Skip to content

SİYAH ATEŞ

Chapter 5 · 43 min read

SİYAH ATEŞ

Chapter 5

ANLAMADIM

Instagram hesabım: @ezgivani

Dolu Kadehi Ters Tut - Yangın

Chris Brown - Under The Influence

Aaryan Shah - Renegade

Keyifli okumalar! 🖤

Hayatta bazı şeylerin her zaman bir bedeli oluyordu. Bir yerden verirken bir yerden alıyordu hep. Hiç şaşmıyordu. Bir kere şaşsaydı dişimi kıracaktım zaten.

İçim biraz olsun rahatlamıştı. Kız kardeşime ulaşıp iyi olduğumu söyleyebilmiştim. Bir yalan bulmuş, içini rahatlatmıştım. Eh, bir de yanındayken bile sunamadığım bir hayat sunacaktım ona. Yirmi bin lira konusundan emin değildim ama kira ve faturalar ayrı olarak ödenecekse ona gönderilecek tutar ne olursa olsun fazlasıyla yetecekti. Paraya ihtiyacı olmadan okuyacaktı. Hesap kitap yapmadan iki yıl rahat edecekti. Ondan iki yıl uzak kalacaktım ama en azından sırtı yere gelmeyecekti. Kaçırıldığım anda bunları planlamamıştım, Maya'ya maddi açıdan bir şey yapamayacağım için çok korkmuştum fakat olaylar hiç beklemediğim şekilde gelişmişti. Ne yalan söyleyeyim, bu sonuçtan şikayetçi değildim. Utanmasan Karan'a seni kaçırdığı için teşekkür edeceksin Âlâ.

Teşekkür etmeyecektim fakat benim aksime Maya'nın geleceği açısından her şey yolundaydı. Evet, burada tutsaktım, zorla tutuluyordum ama karşılığında kardeşim rahat bir hayat sürerek okuyacaktı. Ona yolladığım parayla aylardır almak istediği montu alabilirdi mesela, geçen hafta alışveriş merkezinde gezerken vitrinde görüp uzun uzun baktığı o kırmızı çantayı da alabilirdi. Maya mutlu olurdu alışveriş yaparken. Maya iyiydi. Daha da iyi olacaktı. Bunu bilmek her şeyi katlanılabilir kılacaktı benim için. Bu adam bana ne yaparsa yapsın dayanabilecektim. Emin misin Âlâ? Sana en son söylediği şeyi bir hatırla istersen zira on iki saniyedir adamın yüzüne aval aval bakıyorsun.

"Kar küreyeceksin," demişti on iki saniye önce. Çok ciddi görünüyordu, yüzü ifadesizdi ve neye bu kadar şaşırdığımı anlamaya çalışır gibi bakıyordu.

Saniyeleri saymaya ufaktan başlamıştım belli ki. Pardon, Alelâde başlamıştı; bense ondan kopya çekiyordum. Çek anam çek. Saniyeyi de Alelâde saysın, her şeyi o yapsın zaten. Ağlamamalıydı Alelâde. Bir işe yarıyordu nihayet.

"Efendim?" dedim boş bulunarak. Ağladığım için burnum tıkanmıştı ve sesim tuhaf çıkıyordu. Kaşlarımı çatıp hafifçe gülümsemiştim. Alay ediyor olmalıydı yine. Sonuçta beni bir hücreye atacağını ve orada fare olduğunu söylediğinde de aynen böyle ciddi bakıyordu gözleri.

Yüzüme düz düz bakarken başını, ne efendimi amına koyayım? der gibi hafifçe iki yana salladı. Ciddi miydi? Ne oldu? Hani her şeye katlanabilirdin? Tamam, bunun dışında her şeye katlanabilirim demek istemiştim.

Boğazımı temizledim ve yüzüne zorlandığımı belli eden bir surat ifadesiyle bakmaya başladım. "Kar..." Derin bir nefes aldım. "Kar mı küreyeceğim?"

"Algılamada problem mi yaşıyorsun?" dedi aynı şekilde bakmaya devam ederken. "Bir şeyi anlaman için kaç kez tekrarlamak lazım?"

Gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. Sanki göz teması kurmak, onu ikna etmemi kolaylaştıracakmış gibi düşünüyordum. Gözleri çok güzeldi ama hep çok sert bakıyordu. Biraz yumuşasa, biraz gülümsese biraz da kibar olsa daha iyi olabilirdi. Sesli söylesene şunu, ne tepki vereceğini merak ettim doğrusu.

Konudan sapmamalıydım. Kar küremekten bahsediyordu. Ben ve kar. Cümle içinde bile yan yana geldiğimde kalbim sıkışıyordu benim. Bunu asla yapamazdım. ASLA.

"Ben..." Sus Âlâ. Sakın itiraz etme. Dayanabilirsin, sus. "Ben kardan nefret ederim."

Şansımı denemek zorundaydım. İstemiyordum. Karla, kışla ilgili hiçbir şeyin içinde bulunmak istemiyordum.

"Ee?" diye sordu. Kaşlarını kaldırmıştı ve bakışları getir devamını getir de göreyim, der gibiydi. Bu bakışları bütün cesaretimi kırıyordu.

"Başka bir görev versen?" deyivermiş bulundum bir çırpıda. Âlâ sen çok şımardın haberin olsun.

"Pardon?" dedi aynı şekilde bakmaya devam ederken. Ona karşı gelmemem gerektiğinin bilincindeydim ama aksini de yapamazdım. Yapamazdım işte. Bu gerçekleşmemeliydi.

"Şey..." dedim yerimde sallanarak. Ellerimi arkamda birleştirmiştim. Korkuyordum ama şansımı zorlayacaktım. Zira karla ilgili herhangi bir şey daha korkunçtu. "Tuvaletleri temizleyeyim mesela? Çıplak elle?"

