تخطٍ إلى المحتوى

Tanday

الفصل 4 · قراءة 13 دقيقة

Tanday

الفصل 4

Tanday

5 Haziran 2089

Hükümet binasının otağı andıran kubbesini; kara şamanların yardımcısı kuzgunlar, Kabil’in suç ortağı kargalar ve kin yüklü bulutlar sarmıştı. Batı Türk illerinin coşup savrulan boranı, Doğu Türk illerinin kavrulan nefesiyle burada buluşmuş sel olup akmak için hazırda bekliyordu. Tersine işleyen düzenin en azametli temsiliydi olup bitenler. Dışarıda bekleyen leş yiyiciler içeriye üşüşen yırtıcılardan daha asil, daha mertti. Bu bungun havanın ciğerlerini parçalayan baskısı karşısında takati kalmamıştı. Birazdan katılacağı Kurultay’da Tanrı dağlarını sırtına yükleyeceklerdi sanki. Her şeye rağmen bu devleti ayakta tutmak için ilerlemek ve karşılaştığı güçlüklerle savaşmak zorundaydı. Böyle anlarda kurtarıcısı olan sözleri geçirdi aklından. Bin kaygı bir iş bitirmezdi ve savaştan korkmak, kazanacağına inanmamak Savcı Birçe’ye asla yakışmazdı. Derin bir nefes aldı. Girişini haber verecek görevlinin yanına gitti. Görevli gözlüklerindeki Kurultay listesine onun adını da eklemişti: Bakü Savcısı Birçe KUTAY. Bu denli acil durumlarda cihazların değil görevlinin listeyi kontrol etmesi istenirdi.

Kurultay’a katılacak diğer buyruk ve savcıları beklerken duvarda asılı tabloya takıldı gözü. Kabzası narin taşlarla işlenmiş bir hançere yılankavi sarılmış kan kızılı bir gül... Tabloya dair düşüncelerini içine sığdıramadı, masasında oturan görevliye şöyle bir baktı. Bu kargaşanın içinde dinlenecek vakit bulmuş olmasına hayret etti ve ona müsaade etmemeye karar verdi. Manidar bir gülümsemenin ardından kıza döndü:

- Ne kadar tuhaf değil mi hırslarımızı ve kana susamışlığımızı dahi sanatın zarafetiyle örtmeye çalışıyoruz. Sanırım başarıyoruz da baksana onu bunca sene öyle güzel saklamış ve o kadar göz ardı etmişiz ki en güçlü zamanımızda ortaya çıktı ve ben kalplerinizin derinliğindeyim, hiç gitmedim dedi. Yıllarca bunca insanın emeğiyle ve sabrıyla sağlanan birliğin en büyük düşmanı yine o insanların azmi ve sabrı oldu. Bu kez büyük ve önemli bir fark var; o yüce hislerin oklarını doğrulttuğu avları.

Görevli kız ayağa kalktı ve o da Birçe’ye gülümsedi ama onun dudaklarının kıvrılışı oldukça alaycı idi. Bilmiş bir edayla şakağına dokunarak gölüklerini kapattı, konuşmak için başıyla müsaade istedi:

- Sözlerinizin çoğu doğru lakin yanıldığınız bir nokta var. Hançer ve onu sarıp sarmalayan gül düşündüğünüzden çok daha farklı bir anlam taşıyor. Hançer cezayı, gül ise merhamet ve sevgiyle ödüllendirmeyi temsil ediyor. Eğer merhameti, sevgiyi ve tutkuyu doğru zamanda doğru insana karşı gösterirseniz bu size güç katar. Ama yeri geldiğinde güle asaletini, endamını sergileten hançerin de devreye girmesi, kazandığınız gücün denge ile elinizde kalması için gereklidir. İşte bu şaheser de bu siyasi kıvraklığın her daim hatırlanması için Kurultay odasının kapısında asılıdır.

