerde halkın can vermesine sebep olabilirdi. Bundan dolayı öyle senkronzeydiler ki tarım yapanları izleseniz sanki bir dans gösterisi izliyor gibi gelirdi. Aynı anda, aynı şeyleri yapar; saniyelerin bile kıymetini bilirlerdi. Boş konuşmalarını gündüzleri saklarlar, eğlenme işlerini tünellerde yaparlardı.
Herkesin bir görevi vardı. Tarımcılar, tünel kazıcılar, toplayıcılar, mucitler... Hepsi farklı farklıydı ama amaçları aynıydı: Yaşamak. Ve yaşamak için de bazen öldürmek gerekirdi. İşte bu işi de avcılar yapardı.
Avcılar çoktan ormana dalmış hatta takip edecekleri hayvanı bile seçmişlerdi. Bugün bir farklılık vardı ama küçük bir farklılık: Sevit . Bu günkü karanlık zamanında Ahfeş, kardeşi Sevit'i de getirmişti yanında. Her Seles düzenin içinde kendisine bir yer edinmeliydi. Küçük ya da büyük ... Düzenin parçası olmak, ırklarına olan borçlarıydı. Ahfeş, kanlarından geldiğine inandığı avcılığa yöneltti kardeşini . Düzen, avcı olarak Sevit'i de içine almalıydı artık.
Ağaçta olan Ahfeş, hemen yan taraftaki ağaca bakarak kardeşini kontrol etti. Onu görmesi için tam rüzgarın estiği sırada parmak şıklattı. Sevit yüksekliğin ve ilk iş günü heyecanının verdiği korkuyla ablasına baktı. Siyah giysileriyle tamamen kamofle olmuştu. Ağacın arkasından çok zor gözüküyordu.
Ablasını gördüğünde korkularını yenip, sımsıkı tutunduğu ağaç gövdesini bırakarak elini salladı. Tabi bunu yaparken yapraklara değmemeye özen gösterdi .Sessizlik avcılar için çok önemliydi.
Küçük bir ses bile hayvanı ürkütebilirdi.
Büyük bir dikkatle hareket eden Ahfeş, kardeşine Alavanın* olduğu tarafı gösterdi ve eli açık bir şekilde, kolunu kardeşinin görebileceği bir yere sabitledi. Tam rüzgar estiği sırada elini yumruk yaptı. Kardeşi talimatı anlamıştı. Oku yayına geçirip yayı çenesine kadar çekti. Ablasının sözlerini hatırladı."Rüzgara uyum sağla, nefesine uyum sağla, doğaya uyum sağla ki o da sana bir hediye bahşetsin."
Sevit elini yaydan çekerek oku özgürlüğüne kavuşturdu. Ama bu okun özgürlüğü alavanın başında değil bir ağacın gövdesinde son bulmuştu. Ahfeş hayvanın kaçtığını görünce rüzgara umursamadan hedefe kitlendi ve bir atış yaptı. Kanlar toprakla karıştığında artık alavan için çok geçti. Hayvan birkaç adım daha attıktan sonra yere yığıldı.
Sevit utancından kızaran yanaklarını gizlemek için daha da yaklaştı ağaca. Ama bu saklanması içindeki sesi gizleyemedi."Defalarca yaptın bunun alıştırmasını. Rüzgarı dinle, atış yap. Herşey bu kadar basit. Beceriksizim tekiyim." Ama Ahfeş için bunların bir önemi yoktu. Ormanda ağaçların tepesinde durmak bile çokça zordu. Bunun için, avcılığa yeni başlayan kardeşine kızamazdı.
Hiçbir şey yokmuş gibi Sevit'e gelmesini işaret ederek yandaki ağaca atladı. Sevit bir an duraklasa da bu kötü atışa olan siniri korkusunu geçti. O da ablasının arkasından gelmeye başladı. Bu iş biraz can acıtıcıydı, tam nereye atıyacağını bilmediğinden vücudunu şiddetli bir şekilde atladığı ağaca çarpıyordu . Hatta bir süre sonra sıcak sıcak akmaya başladı kanı . Ablası hep derdi ki "Ormanın kuralı budur. Eğer sana acı çektirmezse senden bir şey almazsa sana asla istediğini vermez , doğaya uyum sağla ki seni karanlıkla kutsasın." Bu yüzden durmak olmazdı. Her daim ilerlemeliydiler.