Bakışları gözlerimden ayrılıp bir sağa bir sola sallanan vücuduma kaydı ve ne yaptığımı izlerken kaşları biraz daha kalktı. Buna rağmen alnında oluşan o iki kısa çizgi daha fazla derinleşmemişti. Ben kaşlarımı şu kadar kaldırsam alnım çizgi çizgi olurdu valla. Dolgu mu yaptırıyordu acaba alnına? Sen balataları yaktın iyice. Başlayacağım şimdi dolguna botoksuna!

"Normalde eldiven takmadan asla klozet temizleyemem ama... ceza niyetine hani?" diye devam ettim ondan bir ses çıkmayınca. "Çıplak elle temizleyeyim dedim o yüzden. Olur mu?"

Bu çok daha kötü olmalıydı onun için. Gerçi benim için de rezalet kötü bir şeydi ama kulağa korkunç gelmiyordu. Kar yoktu en azından. Bok temizlemeyi kar temizlemeye tercih ediyorsun Âlâ. Bu adamın seninle ilgili ne düşündüğünü cidden merak ediyorum.

Alelâde'ye aldırmıyordum. Hâlâ ısınamamıştım. Az önce karın içinde neredeyse çıplak ayakla yürümüş, kar yığınının içine düşmüştüm. Ellerim kara gömülmüş, soğuk kar doğrudan tenime temas etmişti ve bu yeterince ağırdı zaten. Saatlerce kar temizleme düşüncesi beni çok kötü tetikliyordu. Karanlık hatıralarıma, kasvetli düşüncelerime hapsolacağıma bok temizlemeyi yeğlerdim. İSTEMİYORDUM İŞTE. İSTEMİYORDUM.

"Dalga mı geçiyorsun?" diye sordu gözlerini kısarak. Sinirleniyordu sanırım. Sinirleniyor muydu? Karar veremiyordum. Sakin de görünüyordu aslında şu anda?

"Hayır," dedim anında. "Lütfen. Rica ediyorum. Başka bir şey yapayım ama kar küremeyeyim."

Sandalyesinde geriye yaslanırken gizleyemediği bir şaşkınlıkla birlikte bakışlarını yüzüme dikti. Ona karşı gelmene şaşırdı Âlâ. Adama ne istersen yaparım dedin ama bir kar bile küremiyorsun. Dua et de başına silah dayamasın yine.

O yüzüme uzun uzun bakarken aklından ne geçtiğini anlamaya çalışıyordum. Sinirlenmişti sanırım, dilini ağzının içinde dolaştırıp duruyordu. Korkum somutlaşıp göğsümün üzerine oturmuştu sanki.

"Sen söyle o zaman... Ne yapayım?" diye sordum gülümseyerek. O kadar aciz bir gülümsemeydi ki yüzümdeki, dudaklarım ve gözlerim resmen ona yalvarıyordu. "Tuvalet olmaz dersen... yerleri de silebilirim? Kendimi övmek gibi olmasın ama temizlik konusunda çok iyiyimdir. Üç odalı bir evi bir saatte pırıl pırıl yaparım. Kendimi bildim bileli temizlik yapıyorum ben. Rahmetli anneme çekmişim, o da öyleydi. Çok titizdi. Günde üç kez süpürge açardı evde. Rahmetli anneannem de öyleymiş. Nesilden nesile işte... İnsanlar yaşamak için temizlik yapar... biz temizlik için yaşayan tipleriz. Her yeri temizleyebilirim. Her şeyi temizleyebilirim. Yani... malikâne biraz fazla büyük gibi duruyor; her yeri temizlemek birkaç günümü alır ama istersen hemen şimdi başlayabilirim? Bugün tozları alsam, yarın süpürsem... ertesi gün silsem...? Gerçi camları da silmem gerekiyor." Başımı çevirip camlara baktım. "Onu nasıl yapabilirim bilmiyorum. Çok cam var burada, hepsi de boydan boya maşallah. Tavana kadar... Benim iki artı bir evimin pencereleri küçücüktü; yarım saatte hallediyordum hepsini. Neyse, zorlanırım ama hallederim herhâlde. Başlayayım mı hemen? Ne yapayım?"

Yeniden ona dönmüştüm şimdi. Ceylin'in yavru kedi bakışlarının aynısı olduğunu umduğum bakışlarla bakıyordum. Yüzümde salak bir gülümseme vardı hâlâ.

"Beni tanımıyorsun," dedi tehkikeli bir sakinlikle. İfadesiz bir şekilde yüzümdeki gülümsemeyi inceliyordu."Merak ettim doğrusu, neye güveniyorsun tam olarak?"

"Efendim?" dedim aynı gülümsemeyle yüzüne bakmaya devam ederken.

"Neyine güvenip de sözüme karşı geliyorsun?" diye sordu tane tane. Gözlerinde nefretle karışık öfkeli bir ifade vardı. "Kar küreyeceksin diyorum, karşıma geçip temizlik yapayım diyorsun. Senden akıl mı alacağım bir iş buyururken?"

"Karşı gelmiyorum ki," dedim gittikçe kısılan bir sesle. "Akıl da vermiyorum. Ben... yapamam sadece. Kar sevmiyorum. Bu yüzden anlayış bekliyorum birazcık."

"Anlayış?" dedi sakince. Bağırıp çağırsa daha az ürkerdim sanırım. Uzatma Âlâ, hâllederiz. Boş ver.

"Hı-hı," diye mırıldandım yerimde sallanmaya devam ederken.

"Göremezsin anlayış falan," dedi keskin bir sesle. "Sana ne dersem onu yapmak zorundasın. Aksi taktirde ne olacağını gayet iyi anlamış olman lazımdı. Yoksa tam anlatamadım mı?" Tek kaşını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Daha açık mı olmalıyım?"

Kalbim teklerken korkuyla titredim. "Anladım," dedim hızla. "Gayet iyi anladım."

"İyi," dedi buz gibi bir ifadeyle. "Bir dahakine açıklama dahi yapmam, haberin olsun. Üzülme sonra."