Birçe cevap vermeye yeltendiği esnada savcılardan birinin daha geldiğini fark etti. Yürüyüşünden belliydi. O da başarısızlığın ve devletini koruyamamanın ağır yükünü sırtlanmıştı. Kargaşanın nasıl tetiklendiğini tam olarak bilmese de o da Birçe gibi geçmişte yaşanan benzer olaylardan pay biçerek tahmin yürütüyordu. Siyah ceketinin yakalarını çekiştiriyor ve ağır aksak adımlarla Kurultay odasına doğru ilerliyordu. Tamamen yaklaşıncaya kadar yol arkadaşını, can dostunu seçememişti. Onu görünce çatık kaşları gevşedi, duruşu dikleşti. Birlikte koridorun sonundaki bekleme salonunda bir masaya oturdular. Dertleri birdi. Türk’ün Türk’e düşman kesilmesinin bu kadar kolay olması ikisine de dokunuyordu. İlk değerlendirmeyi yapan Tuğrul oldu:

- Düşmanı kollamayı bırakmayacaksın işte. Sen Türklüğünü unutsan da o düşmanını unutmuyor. Rusların bilmem kaç sene önce kurduğu oyun küçük bir kıvılcımla bugünümüzü yerle bir ediveriyor. Neler dönüyor Birçe? Son Kurultay’da az çok fark etmiştim. Bölge yöneticilerinde bir aksilik vardı ama bu kadar hızlı gelişmesini beklemiyordum. Durum toplantı bildirisindeki kadar berbat mı gerçekten?

- Maalesef. Bir an önce müdahale edilmesi gerekiyor. İşin kötü yanı sadece halk değil yöneticiler de oyuna geldi. Nasıl oldu bilmiyorum ama Fergana Vadisi olayı tetiklendi senin de söylediğin ve bildiğin üzere bu bir oyun ve Rusya Sovyetler Birliği dağıldığında, elini bölgeden çekerken verimli toprakların bulunduğu bu vadiyi devletler arasında savaş çıkarmaya en müsait şekilde paylaştırdı. Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan yapboz parçaları gibi birbirine geçmiş sınırlarla baş başa bırakıldı. Bir yanda cetvelle çizilen sınırlar diğer yanda bir çocuğun eline verilmişçesine karmaşık olanlar. Büyük balık küçük balığı yemenin yolunu bir şekilde buluyor işte. Geçmişte ayrı düştük güçsüz kaldık. Şimdi ise Özbekistan ve Kırgızistan Birlik içindeki en önemli bölgelerden. Düşmanların işe Fergana yarasını kaşımakla başlamaları çok normal. Ama yok öyle yağma bugünün Türk Dünyası’nı kolay lokma olarak görmelerine izin vermeyeceğiz.

Tuğrul daha derine inmek kardeşin kardeşe diş bilemesinin sebebini iyice kavramak istiyordu:

- İlk bakışta istihbarat servisinin elinden çıkmış gibi duruyor.

Sesini alçaltıp Birçe’ye daha da yaklaştı:

- Canıbek Datka hala görevde diye duymuştum.

Birçe bu soru imasıyla söylenmiş sözü duymazdan gelip ilk cümlelerine cevap verdi Tuğrul’un:

- Ben de öyle düşünüyorum. Eskisi gibi halkın içine karışıp birbirine düşürmek kolay değil. Adım adım ezberimizde artık başımıza gelecekler, Canıbek Datka’nın açtığı okullar sayesinde.

Bu ara bilgi, Tuğrul’un sorusuna kapalı bir cevaptı. Devam etti:

- Ya yaşlılarımızı hedef alarak kurdular bu oyunu ya da bunca tedbire rağmen teşkilatlanıp halka sızdılar. Yöneticilerin tavrında da halkını koruma yöneliminden çok bir bilinçlilik seziyorum.

Son yaşananların ince işlenmiş bir planın ilk göstergesi olduğu konusunda hemfikirlerdi. Lakin Birçe bunun üstesinden geleceklerine inanıyor Tuğrul ise Birlik’in huzurlu günlerinin sona erdiğini düşünüyordu. Karşı çıkılacağını, tersleneceğini bilse de konuştu Tuğrul:

- Anadolu’da ata topraklarından uzak kalmış Türklere yıllarca kandaşlarıyla aralarındaki bağın aslında ne kadar güçlü olduğunu, dilimizin de kültürümüzün de göründüğü kadar değişmediğini anlattım. Bir de şimdi olanlara bak. Ata topraklarımızda, bir arada asırlar boyunca benzer etkilere maruz kalan Türkler birbirine yabancılaşmak için basit sebepler buluyor. Nasıl çıkacağız bu işin içinden Birçe? İnsanımızın içinden nasıl söküp atıcaz düşmanlığı?