Ahfeş ise arada arkasına bakıyor, kardeşinin iyi olup olmadığını kontrol ediyordu. Arada gördüğü hayvanlara atış yapıyordu. 13 yıldır bu işi yaptığından artık alışmıştı bedeni. Hangi dala basacağını, hangi hayvanın ne kadar hızlı koştuğunu ,rüzgara göre nişan almayı ve avladıkları hayvanların yerini ezberlemeyi... Hızlı olmayı da biliyordu. Sonuçta koskoca Angarak'ın et ihtiyaçlarını karşılıyorlardı avcılar. Bundan dolayı molaya yer yoktu işlerinde.
Ama bugün farklıydı. Kardeşini de getirmişti yanında. Ona bir şeyler öğretirken dinlenebilirdi. Öndeki ağaca atlayıp durdu kardeşinin durmasını işaret etti. 30- 40 metre ötedeki bir ağacı gösterdi. Kardeşi o ağaca odaklandığında karanlıkta gizlenmiş bir Asrı* olduğunu gördü.Bu sefer ablasından emir beklemeyecekti. Bazı şeyleri kendisi yapması gerekiyordu. Terden ıslanmış ensesinden, esen rüzgarı hissetti. Elini okuna koyup bekledi , daha büyük bir rüzgarı . Ama bu bekleyiş uzun sürdü. Okun sesini örtecek büyüklükte bir rüzgar esmedi. Dayanamayıp nişan aldı salıverdi oku ama Asrı çoktan olacakları fark etmiş, kaçıp gitmişti.
O sırada ormanın çok uzak olmayan yerlerinden boru sesi yükseldi. Ses kesilince Ahfeş bağırmaya başladı."Meyveleri toplama vakti!". Sanki süzülürcesini ağaçtan indi. Kardeşinin olduğu ağaca doğru ilerledi. Sevit korkak adımlarla iniyordu. Ağaca iyice sarılmış vaziyette nereye bakacağını düşünürken altta ablasının beklediğini gördü. Kendine dışarıdan bakınca ne kadar komik göründüğünü düşünerek utandı. Telaşla kendinin de kolayca inebildiğini ispatlamak için bir çıkıntıya ayağını koydu. Kabuk kırıldı, ayağı kaydı fakat gövdeye sımsıkı tutunduğu için düşmemişti. Ahfeş aşağıda kollarını açtı." Atla hadi. Ben seni tutarım. Korkma. Lütfen!"
Kollarının daha fazla dayanamayacağım farkeden Sevit kendini boşluğa bıraktı. Ablasına güveniyordu. O eğer bir söz verdiyse mutlaka yerine getirirdi ve getirdi de . Kendini ablasının kucağında buldu.
Sevit ayağı yere bastığı anda koşarak atış yaptığı tarafa gitti. İsabet ettiremediği oku bulması zaman almamıştı. Aslında güzel nişan almıştı. Asrı eğer sesi farketmeseydi, isabet ettirebilirdi ama rüzgarı beklememişti. Angarak'ın insanları gibi hayvanlarınında karanlıkta çok yüksek duyuları vardı. Sonuçta görme duyunu ne kadar çok kullanmıyorsan hayatta kalmak için diğer duygularının gelişmiş olması gerekiyordu. Bundan dolayı bir avcının çok uzun süreli bir eğitimi olmalıydı. Adapte olmalıydı doğaya.
Sevit hiç acele etmeden asık bir suratla ablasının yanına geldi. Ahfeş kardeşinin bu halini görünce dudaklarını büzüp yüzünü hüzünlü ama muzip bir hale soktu.
-Üzülmene gerek yok. Ben senin yaşındayken o kadar güçsüzdüm ki yayı bile çekemezdim. Sen uzun menzilli atışları bile yapabiliyorsun artık.
-Normalde hep isabet ettirdim hedeflere. Hayvanlara gelince vuramıyorum işte. Ben senin gibi değilim, yapamıyorum avcılığı.
Ahfeş yere çöktü. Başı artık kardeşiyle aynı seviyededir. Kardeşinin sarı saçlarını karıştırıp kıkırdadı. Sonra tekrar yeşil gözlerine bakıp ciddileşti. Sevit, annesinden almıştı gözlerini ve saçını. Ahfeş'e hep annesini hatırlatırdı. Belki de güçlü kalabilmesinin en önemli sebebi buydu. Annesine çok benzemesi... Yine annesini hatırladı kardeşinin gözlerine baktığında. Bir an hüzünlenmiş olsa da belli etmedi. Şefkatli bir ses tonuyla.