Yüzüne ait olduğu yermiş gibi yerleşen o acımasızlık bütün tüylerimi şaha kaldırıyordu ama görmezden gelecektim. Israrlarıma dayanabilen olmamıştı şu zamana kadar. Hep kazanırdım ısrar ederek. Şimdi yine başarabilirdim. Bu zamana kadar ısrar ettiğin kimse başına bir silah dayamadı ama Âlâ. Bir ayağın çukurda, haberin olsun.

"Bir kereye mahsus anlaşmayı unutsak?" dedim baş parmağımı işaret parmağıma yaslayıp havaya kaldırmıştım. "Sonra söz veriyorum bir daha sorgulamayacağım hiçbir şeyi. Ama lütfen bunu yapmayayım." Gülümsüyordum yine mal gibi. "Ne dersin?"

"Çık dışarı Âlâ," dedi. Bakışları daha fazla sertleşmiş, çenesi kasılmıştı.

Gülümsemem yüzümde soldu. Ne güzel ismin varmış senin Âlâ.

Dudakları benim ismimle ilk kez şekillenmiş, adımı ondan ilk defa duymuştum. Bunun yarattığı anlam veremediğim o tuhaf duygu bir an afallamama sebep olunca gözlerimi kırpıştırdım.

Bende bir hareketlilik olmayınca yüzü gerildi ve dişlerini sıktığını gördüm. "Çık dışarı dedim."

"A-ama..."

"Git," dedi dişlerinin arasından. "Gözüm görmesin seni."

Sertçe yutkundum ve daha fazla sinirlenmesinden korkarak bir adım gerileyip arkamı döndüm. İstediğini yapmadığım için her an başıma bir silah dayayabilirdi. Sanırım başardın. Kar temizlemeyeceksin Âlâ.

Minik adımlarla çıplak ayaklarıma aldırmadan kapıya doğru ilerledim. Islak çoraplarımı avcumun içine almış, buruşmalarına sebep olacak kadar sıkı tutuyordum.

İçimde şiddetli bir koşma isteği vardı. Hani gece tuvalete kalktığınızda yatağınıza dönerken gelen o koşma hissi vardır ya, onun gibi. O karanlık koridorda sakin adımlarla yürürdünüz ama koşasınız gelirdi ya korktuğunuz için, aynen öyleydi. Sen zaten yatağına dönerken hep koşuyorsun Âlâ. Ben koşuyordum ama belki onlar koşmuyordur Alelâde, sana ne?

"Üç saatin var," diye seslendi arkamdan sert bir sesle. Sesi göğsüme yediğim bir yumruktu sanki. "Üç saatin sonunda arka bahçeye çıktığımda temizlenmesi gereken her yer temizlenmiş olacak. Taşlı yollarda bir kar tanesi dahi görmeyeceğim. Aksi taktirde bütün geceyi karın içinde uzanarak geçirirsin."

Adımlarım yavaşlarken dişlerimi sıktım. Başaramadık abi. Başaramamıştım.

"Ha eğer dediğim yapılmazsa..." diye devam etti. Sesi fazlasıyla tehditkârdı. "Anlaşmayı tamamen unut."

Gözlerimi kapatıp nefesimi tuttum.

Tekrarlıyorum Âlâ. Bugün seni Karan'ın kızı olarak yaratmayan Rabb'in için ne yaptın? Hiçbir şey yapmamıştım belli ki. Çünkü bu adam bana acımıyordu. Acımayacaktı da.

Ondan nefret ediyordum. Ondan kocaman nefret ediyordum. Ne tesadüf? O da senden nefret ediyor Âlâ. Hem de kocaman.

Durmadım, itiraz da etmedim. Yavru kedi bakışı dahi atmıştım ve hiçbir şeyin işe yaramadığını, yaramayacağını anlamıştım sonunda. Nefesimi üflerken kapıya ulaştım ve dışarı çıktım. Alışmış kudurmuştan beterdir demişler Âlâ, kardeşinle konuşturdu diye her istediğini yapacağını mı sandın?

Daha şimdiden ruhum kararmaya başlamıştı. Üç saat çok uzun bir süreydi. Altmış çarpı altmıştan bir saat, üç bin altı yüz saniye ederdi. Üç bin altı yüz çarpı üç de on bin sekiz yüz saniye ediyordu. On bin sekiz yüz saniyem vardı. On bin sekiz yüz saniyelik bir işkenceye doğru yürüyordum. Aferin Âlâ. Çözdün bu saniye işini sen. Neyse ki tıpçısın da matematiğin iyi. Bir daha geç kalmazsın bu gidişle.

Alelâde olsaydım keşke. Anca konuşuyordu, başka bir bok yaptığı yoktu. Hayat ona güzeldi. Senin iç sesin olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun, bilsen böyle söylemezdin.

Dışarı çıktığımda kapıda bekleyen iki adam, Koral ve Mustafa abinin gözleri hemen beni buldu. Hepsi bana bakarken somurtmama engel olamayarak Mustafa abiye döndüm. "Üzerimi değiştirip saçlarımı kurutmam lazım. Patron öyle emretti. Sonra da kar küreyeceğim."

Mustafa abinin kaşları çatılırken Koral'ın yüzünde sinir bozucu bir gülümseme oluştu. Ona dik dik baktım. "Hayırdır? Neye gülüyorsun? İçeride dut yemiş bülbül gibiydin?"

Gülümsemesi hızla silindi. Kemerli burnunun delikleri genişledi, bakışları sertleşti ve kalın, koyu renk kaşları çatıldı. Kahverengi gözleri öfkeli bakıyordu artık. "Haddini aşma," diye tısladı.

Ona düz düz baktım, sonra Mustafa abiye doğru ilerledim. "Karan'ın olmadığı yerde patron kesiliyor bu da. Vasfı neyse!"