Birçe başını ellerinin arasına aldı, alnına vuran ateşi hissetti. Yine de dirayetli olmak, dostunun yüreğine su serpecek sözleri söylemek istiyordu:

- Bilge Kağan nasıl çıktıysa bu çemberden, Tonyukuk nasıl başardıysa siyasetle halkı yeniden toplamayı biz de öyle atlatacağız.

Tuğrul bu kez atlatsalar dahi kaçınılmaz sonun bu olduğunu biliyordu ve zihnini yoran gerçekleri Birçe’nin inancını kırma pahasına dile getirdi:

- Sen de farkındasın, biz bu devleti sarsacak hiçbir ihtimali tam olarak ortadan kaldırmayı başaramadık. Her ne kadar eğitimle bunu yapmaya çalışsak da yaşıtlarımız arasında eski kavgalara kulak asanlar da az değil. Kocamışlarımızın da onlardan farkı yok. Kutluk Devlet’i yıkılırken Türkler nasıldı ise bugün de aynen öyleyiz anlayacağın. Kuraklıktan, Moğol istilalarından, Sovyetlerden, sürgünlerden ve son olarak salgından kurtulmuş millete, yıllar sonra hak ettiklerini verebilen tek yapıydı bu birlik. Bir de şimdiki haline bak. Nasıl da yıkılışa sürükleniyor. Hem de daha bu birlikteliği sağlayan atalarımız uçmağa varmadan, savaş yaraları iyileşmeden.

Birçe elini kaldırdı ve sözünü kesti. Karşısında duran genç adamın derya misali çalkalanan gözlerine hırçın bakışlarını dikti:

- Bir topluma kargaşa hâkim olduğunda kutlu bir yönetici gelir ve siyasi zekasıyla her şeyi düzeltir. Ama eğer sorunun kaynağı yöneticilerin arasında ise tek bir çare vardır; o da kaynağı çevreleyen diğer yöneticilerin kendini zehirden korumasıdır. Elbet yayılmayı önlediği gibi zehri de yok etmeyi bilen cesurlar çıkacaktır ortaya. Ama sanma ki bu illet yalnızca iktidar isteği ya da düşman yandaşlığından ibarettir. Umutsuzluk bu durumun en sinsi silahıdır. Dikkat et, oldukça hızlı kan kaybediyoruz!

Sözlerinin yürekte yankılanıp zihinde anlam bulması için oluşan sessizlik Birçe’ye de olup biteni sindirecek vakit tanıdı. Kurultay’ın başlamasına bu kadar kısa süre kalmışken en yakınından duyduğu serzenişler onu düşmanlarından daha ağır yaralamıştı. Neyse ki öfkesini kusacağı güruh toplanmaya, salon dolmaya başlıyordu. Tuğrul daldığı düşüncelerden çıktığında arkadaşının bir dağı omuzlarcasına çatılan kaşlarına baktı. Verdikleri mücadeleleri aştıkları zorlukları anımsadı. Zihni ikna olmasa da yüreği güven dolmuştu:

- Haydi bakalım benim dağların doruklarında dolaşan kartallar kadar yürekli, bir o kadar da inançlı kandaşım. Haydi gidelim, gidelim de unutulan ne varsa hatırlatalım; ihanete, kana susamış çakallara.

Öfkeli, kin dolu, kimliksiz konuşmalar doldurmuştu Kurultay salonunu. İki kararlı genç belki birkaç destekçi ile birlikte atalarının yolunda yürüyecek kendilerine bırakılan mirasa sahip çıkacaklardı.

***

Kurultay’ın duvarlarına çarpan huzursuzluk TEGİN ailesinin evine de sıçramıştı. Bahadır annesinin kitaplığından, el yazmalarının kopyalarını topladıkları e-arşivlerine eklenmemiş, Arapça bir kaynak bulmuştu. Selçuklu devlet geleneklerinden birini anlatan bu küçük kitap yazılımlarını aktive etmek için gereken son bilgilerden biriydi. Birlik kurulduğunda yapay zekaların devlet kontrolü olmadan genel ağdan bilgi çekmesi yasaklanmıştı. Gökçen ise odanın diğer köşesinde analiz ettiği Osmanlı savaş stratejilerine odaklanmış, kardeşinin sözlerine kulaklarını tıkamıştı.

- Hiçbir zaman bana da çabalarıma da güvenmedin. Bir defa olsun sözlerime kulak assaydın çoktan her şey tamamlanmış olacaktı.