-Hareket eden varlıkları vurmak sabit bir noktayı vurmaktan çok daha zordur. Sadece isabet önemli değildir böyle durumlarda. Kendinin bile fark etmediği küçük bir titreme, esen rüzgar, göz kırpışın, ruhsal halin bile büyük önem taşır isabetli atış için. Daha yüzlerce ve binlerce atış yapacaksın bu ormanda. Hatta o kadar çok kalacaksın ki her bir ağacın, her bir dalını ezberleyeceksin. Bazen dertlerini anlatacaksın onlara. Tünellerde sıkışmışlığımızı anlatacaksın.
Ahfeş doğruldu. Başını dik duruma getirip doğruca ileri doğru bakıyordu. Gururla şunları söyledi:
-Soyumuzdan geliyor avcılık unutma. Annem ile babam seni görselerdi gurur duyarlardı. Halkımıza et götürmek kanımızda var.
Tekrar Sevit'e bakıp gülümseyerek "Tabi kendimize de et götürmek. Karnım çok acıktı. Ölüleri toplayalım da gidelim artık."
Tekrar eski tempolarına dönüp koşar adımlarla vuruş yaptıkları yerlere gidiyorlardı. Kuşlar, çeşitli sürüngenler ve Angarak gezegenine özgü birçok hayvan.... En son Ahfeş'in vurduğu alavanın yanına geldiler. Bunu kendi başlarına götüremezlerdi. Ahfeş kardeşine orman kurallarıyla ilgili biraz daha deneyim yaşatmak istiyordu.
-Rica etsem taşımak için diğerlerini de çağırır mısın?
Sevit cebindeki boruyu çıkardı. Ve bir melodi oluşturdu. Doğru yapıp yapmadığını anlamak için ablasına baktı. Ablası küçük bir gülümsemeyle onu onayladı.
Sevit bunları ormana girmeden önce öğretmişti . Her bir melodi başka bir anlama geliyordu. Ormandayken çoğu zaman bireysel hareket ettiklerinden melodilerde çok fazla çeşitlilik yoktu. Bu yüzden Sevit bunları kolay ezberlemişti. En azından avcılıktan çok daha kolaydılar.
Birkaç saniye içinde yakınlardan iki boru sesi duyuldu. Geleceklerini haber veriyorlardı . Karışıklık çıkmaması için cevap vermişlerdi. Yoksa herkes işini bırakıp onların yanına gelirdi. Yani Angarak'taki bütün işler gibi bu da büyük bir düzenle ilerliyordu.
Çok geçmeden yanlarına iki avcı geldi. Biri uzun boylu, iri yapılı, üzerini kurt derisinden yapılmış bir örtü örtmüştü. Sol gözünü örtmek istercesine yana kaymış olan yeşil bir beresiyle adam, elini postuna sürüp kanları temizledi. Sonra kafasını çok az eğerek parmaklarını alnına deydirip göğsüne koydu.
-Ormanımıza hoş geldiniz küçük bey . Umarım hizmetlerimizi beğenmişsinizdir. Ben deniz Cimar. Emirlerinizi bekliyorum.
Arkadan gelen kız Cimar'a göre biraz daha uysaldı. Sevit'e bakınca yüzünde sıcak bir gülümseme yayıldı. Eli, yüzü av toplamaktan kan içinde kalmıştı. Saçlarını arkadan sıkı sıkı örmüş ama yine de kan buluşmasını engelleyememişti. Sevit onu ablasıyla konuşurken birkaç kez görmüştü. Ondan hep korkardı. Suratı genelde sinirli olurdu ama bu sefer gülümsemişti ve Sevit'in ona karşı bütün korkularını alıp götürmüştü bu gülümseme.
-Ben de Handas. Ormana hoş geldin, dedi
Bunları söyledikten bir saniye bile geçmeden yüz ifadesi eski soğukluğuna geri döndü. Alavanın yanına doğru gidip cebinden çıkardığı ipi hayvanın bacağına bağlamaya başladı.