Sinirimi Koral'dan çıkarıyordum. Hak ediyordu gerçi. Ondan da nefret ediyordum. İkisini de bir odaya kapatıp her here benzin dökmek, sonra da ateşe vermek istiyordum.

Mustafa abi de benimle birlikte geniş holde ilerlemeye başlarken, "Yapma," diye uyardı beni. "Koral'a uyma Âlâ. Uğraşır seninle."

"Aman," dedim aksi bir şekilde. "Uğraşırsa uğraşsın. En fazla ne yapabilir? Döver mi? Dövsün. Öldürecek hâli yok ya. Eminim patronuna sormadan işemiyordur bile o."

Mustafa abi kendine engel olamayarak güldü. "İlahi Âlâ, hiç güleceğim yoktu."

Yeniden müştemilata gitmemiz gerekiyordu ama Mustafa abi ıslak saçlarıma ve çıplak ayaklarıma acıyarak beni götürmemişti. Benim için kuru kıyafet ve bir saç kurutma makinesi getireceğini söyleyerek gitmişti. O gelene kadar da malikânenin kocaman mutfağında hiçbir yere ayrılmadan beklememi tembih etmişti.

Mustafa abi gideli bir-iki dakika oluyordu. Ada tezgâhtaki bar sandalyelerinden birine oturmuş, asık suratımla etrafı inceliyordum. Dirseğimi tezgâha, çenemi de elime yaslamıştım. Hâlâ öfkeliydim, içim sıkılıyordu.

Mutfak gerçekten çok büyüktü. Arka bahçeye açılan siyah çerçeveli, sürgülü kapının olduğu duvar komple camdan oluşuyordu. Yemek odasındaki camın aynısıydı, siyah çerçevelerle karelere ayrılmıştı. Camın kenarında duran beyaz tül perdeler süs niyetine kornişin en ucunda duruyordu.

Mutfak dolapları mat siyah, tezgâh ise parlak beyazdı. Mutfak dolaplarının kulpları yalın, sade bir modeldi ve altın sarısıydı. O kadar çok dolap vardı ki yarısının boş olduğunu düşünmüştüm nedense. Nasıl dolduracaklardı ki bu kadar dolabı? Envai çeşit tabak çanak seti alacak hâlleri yoktu dolaplar dolsun diye sonuçta.

Bakıldığı zaman çok göz yormuyordu ama gösterişsiz de değildi. Zemin parlak mermerdendi, kırık beyaz rengindeydi. L şeklindeki mutfağın en köşesinde, iki kapaklı siyah buzdolabının yanındaki kahve köşesine baktım. Bir sürü adını bilmediğim kahve makinesi, kupalar, fincanlar ve yan yana dizili kahve şurubu şişeleri çok güzel görünüyordu. Orada çeşit çeşit kahveler yaparken kendi kendime baristacılık oynayabilirdim mesela. Ne diyorsun Âlâ? Bir kahve içebilsem ne güzel olurdu diyorum.

"Âlâ?"

Başımı çevirip sesin sahibine baktım. Nefes nefese kalmış bir şekilde mutfağa giriyordu Lale abla. Koşturmuş gibi bir hâli vardı. Beceriksizce gülümsedim.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu gülümseyerek.

"Mustafa abiyi bekliyorum," dedim. "Kıyafet ve saç kurutma makinesi getirecek de bana..."

Lale abla karşımdaki tezgâha doğru ilerledi ve kendine bir su bardağı çıkardı. "Duştan sonra neden kurutmadın ki saçını be kızım?" dedi tatlı bir azarlamayla. "Zatürre olacaksın. Hava eksilerde." Kendine bir bardak su doldurup bana dönerek yavaş yavaş yudumlamaya başladı.

"Kurutma makinesini bulamadım," diye mırıldandım.

Suyunu bitirene kadar bana cevap vermedi. Aldığı her yudumda boğazından gluk gluk sesler geliyordu. Normalde olsam bu halini çok tatlı bulduğum için gülerdim ama hiç keyfim yoktu.

Suyunu bitirip bardağı tezgâha koydu ve, "Elhamdülillah," dedikten sonra bana döndü. "Kızların işidir. Elli kere söyledim şu kurutma makinesini odanıza götürmeyin, banyoda kurutun saçlarınızı diye ama yok... illa götürecekler. Hayır, geri yerine de koymuyorlar!"

Gülümsedim. "Sorun yok ya," dedim. "Bir şey olmaz bana..." Başın ağrıyor Âlâ.

"Bir şey içmek ister misin?" diye sordu Lale abla bardağı siyah renkteki bulaşık makinesine yerleştirirken. "Bitki çayı yapayım sana... sıcak sıcak iyi gelir."

"Yok," dedim gülümseyerek. Sıcak bir çay içmek çok iyi gelebilirdi ama bu evde keyif yapmak demek bedel ödemek demekti. "Mustafa abi gelir şimdi, sonra da hemen işe koyulmam lazım. Üç saatim var."

"Ne işi?" diye sordu buzdolabına yönelirken. İki eliyle buzdolabının kapaklarını açtı ve içinden bir poşet taze fasulye çıkardı.

"Kar küreyeceğim," diye mırıldandım. "Dün gece kar yağmış; şimşirli yollar kapanmış hep."

Omzunun üzerinden bana döndü ve temkinli gözlerle yüzüme baktı. "Sen niye temizliyorsun kızım? Bahçıvanların işi bu?" diye sorduğunda iç geçirmemek için zor tuttum kendimi.

"Karan Bey öyle istedi," dedim gülümseyerek.

'Oğluşun öyle istedi' demek istemiştim ama neyse ki kendime hakim olabilmiştim. Evlat olsa sevilmezdi oğluşu. Eğer ben yanlış anlamadıysam ve gerçekten onun annesiyse bu kadına üzülüyordum. Çekmediği dert, çile kalmamış olmalıydı. Çekmediği dert neden çilek alsın Âlâ? Kahkaha tufanısın Alelâde. Dikkat edelim de Cem Yılmaz'ın tahtı sarsılmasın şu esprinle.