Duyduğu tek düze sesler sitemli bir hal alınca Gökçen kafasını kaldırdı ve sinirden elleri titreyen kardeşine yöneldi.

- Senin yapman gereken işin teknik kısmıyla ilgilenmek ama sen her zamanki bilmişliğinle benim işlerime de karışıyorsun. Birazdan Kurultay toplanacak ve sen daha koñısları bölgeye yönlendirmedin bile.

- Koñısları* icat eden benim. Bilmem farkında mısın ama icat etmek zorunda olmamızın sebepleri vardı. Hükümet hem gökyüzünde hem yer altında taramalar yapıyor. Birlik’in bilgi işlem sistemlerinin yazılımlara bağlanması da yasak. Beklemezsek yakalanırız. Kurultay’ın toplanmasına on dakika kala göndereceğiz. Bu halde bile bilmiş olan başkalarının işine karışan ben oluyorum öyle mi? Ailendeki hatta çevrendeki her şeye hükmetmek tek karar mercii olmak isteyen sensin. Bundan âlâ bilmişlik mi var.

*konıs: yerin derinliklerinde ilerleyen ve istenilen bölgeye konuşlanan casus böcekler.

- Ailemizi korumaya çalışmam, üzerinize titremem kontrol etme isteğimden değil. Bunu sen de gayet iyi biliyorsun. Kaybetmekten korkmak insanı bazen kontrolden çıkarıyor. Siz de söylediklerimi çılgınca komutlar olarak algılayıp baş sallamaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Diyorsun ya bana bir kez bile güvenmedin diye keşke benim sana güvendiğim kadar sen de benim yaralarımı, korkularımı anlasaydın.

Her defasında bıkmadan, usanmadan ortalığı sakinleştirmeyi kendine görev bilen Bumin Ata tatlı uykusundan gürültüler eşliğinde uyanmıştı. Yaşlı dizlerine destek olan dizliklerini geçirdi ve ayaklandı. Torunlarının bu tuhaf, çelişkili hallerine bir türlü akıl erdiremese de erklerinin yüceliği onu her zaman gururlandırırdı. Dil dökmeye hazırlanmış, gelecek genç ve ısrarcı cevaplara karşı zihninin kalkanlarını kuşanmıştı. Ama kavgayı durdurmayı başaran Bumin Ata değil zil sesi oldu. Annelerinin ve babalarının gelmesine daha çok vardı. Bahadır endişeyle kapıya koştu. Neyse ki düşündüğü gibi bir durum yoktu ortada. Gelen kargo dronuydu, gök mavisi hediye paketine sarılmış, el yazması bir kitaptı teslim aldığı. Kurtarıcılarının bu kitap olduğunu bilmeden incelemeye başladı Bahadır. El yazması olmasına rağmen yeniydi ve Göktürk alfabesiyle kaleme alınmıştı. Kapaktaki desenlerden bunu Birçe’nin yazdığı rahatça anlaşılıyordu. Yine pek çok sırrı desenlere saklamış şairliğiyle hattatlığını bir eserde yoğurmuştu. Kitabın ilk sayfasında, ismin hemen altına yazılmış olan şiiri geç de olsa görmüştü Bahadır. Satırları okurken öfkesi dindi. Yüreğini saran şeyi tarif etmeye bir tek Birçe’nin gücü yetebilirdi:

Platon- Devlet

(Tañday)

Ey yüreğimin en cesur, dilimin en korkak yanı;

Ey ülküyle tutuşup, bayrakla yakan sevdiğim;

Ey susan dilim, haykıran yüreğim;

Sevdasını ufuklarda, umudunu toprakta gördüğüm;

Türk’üm diye haykıran naranı,

İncinen kalbini, kapanmayan yaranı,

Gururlu bakışlarından düşmeyen Turan’ı,

Şimdi bende, uçsuz bucaksız turan ellerinde;

Göğü tanı, aşkı tanı, hapset göğüne ve göğsüne vatanı!

Göğüne de göğsüne de hapsolan tek varlık ona bir bedende hem vatanı hem aşkı veren Birçe’ydi. Genç yaşına rağmen sahip olduğu bilgeliği, insanı anne şefkatiyle saran görklü sevgisi, her tehlikeyi savuşturan kıvrak zekâsıyla daima Bahadır’ın destekçisi olmuştu. Şiirin olduğu sayfaya bir de not iliştirmişti:

“Bu kitap size yeni kapılar açmayı başarır umarım. Atalarımızın hatalarını ya da başarılarını sisteme girmeniz yeterli olmaz ise Anadolu’nun kurnaz ve cüretkâr filozofundan da yararlanabilirsiniz.”