Cimar'a dönüp biraz odun getirmesini istedi. Cimar seri bir şekilde hemen yanındaki bir ağaca tırmanmaya başladı. Ağacın en üst noktalarına gelince birkaç dalı kesti. Bunu yapmasının nedeni alt dalların her zaman avcıların sığınağı olmasıydı. Alt dalları keserlerse ağaçlarla ilgili ezberledikleri bilgileri sürekli güncellemeleri gerekirdi. Bundan dolayı alttaki kalın dalları kesmek yerine üstlerdeki birkaç ince dalı birleştirip kullanıyorlardı.
Aşağıya aynı Ahfeş gibi yetenekli bir şekilde indikten sonra Handas'ın verdiği ip ile topladığı dalları birbiri üstüne bağladı. Birkaç defa bükmeye çalışarak sağlamlığına kontrol etti. Sonra bunu Handas'a vererek ayarlama yapmasını izledi. Odunun bir tarafına Cimar bir tarafına Handas geçerek hayvanı kaldırdılar ve yürümeye başladılar. Sevit ve Ahfeş de yerdeki avları alıp arkalarından av toplama bölgesine doğru yürümeye başladılar.
Av toplama bölgesine yaklaştıklarında keskin bir koku etrafı sardı. Kan kokusu ormandayken bu kadar ağır değildi. Ama burada, diğer avlarda toplanıyordu. Belki de binlerce hayvan...
Bu koku, avcılığa aşina olmayan Sevit'in midesini bulandırmıştı. Ablasına baktığında onun yüzünde hiçbir değişikliğin olmadığını gördü. Ama koku o kadar yoğunduki bir Seles'in duymamasına imkan yoktu. Koku, araziye yaklaştıkça artıyordu. Ablasının kolunu çekiştirerek ve burnunu tıkamış bir vaziyette:
- Ben gelmesem olur mu, diye sordu.
Ablası sinirle:
-Olmaz! Ben sana alışman gerektiğini söyledikçe sen kaçıyorsun. Bu şekilde ilerleyemeyiz. Çek elini burnundan.
Sevit'in çekmediğim görünce daha ciddi bir şekilde:
-Çek dedim elini burnundan.
İşte, yine o koku ciğerlerine dolmuştu. Ablası sakin bir şekilde:
-Sabretmen gerekiyor. Merak etme. Biraz sonra kokuyu almamaya başlayacaksın.
Cimar söze atladı:
-Sihir... Biz avcılar aynı zamanda birer Altaçı gibi sihirler yapabiliriz.
Handas sıkılmış bir şekilde:
- Cimar! Kandırmasana çocuğu. Ve de Altaçılar sihir falan yapmazlar. Sadece din ile bize göre biraz daha fazla ilgilenirler o kadar. Emin ol Sevit. Kendi ırkları olan Ebedlerden bir farkları yoktur.
Cimar Altaçıların sebep olduğu isyanda ailesini kaybetmişti. Bundandır pek gelemezdi, böyle iyimser sözlere. Çoğu Seles'e göre Altaçılar, Ebedler, Zendiyatlar sadece düşmandır. Acınmaması gereken bir düşman. Bundan dolayı Cimar Handas'a sinirli sinirli bakarak sessizce bir şeyler söyledi. Ama Handas yarım saattir sırtında kilolarca yük ile yürümenin yorgunluğundan Cimar'ın söylediklerini dinlemedi bile.
Toplama alanına vardıklarında binlerce hayvanı birbirine değmeyecek şekilde dizilmiş olarak buldular. Bunun sebebi zehirlenme vakalarını en aza indirmekti. İşe de yarıyordu. Uzun zamandır başlarına böyle bir vaka gelmemişti. Ahfeş ve diğerleri de düzene uyarak sıraladılar avladıkları hayvanları.
Avları bıraktıktan sonra tekrar kapıya yöneldiler. Her zamanki gibi tam zamanında tamamlamışlardı işlerini . Çıktıklarında tekrar boru sesleri duyulmaya başladı. Herkes işlerini bırakıp tünellere, yuvalarına dönmeye başladı. Soğuk Yıldız* uzun zaman sonra geri gelmişti. Ahfeş de Sivat'ın elinden tutup tünele yöneldi. Karanlıklarına dönebilirlerdi artık. Karanlıktaki özgürlüklerine...
Alavan: Angarak'ta yaşayan timsah türü
Asrı: Angarak'ta yaşayan bir kaplan türü
Soğuk yıldız: Dış Boşluk'taki büyük yıldıza verilen isim