Dudaklarım gülümsüyordu ama gözlerim acı içinde kıvranıyordu. Lale abla da bunu görüyordu üstelik.

"Karan mı böyle istedi?" dedi ve poşeti ada tezgâha bırakıp dolabın kapaklarını kapattı. "Neden?"

"Bilmem," dedim. "Böyle uygun görmüş."

İç geçirdi ve hemen akabinde de cıkcıkladı. Tepkisini izlerken sessiz kaldım. Sanırım oğlunun bu hareketini onaylamadı Âlâ...

"Şimdi Ceylin'le ilgileniyor," dedi poşeti eline alıp musluğun yanında koyarken. "Onunla birlikteyken rahatsız edilmeyi hiç sevmez. Bekle, birazdan konuşurum ben onunla," dedi arka arkaya.

"Olmaz..." dedim ama Lale abla lafımı kesti.

"Sen nasıl küreyeceksin kocaman bahçeyi kızım? Olmaz öyle şey."

Karan Bey'imiz anne terliği yiyecek bir adam mı sence Âlâ? Sanmıyordum. Bu gerçekleşirse kabak yine benim başıma patlardı.

Üstelik Lale ablanın onun annesi olduğunu düşünmeye başladığımdan beri artık bu kadının yanında diken üstündeydim. Rahat hissetmiyordum. Benim tarafımı tutmazdı, anneler oğullarını gözetirdi her zaman.

"Gerek yok abla," dedim hızla. "Ben severim kar kış... Hem kafa dağıtmam lazım. Bir şeylerle meşgul olmak iyi gelecek bana." Yalan gerçekten senin bir yerlerine yuva yaptı be bacım. Tek ayak üstünde kırk tane yalan söylüyorsun.

"Senin yolun nasıl düştü buraya bakayım?" diye sordu bana aldırmadan. "Koral kahvaltıda bir şeyden sorumlu değil dediğinde bir işler döndüğünü anladım ben ama herkesin içinde sormadım. Anlat bakalım."

Lale abla o sırada dolapların birinden bir süzgeç çıkarmış, taze fasulyeleri süzgecin içine boşaltıyordu. Ne çok seversin taze fasule yemeğini Âlâ. Annen öldüğünden beri hiç yemedin. Sana da bir tabak verirler mi acaba?

Yutkundum. "Çalışmak için geldim," dedim gergin bir şekilde. "Kız kardeşimi okutuyorum da..." Buraya gelişimle ilgili hiçbir şey anlatmayacaktım. Dilime mukayyet olmam gerekiyordu. Oturup da oğlu olduğunu düşündüğüm birinin yaptıklarını anlatıp onu kötüleyecek değildim.

"Ne güzel," dedi Lale abla omzunun üzerinden bana gülümseyerek. Sonra önünde döndü. "Karan seni kar küreyesin diye işe aldı, öyle mi?" dedi. Musluğu açmış, taze fasülyeleri özenle yıkıyordu. "Bunun için iki tane bahçıvan var burada. İyi de maaş alıyorlar."

Sana inanmıyor Âlâ. Hemen konuyu değiştir, hemen.

"Karan senin oğlun mu?" diye sordum pat diye. Lale abla duraksadı ve hareketsiz kaldı. Ben kendi sorduğum soruya şaşırıp gözlerimi kırpıştırırken de bir süre sessizliğe gömüldü. Yavaşça musluğu kapattığında sorduğum soru için kendime lanetler okuyordum. Konuyu değiştir derken bunu kast etmemiştim geri zekâlı! Şu aptallığından gerçekten nefret ediyorum Âlâ.

Lale abla taze fasülyeleri suyunun süzülmesi için kenarı koyarken yavaşça bana doğru döndü ve tezgâha yaslandı. "Nereden çıktı bu?" Bakışları puslanmış, yüzü ciddileşmişti.

"Özür dilerim," dedim gözlerimi kaçırarak. "Öyle bir anda soruverdim işte. Bakma sen bana. Ceylin sana babaanne diyor ya... ondan. Çok özür dilerim Lale abla. Üzerime vazife olmayan şeylere burnumu sokmak değildi amacım. Ben bazen tutamıyorum ağzımı... aklımdan geçen çıkıveriyor ağzımdan..."

"Oğlum," dedi kuru bir sesle. Gözlerim onu bulurken ağzım kapandı.

"Anladım," dedim sadece. Çok fazla şey söyleyebilirdim mesela, elli tane soru sorabilirdim. Neden müştemilatta kaldıklarını, neden oğlunun evinde çalıştığını, neden bu malikânede kraliçe değil de külkedisi gibi dolaştığını falan art arda sorabilirdim ama sormayacaktım. Burnumu sokmamam gerekiyordu. Hem bakışlarından anladığım kadarıyla bu onun için hassas bir konuydu. İrdelemek istemezdim. Ha şunu bileydin Âlâ.

Lale abla başka bir şey söylemedi, önüne dönüp işine devam etti. Ellerimi ıslak saçlarıma daldırırken başımı önüme eğdim. İçimden kendime art arda küfürler yağdırıyordum. Kadın beni tanımıyordu ve hakkımda kim bilir neler düşünüyordu şu anda. Şu çeneni bir tutamıyorsun Âlâ. Çok ayıp ettin. Evet, çok ayıp etmiştim.

"Karan'ı ben doğurmadım." Başımı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktığımda Lale abla çekmeceden bıçak alıyordu. Bana arkası dönüktü. "Ama doğduğu o ilk anda, avazı çıktığı kadar ağlarken annesiyle olan tek bağını; göbek kordonunu kesip ilk benim kucağıma verdiler. Onu ben doğurmadım ama bu yaşına ben getirdim."

