Skip to content

Two graves

Chapter 4 · 4 min read

Two graves

Chapter 4

★3

Sabah zorla da olsa Felix tarafından uyandırıldım. İç çekip konuştum.

"Lixxie, beni rahat bırak.. Biraz daha uyusam?"

Felix heyecanla yatağımda zıplıyordu.

"Olmaz! Bugün date'in var, sincap! Kalk hazırlanmaya başlamamız lazım."

Date mi? Ne date'i ya diye düşünürken Minho'yla kütüphane için sözleştiğimiz aklıma geldi. Bir anda yataktan fırlarken ayağım kayıp yere düştüm.

İşte, her zamanki sakarlığım...

Acıyla belimi tutarken sızlandım.

"Sanırım belim çıktı... "

Bakışlarım yavaşça Felix'e döndüğünde kahkaha attım. Çünkü Felix'te gülmekten benim gibi yere düşmüştü.

Felix gülüşlerinin arasından mırıldandı.

"Bu hallerini Minho'ya anlatacağım!"

Gözlerim hızla açıldı. Koşarak Felix'in üstüne çıktım ve elimle ağzını kapattım.

"Sus! Sakın! Rezil olurum yoks... "

Tam o anda yurt odasının kapısı açıldı. Hyunjin'di. Tam içeri adım atacakken bizi görünce dondu, elindeki telefonu yere düştü.

Neye bu kadar şaşırdığını anlamak için bize baktım ama keşke bakmasaydım.

Felix yerde sırt üstü yatıyordu ve ben Felix'in karnının üstünde oturuyordum. Bacaklarım beline sarılmıştı, elimle de ağzını kapatıyordum.

Gerçekten de kirli bir pozisyondaydık. Yanaklarım kızarırken hızla Felix'in üstünden indim.

Felix ise Hyunjin'e olayı anlatmaya çalışıyordu.

"Hyunjin bak, valla öyle birşey yok... Sadece oyun oynuyorduk, yemin ederim."

Hyunjin hala ağzı açık Felix'e bakıyordu.

"Siz... Bensiz mi seviştiniz! Hani ben? Küserim ama Lix."

Bana döndü ve yapay bir sinirle baktı.

"Dürüst ol, Felix'i daha önce çıplak gördün mü?"

Kendimi savunmaya geçmek için ağzımı aralamıştım ama... Kahretsin ki evet, Felix'i çıplak görmüştüm. Yani biz küçüklükten beri çok yakın arkadaşız o yüzden birlikte duş aldığımız bile olmuştu.

Hyunjin tepkime karşı daha da yıkıldı.

"Felix... Yoksa sen bu cüceye bi aşıksın? Ama ben? Ben daha yakışıklıyım? Değil mi? Ha güzelim?"

Sabır çekmek istiyordum, gerçekten sabır.

🎀

Hyunjin'i zorla ikna ettikten sonra Felix'in pembiş arabasıyla kütüphaneye doğru gidiyorduk.

Felix tatlı olmam gerektiğini söyleyip durmuştu bu yüzden üstümde bol lacivert bir kazak ve altımda da mavi bir kot vardı. Aykkabı olarak converse giymemi istemişti.

Ve saçlarımı yıkayıp zaten dalgalı olan saçlarımı kıvırcık yapmıştı. Yani su dalgası gibi. Dudağıma hafif bir renk katmıştı.

Araba aynasında kendime bakarken sızlandım.

"Felix, sadece kütüphaneye ders çalışmaya gittiğimizi biliyorsundur umarım. Yani, first date falan değil bu..."

Felix bana uyarıcı bir bakış attı.

"Hayır hayatım, bu bir first date. Hem bahse girerim ki sana çiçekte alacak. Sonra da teyze olucam ben."

Durakladım.

"Ha? Teyze mi? Felix, sana kaç kere daha hamile kalamadığımı söylemem gerek?"

Felix gözlerini devirdi ve bana sinirlendiğini belli etmek için dudaklarını büzdü.

"Hayır! Ben yeğenim olması için herşeyi yapıcam."

İç çektim ve onun yumuşak saçlarını hafifçe karıştırdım.

"Peki, bitanem, öyle olsun."