Birçe’nin siyasetle verdiği mücadelenin bir benzeri de bu loş ışıklarla aydınlatılan haşmetli evde veriliyordu. Tuğrul’un sorduğu sorunun cevabıydı aranan. Nereden peyda olmuştu bu kardeş düşmanlığı? Daha da vurucu olan çözümün de bir an önce bulunması gerektiği gerçeğiydi. Bahadır şiirin sarhoşluğu içinde çalışma odasına ilerledi. O bütün bu şaşkınlıkları yaşarken ablası ikisinin de bulduğu bilgileri sisteme girmiş ondan önce de konısları Kurultay binasının önüne yönlendirmişti.

- Birçe Sokrates’in düşüncelerinin de gerekli olabileceğini düşünmüş. O kadar haklı ki dünya tarihinde başka iç karışıklık yaşanmamış gibi davrandık.

- Elbette sıra onlara da gelecekti. Özellikle okumamızı istediği bir yer var mı bak bakalım vakit kaybetmeyelim. Önce o kısmı işleriz sisteme.

Bahadır hızla taradı sayfaları, altı çizilmiş ilk bölümü okudu:

- “Ama ne olursa olsun, yurttaşlarına karşı yumuşak, düşmanlara karşı sert olmaları gerekli. Yoksa düşmanın haklamasına kalmaz, birbirlerini ya da yurttaşlarını kendileri haklarlar.” yöneticilerin özelliklerini anlatan bölümden bu cümleleri işaretlemiş.

Genç kadının etrafına umut saçan, güzel yüzüne bir anda karamsarlığın ve kırgınlığın acısı düşüverdi:

- Hani babam bize çocukken köpeklerin atalarının kurtlar olduğunu söylemişti de biz günlerce bunu konuşmuştuk seninle. Az önce koñısların ihanet eden buyruklardan topladığı bilgileri okuyunca aklıma o konuşmalarımız geldi. Atalarımız her ne kadar kurdun görklü yanına âşık olmuş olsa da kurt ile insan ezeli düşmandır. İşte o ezeli düşmanın tatlı yiyeceklerine kanıp sadakatini ona veren kurtların sonu soylarından ayrı düşmek, kim olduklarını unutmak olmuş. Umarım ırkımız bu sona uğramadan kurtuluşa erdirecek çözümü buluruz.

İkisi de geçmişin tatlı hatırası ile şimdinin kederi arasında sıkışmış birkaç saniyenin sessizliğine kapıldılar. Sonra ise coşkun derelerin akışı misali duraksız olan çalışma alışkanlıkları onları bu çıkmazdan çekip aldı.

- Gördüğün gibi düşük çenem olduğu sürece daha çok zaman kaybederiz. Sen otur tamamını okut yazılıma. Çok az kaldı zaten ben de diğer yabancı kaynakları taratayım.

Bahadır sayfaları hızla taratırken kitabın son sayfalarının farklı bir kitaptan yapılan alıntılarla dolu olduğunu anladı:

- Gökçen bunun içinde bir kitap daha var belki bir sonraki adımda ne yapmamız gerektiğine dair işe yarar ip uçları vardır.

Yorgunluk ağır basmaya başladığında Bumin dedenin huzurlu hikayelerine sarılmak onlara güç verirdi. Gökçen o an en çok buna ihtiyaçları olduğunu hissetti. Son değerlendirmeleri yapıp mola vermeleri daha güçlü bir dönüş sağlayabilirdi.

- Orda neyi çizmiş peki. Oku da dedeme bir bakalım. Annemler de Vatikan’a gidecek vakti buldular ama. Yalnız kaldığında anneannemi düşünüp kendini suçlamaya fırsat buluyor.

- Keyiflerinden gitmediler ya, onlar da senin gibi benim gibi birlik dağılmasın diye çabalıyorlar. Annem Dede Korkut nüshasının e-arşivde eksik kısımları olduğunu fark etmiş. Sorunu çözüp döndüklerinde belki bizim de çalışmamıza gerek kalmayacak.