Gözlerimi kırpıştırdım. Biyolojik annesi değildi, manevi olarak annelik yapmıştı. Peki ya annesi neredeydi? Acaba istememiş miydi onu? Yoksa annesinden almışlar mıydı onu? Doğumdan hemen sonra Karan'ı annesinin değil de Lale ablanın kucağına vermeleri başka ne anlama gelirdi ki? Bunu da sor istersen Âlâ?

Başka bir soru sormaya cesaretim yoktu ama merak içinde kıvranıyordum. "Anladım," dedim tekrardan. "Sen büyüttün yani..."

"Evet," diye mırıldandı ve süzgeci alıp bana doğru ilerlemeye başladı. Yanımdaki sandalyeye otururken buruk bir gülümseme vardı yüzünde. "Buraya ilk geldiğimde eşimle yeni evlenmiştik. Bir ay oluyordu evleneli. Rahmetlinin sağ koluydu uzun bir süre boyunca... yani eşim vefat edene kadar."

"Rahmetli?" dedim merakıma yenilerek. Sonra ekledim: "Bu arada başın sağolsun... eşin için çok üzüldüm."

"Dostlar sağ olsun kızım. Rahmetli dediğim, Faruk Bey'im," dedi iç geçirerek. "Karan'ımın babası."

"Allah rahmet eylesin," diye mırıldandım Lale ablanın taze fasülyeleri parçalamasını izlerken. Ellerinin üzerinde benek benek güneş lekeleri vardı. Merak ettiğim çok fazla şey vardı ama bir soru daha sormaya çekiniyordum.

"Dile kolay otuz iki yıl," dedi dalgın bir şekilde. "Otuz iki yıldır buradayım." Bak, kadın otuz iki yıldır buradaymış Âlâ, şükret hâline. Lale abla gibi müebbet yemiş de olabilirdin. İki yıl dediğin ne ki bunun yanında, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

"Çok uzun zaman olmuş," dedim hafifçe gülümseyerek.

"Su gibi akıp geçti ama..." dedi bakışlarını parçaladığı fasülyelerden ayırmadan. "Bu mutfağa attığım ilk adımı dün gibi hatırlıyorum. O zaman çok başkaydı evin dekorasyonu tabii ama dün gibi işte. Karan'ın doğduğu gün, o iki yaşındayken ikizlere hamile kaldığımı öğrendiğim gün... Sanki yirmi yedi yıl önce değil de dün gibi."

Karan yirmi yedi yaşında mıymış yoksa yirmi dokuz mu ben anlamadım şimdi? Ben de anlamadım dur bi'.

"Zaman çabuk geçiyor kızım," diye ekledi ve iç geçirip sustu.

Hafifçe başımı sallayıp sessiz kaldım ve yaptığı işi izlemeye devam ettim. Başım çok ağrıyordu. Şakaklarımdan enseme doğru ilerleyen bir ağrı vardı ve biri kafama art arda balyozla vuruyormuş gibi hissediyordum.

"Kardeşini okutuyorsun demek," dedi Lale abla gülümseyerek. Kısa bir an bana bakıp işine geri dönmüştü. "Ne okuyor?"

"Hukuk," dedim, engel olamadığım gurur dolu bir tını vardı sesimde.

"Maşallah," dedi Lale abla yüzümdeki gurur dolu gülümsemeye bakarken. "Kaç yaşında?"

"On sekiz," dedim. "Bu sene başladı üniversiteye."

"Sen kaç yaşındasın?" diye sordu bu sefer. Yeniden işine odaklanmıştı.

"Yirmi üç," dedim mırıldanarak. Elim çenemde onu izliyordum hâlâ. Mustafa abi nerede kalmıştı? Süremden gidiyordu da çünkü.

"Senin okulun bitti o zaman?"

Fasulyelerin sap kısımlarını kesip tezgahın üzerine koymuştu. Uzanıp bir tanesini elime aldım ve parmaklarımın arasına yerleştirip onunla oynamaya başladım. Yüzümün durgunlaştığını hissedebiliyordum. "Yok," dedim düz bir sesle. "Kaydımı dondurdum ben."

Bakışları beni bulurken kaşları çatıldı. "Kaydını mı dondurdun?"

"Hı-hı," diye mırıldandım. "Mecburen yani..."

"Mecburen mi?" diye sordu bu sefer. Hadi yine iyisin Âlâ. Lale abla da en az senin kadar meraklı çıktı.

"Geçen sene annemi kaybettim de," dedim hafifçe gülümseyerek. "O gidince kardeşimle yalnız kaldık. Ben İstanbul'da okuyordum, ailem Ankara'da yaşıyordu... Kardeşim de okulu Ankara'da kazanınca hem onun yanında olmam gerektiği için hem de çalışmak zorunda olduğum için dondurdum okulu." Derin bir nefes aldım. "Bölümüm çok zor olduğu için hem okuyup hem çalışmam mümkün değildi. Okula sabah gidiyor, akşam çıkıyordum malum..."

"Başın sağ olsun," dedi Lale abla ne diyeceğini bilemeyerek. "Rabb'im anneciğinin mekanını cennet eylesin inşallah." Üzülmüştü.

"Sağ olasın," diye mırıldandım. "Amin."

"Baban?" diye sordu bu sefer. Sormaktan korkuyormuş gibi bir hâli vardı. Bu konuları konuşmayı sevmiyorsun Âlâ. Bunu dile getirebilirsin, sorun değil.

"Orası karışık biraz," diye mırıldandım. "Babam zaman zaman ortalıktan kaybolurdu hep. Bir iki ay gelmezdi. Kafa dinlemeye ihtiyaç duyuyordu yılın bazı zamanları..." Lale abla gözlerini kırpıştırdı. "Annem öldükten sonra tekrar gitti ama bu sefer biraz uzun sürdü inzivası... bir yıldır yok. Gittiğinde asla ulaşamazsın ona... nerede olduğunu bilmiyoruz. Sanırım bu kez geri dönmeyecek."