Küstüğünü gösteriyormuş gibi omuzlarını silkti ama birkaç dakika sonra yine sarmaş dolaş bana sokulacağını bildiğim için birşey yapmadım.

Kütüphaneye geldiğimizde Felix gülümseyerek bana baktı.

"Eğer öpüşürseniz hemen beni görüntülü ara, tamam mı? Lütfen öpüşün. Neyse, seni almaya gelmicem çünkü... onun evine geçersiniz diye umuyorum."

Onu sabırla dinledim, ardından mırıldandım.

"Öpüşmeyeceğiz, Lix... Sadece, ona açılmayı düşünüyorum o kadar."

Felix gülümsedi ve bana havadan öpücük yolladı. Ardından arabayla uzaklaştı.

Karnımda kelebekler vardı, ve kalbim... fazla hızlıydı. Hafifçe yutkundum ve kütüphaneye girdim.

Gözlerim ona çarpınca nefesim gerçekten kesilmişti.

Kızıl saçları hafif dağınıktı, yüzü her zaman ki gibi nefes kesici yakışıklıydı, ah... O dudakları yok muydu? Yumuşacık, pembe, ve dolgun dudakları... İnanıyordum bir gün öpecektim. Tadının da bal gibi olduğuna emindim.

Kıyafetlerine bakınca salaş bir gri eşofman ve bol bir tişört giydiğini fark ettim.

Hafifçe yutkundum ve onun yanına doğru ilerledim.

Minho'nun ağzından

Kütüphaneye geleli 15 dakika falan olmuştu. Jisung'u aramayacaktım çünkü istediği gibi rahatça ve acele etmeden hazırlanmasını istiyordum.

Gözlerim dalgınca telefonumda gezinirken yumuşak bir ses duydum.

"Minho!"

Gözlerimi ona kaldırdım, Jisung'a. Onu gördüğüm an nefesim kesilmişti.

Bol kıyafetleri onu daha da minik göstermişti. 1.62 olmasına rağmen şuan 1.50 falan duruyordu. Minicikti.

Ayrıca saçları çok tatlı olmuştu, yeni yıkandığı belliydi. O saçları saatlerce okşamak, öpmek ve koklamak istiyordum.

Duş aldığı için de uzaktan bile teninin o mükemmel kokusu burnuma gelmişti. Yüzümü o ince boyuna sokup kokusunu saatlerce içime çekmek istiyordum.

Siktir, sanırım aşık oluyorum.

Yavaşça oturduğum yerden kalktım ve normalde yapmayacağım birşey yapıp bir anda ona sarıldım. Kollarım onun incecik beline sıkıca dolanırken yüzümü de boynuna gömdüm.

Neredeyse yere düşmek üzereydim, dizlerimin bağı çözülmüştü onun kokusuna karşı. Gözlerimi kapatıp derince ciğerlerime çektim kokusunu.

"Hannie... "

Sesim mayışmıştı bile.

O da kollarını usulca boynuma doladı.

"Şey, Minho.. İyi misin? Birşey mi oldu? Sesin halsiz geliyor."

Miniğimin hiçbir şeyden haberi yoktu. Ona karşı nasıl yükseldiğimden...

"Hmhm, ben iyiyim, güzelim. Hadi gel, masaya oturalım."

Elim onun küçük elini tuttum ve kütüphanenin herhangi bir masasına doğru çektim.

"Ah, neredeyse unutuyordum!"

Sandalyeden Jisung için aldığım beyaz zambakları ona uzattım.

"Bunlar... Senin için."

Gözleri heyecanla parlarken yanaklarının kızardığını gördüm. Ve beni hazırlıksız yakalayarak bir anda yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.

Ardından başını hafifçe omzuna doğru eğip bana masum gözleriyle baktı. Siktir, kendini tut, Minho, kendini tut.

"Teşekkür ederim, Min."

Ben gerçekten bu çocuğu yiyecektim galiba...

𖤐

Sonrasında birkaç saat ders çalıştık ama benim gözlerim sadece onun dudaklarındaydı. Bana konu anlatımı yapıyordu ama dudakları o kadar tatlıydı ki... Öpesim geliyordu...

End of chapter

3 comments