Tartışmaya gücü kalmayan Gökçen çıkış yolu olarak dedesine sığındı. Tabi kardeşini yazılımın başında tek başına bırakmaya da içi el vermedi. Birlikte Bumin Ata’nın yanına geçtiklerinde onu beklediklerinden çok başka bir halde buldular. Pencereden gökyüzüne bakıyor ve al yanaklarını tombullaştıran gülümsemesiyle öylece duruyordu. Belli ki zihnini işgal eden ezici pişmanlıklar değil hoşlukla dolu hatıralardı. İrkilerek ona tebessüm ettiren hülyalardan uyandı.

- Bir gülüşüne bin can feda evimizin hakanı. Nedir bize gül yüzünün güzelliğini gösteren?

Neşesini bulaştırdığı torunları ellerinden tutup onu rahat koltuğuna geçirdiler. Onlar da iki yanına diz çöktüler. Ve anlatılacak olanı dinlemeye koyuldular.

- Annenizle babanız savaşta tanıştılar biliyorsunuz. Sibirya’dan Irak’a kadar nerde işgal altında Türk toprağı varsa geri aldılar. Bütün bunlar bittiğinde onların da yolu ayrılmıştı haliyle. Aça benim yanıma Bişkek’e dönmüştü. Babanız da ailesinden kalan evine, Anadolu’ya, Afyon’a dönmüştü. Ben ecenizi(nine) babanız da bütün ailesini kaybedeli tam on sene olmuştu. Salgın o kadar tuhaftı ki kimin öleceği kimin hayatta kalacağı belli olmuyordu. İşte salgının bittiği ama izlerinin alnımıza kazındığı o günlerden birinde anneniz ve babanız birkaç arkadaşıyla telekonferansla buluşmuş sohbet ediyorlardı. Aça eve girdiğimi fark etmedi. Ben de fırsattan istifade onları dinlemeye başladım bir köşeden. Aça en sevdiği konular konuşuluyor olmasına rağmen hiç sesini çıkarmıyor, normal zamanların aksine muhabbeti kızıştırmıyordu. Tahmin ettiğiniz gibi annenizin durgunluğunu görebilen tek kişi Anıl’dı. Sandım ki onu özlediği için dalıp gidiyor konuşmadan yalnızca onu izlemek istiyor. Anneniz konuşmaya başladığında sevincim hüznüme karıştı. Onun derdi benim kederimdi. “Babam geldi aklıma. Hani derler ya dağ gibi adam yıkıldı resmen diye, aynen öyle. Belki de her şey başındaki karın erimesindendir. Annem gittikten sonra o da sevmez oldu bu hayatı.” dedi. Bakmayın öyle yaşlansak da bunamadık daha. Kızımın içimi yakan bu sözlerini ölsem de unutmam. Hakkı vardı, Aybanu’m bu dünyadan göçtüğünde benim ruhumu da alıp gitti. Siz geldiğinizde Aça’nın beni düşünmesini; aşkın derinliklerindeyken, sevdiği adam karşısındayken bile babasının derdiyle dertlenmesini hatırladım ondan öyle yarı hüzünlü yarı gururlu tebessüm ediyordum.

Henüz yirmili yaşlarında olan bu iki kardeş neredeyse anlatacak bir asrı olan bu çınara öyle hayran, sözlerine öyle hasretlerdi ki kalkıp işe koyulacak olmak çok zor geliyordu onlara. Konuşmak, yorum yapmak ya da soru sormak pek adetleri değildi. Bumin Ata onların akıllarından geçenleri zaten bilir ve hikayelerini ona göre anlatırdı. Onlara ise ellerini öpüp yanından ayrılmak dinlenmesine müsaade etmek düşerdi yalnızca. Yine öyle yaptılar ve zorla da olsa odaya döndüler. Ekranda beliren yazı iki yıllarını verdikleri emeklerinin net olmasa da en önemli karşılığı idi.

- Bahadır! Yazılım kendini aktive etmiş. Konıslardan gelecek olan bilgiler aradığımız son noktaymış meğer. Ha bir de yabancı kaynakları taratmak.

- Durum değerlendirmesi yapmayı bırak da talimatın ne olduğunu öğrenelim. Birçe saatlerdir dağılmayı önlemek için Kurultay’da ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Bir an önce talimatı ona göndermeliyiz.

نهاية الفصل

14 تعليق