Lale abla şaşkınlığını gizleyemiyordu. Anlattıklarıma mı şaşırmıştı yoksa bu anlattıklarımı çok rahat bir şekilde dile getiriyor oluşuma mı bilmiyordum. Belki de ağlamamı falan beklemişti ama ben zaten kolay kolay ağlayabilen bir insan değildim.

"Ne okuyordun?" dedi konuyu değiştirmek ister gibi. Afallamış ve üzülmüştü ama bunu çaktırmamaya çalışıyordu.

"Tıp," dedim hafifçe gülümseyerek.

Yüzü aydınlanırken kocaman gülümsedi. "Maşallah," dedi gurur dolu bir şekilde. "İki kız kardeş ne zekiymişsiniz..."

"Annem sayesinde," diye açıkladım. "Annem kendi okuyamamış, on altı yaşında bana hamile kalıp babamla evlendiği için... ukte kalmış içinde. Bu yüzden okumamız için çok çabaladı. Ders çalışırken başımızda beklerdi hep..." Gülümsedim. "Ödül sistemiyle çalıştırırdı bizi. Çözmemizi istediği soru sayısını tamamlarsak o gün bize istediğimiz bir tatlıyı yapardı. Daha fazla portakallı magnolia yiyebilmek için çalıştım aslında ben ama... bunun sonucunda bir baktım ki tıp fakültesini kazanmışım."

Lale abla güldü. "Allah gani gani rahmet eylesin kızım... Anneciğin cennetlikmiş." Yüzünde kalan çok güzel bir gülümsemeyle birlikte işine geri döndü. "Doktor çıkacaktın yani? Ne doktoru olmak istiyordun peki?"

Hafifçe gülümsedim ve başımı çevirip camdan dışarı baktım. "Okulu bıraktığımda dördüncü sınıftaydım. Beyin cerrahı olmak istiyordum açıkçası. Son sınıfta TUS'a girip puanıma göre mezun olduktan sonra beş sene uzmanlık eğitimi almaktı amacım. Olmadı ama..." İç geçirdim. "Gerçi şimdi çok farklı bir hayalim var. Gerçekleşeceğini hiç sanmıyorum ama... Yani okula dönecek imkanım olursa bile devam etmeme izin verirler mi bilmiyorum. Fakülte Yönetim Kurulu kaydımı dondurmamı pek hoş karşılamadı. Mazeretimi yeterli bulup bulmadıklarını bilmiyorum çünkü. Açıkçası kafam çok dağınıktı o günlerde, bunu pek de umursamadım. Dönemeyeceğim zaten, orası ayrı ama... Olur da okula devam edebilirsem Psikiyatri alanında uzmanlaşmak isterim."

"Rabb'im gönlüne göre yazsın kaderini kızım," dedi Lale abla iç geçirerek. "Kardeşini okutuyorsun ya sen... bu hayat bir gün elbet yüzüne gülecek, içini ferah tut. İnşallah tamamlarsın mektebini. Güzeller güzeli, çok başarılı bir doktor olursun."

"İnşallah," diye mırıldandım bunun asla olmayacağını bile bile. İçim yanıyordu ama gülümsedim.

Annemi çok özlemiştim, portakallı magnolia yemeyi çok özlemiştim, annemin kokusunu çok özlemiştim. Dizlerine yatıp saatlerce konuşmayı çok özlemiştim, nehir gözlerindeki ışığı çok özlemiştim, pamuk tenini çok özlemiştim, onu şapur şupur öptüğümde attığı kahkahaları çok özlemiştim...

Nasıl dayanabildiğimi bilmiyordum, anlayamıyordum. Annemin tek bir saç teli için canımı verebilecekken onun yokluğuna alışmaya çalışıyordum şimdi. İnanılmazdı. Ölüm inanılmazdı. Yaşamadan anlayamıyordunuz. Dayanamazsın sanıyordun ama bir şekilde dayanıyordun kaybının büyüklüğüne, bir şekilde alışıyordun içindeki çaresiz acıya.

Ölümünü kabullenememiştim. Annemin yokluğunu kabullenemiyordum bir türlü. Sanki uzaklarda bir yerlerde hâlâ nefes alıyormuş gibi hissediyordum. Bunu yapmış olmasını kabul edemiyordum. Annem beni terk etmişti. Annem canına kıymıştı. Annem bizden de kendinden de vazgeçmişti. Ve o bu noktaya gelene kadar ben hiçbir şey anlamamıştım... Onun ölüme adım adım yürüdüğünü görmemiştim.

Tekrardan üşüyordum şimdi. Soğuktan değil, annesizlikten.

Kollarımı bedenime sararken boğazıma oturan yumruyu yutkunarak bastırmaya çalıştım ve gülümsedim. "İntihar etti," dedim bir anda. Lale ablanın gözleri hızla bana çevrildi ve yüzüne saklayamadığı bir şaşkınlık yerleşti. Bunu söylediğim için ben de şaşırmıştım. Sen bu gerçeği laf arasında geçirmek dışında hiç gerçekten kabul ederek söylemedin Âlâ. Söylediğin tek şey bu olmadı hiç. Cümlelerinin, kelimelerinin arasına sıkıştırıp geçiştirdin hep.

Bilinçsizce, "Ne?" dediğinde ben gülümsemeye devam ediyordum.

"Bunalımdaymış," diye devam ettim. Annemin intiharını değil de gün içinde yaşadığım önemsiz bir olayı anlatıyormuş gibi görünüyordum. "Fark etmedim." Öyle görünüyorsun ama içinde harlanan ateşi biliyorum. Bu konuyu kapatabilir misin?

"Âlâ..." dedi Lale abla ne diyeceğini bilemeyerek. Elindeki bıçağı bırakıp tutmak için elime uzandığında güldüm.

"Bir insan annesinin bunalımda olduğunu nasıl anlamaz abla?" diye sordum çaresiz bir hayret etme saklıydı sesimde. "Hiç anlamadım, biliyor musun? İntihar ettiği güne kadar hiç anlamadım."

"Tamam," dedi Lale abla ayağa kalkarak. "Düşünme şimdi bunları."

"Aklı beş karış havada aptalın tekiyim de ondan." Ufak, histerik bir kahkaha attım. "Annem bana kırılmış, biliyor musun?" diye sordum başımı kaldırıp ona bakarken. "İntihar notunda sadece ' anlamadınız...' yazıyordu. Anlamadık. Nasıl körmüşüz... Hiç anlamadık abla."

Lale ablanın eli bir kısmı kurumuş nemli saçlarıma gitti ve başımı göğsüne yaslayacak şekilde bana sıkıca sarıldı. Annem gibi değil ama bir anne gibi kokuyordu.

"Anneler evlatlarına kırılmaz," dedi kararlı bir sesle. "Annen seninle gurur duyuyordur. Kardeşin için yaptıklarını görüyordur ve senin gibi bir evladı olduğu için çok mutludur, eminim."

"Ben emin değilim," diye mırıldandım. "İyi bir evlat olsaydım ona 'nasılsın?' diye sorduğumda verdiği o 'iyiyim' cevabının aslında kocaman bir yalandan ibaret olduğunu anlardım. Anlamadım."

"Kız-" Tam o sırada sol tarafımda birkaç adım sesi duydum. Biri gelmişti ve Lale abla susmuştu. Benden yavaşça ayrılıp elleriyle yüzümü avuçladı ve şefkatle gülümsedi. "Konuşacağız bir ara seninle. Sana bir bitki çayı yapayım, hasta olacaksın." Sonra beni bırakıp kahve köşesine doğru ilerledi.

İç geçirip boş bakışlarla başımı çevirdim ve gelen kişiye baktım. Tanıdık kahverengi gözlerle karşılaşınca da yerimden sıçrayıp ayağa fırladım. "Yok!" dedim hızla. "Ben gideyim. Çok iş var."

Karan tezgâha yaslanıp kollarını göğsünde bağlamıştı ve bakışlarını üzerime dikmişti. Sorgularcasına bakıyordu ama yüzünde bir ifade yoktu. Kollarına bak Âlâ. Takım elbisesinin ceketi pat diye patlayacak birazdan. Kaslara bak. Dikkatimi dağıtıp ruh halimi değiştirmeye çalıştığının farkındayım ama yöntemini bir gözden geçir derim Alelâde.

"Bekleyiversin iş, güneş açtı zaten. Erir karlar," dedi Lale abla. Sonra Karan'a döndü. "Sen de içer misin sıcak bir çay?"

"İçmem," dedi Karan soğuk bir sesle. Bakışlarını benden çekmemişti. "O da içmeyecek. İşi var."

Çaktırmadan derin bir nefes aldım ve gülümseyerek Lale ablaya döndüm. Karan'a bakıyordu. "Evet-" dedim ama Lale abla konuşunca susmuştum.

"Bu kız nasıl temizleyecek kocaman bahçeyi? Ali Bey ve oğlu ne güne duruyor oğlum?"

Karan'ın bakışları Lale ablaya çevrildi. "Hayırdır? Hepiniz kararlarımı sorgulamak için sözleştiniz mi bugün?" diye sordu dümdüz bir sesle. "O yapacak diyorsam o yapacak. Bitti."

"Oğlum şu kıza bir bak... eti ne budu ne bunun? Nasıl yapsın o-"

"Ceylin oyun odasında yalnız kaldı," diye böldü manevi annesini ifadesiz bir sesle. "Sen gidip onunla ilgilen."

Lale abla kaşlarını çattı. "Giderim birazdan. Oynuyor çocuk, acelesi yok. Oya'yı yolla sen. Ben yemek yapacağım."

"Senin ilgilenmeni istiyorum?" dedi Karan itirazın mı var, der gibi bir sesle. "Yemeği sonra yaparsın."

Lale abla derin bir nefes alıp verdi ve bir süre öylece baktı Karan'a. Sonra, "Tamam," dedi. "Tamam ama konuşacağız seninle. Haberin olsun."

"Konuşuruz." Bakışları yeniden bana çevrilmişti. Ne yapacağımı bilemeyerek az önce oturduğum sandalyenin yanında öylece dikiliyordum. Mustafa abi nerede kaldı Âlâ?

Lale abla yarım kalan işini daha sonra tamamlamak üzere taze fasulyeleri musluğun yanına koydu ve ellerini yıkayıp mutfak havlusunu aldı. Ellerini kurularken içi hiç rahat değilmiş gibi görünüyordu. Karan'ın bana olan tavrını fark etmişti ve bir terslik olduğunun farkındaydı.

"Ceylin'i bahçeye çıkaracağım," dedi gergin bir şekilde. "Kardan adam yapmak istiyordu."

"Hayır," dedi Karan anında. Sesi netti. Gözleri yeniden Lale ablaya çevrilmişti. "Bahçe temizlenmeden çıkmayacak dışarı falan."

Çünkü kızını senden uzak tutmaya çalışıyor Âlâ. Sana güvenmiyor. Şahsen ben kırıldım. Bu adamın nesine kırılacaktım? İstediğini düşünebilirdi. Bana güvenmesini falan istemiyordum.

"Niye?" diye sordu Lale abla. "Karlar erimeden oynasın işte."

"Dediğimi yap," dedi Karan uyarı dolu bir sesle. "Yollar temizlendiğinde çıkarırsın. O zaman istediği kadar oynar."

Lale abla iç geçirip Karan'a azarlar gibi baktı ama bir şey söylemedi. "Huysuzluğun üzerinde yine bugün," dedi ona doğru ilerlerken. Sesi yumuşak çıkmıştı bakışlarının aksine. "Öyle olsun. Sonra çıkarırım."

Yanına ulaşıp elini kaldırdı ve sakallı yanağını kısa bir an okşadı. Karan hiçbir tepki vermedi. Gergindi.

Lale abla elini çekip ondan uzaklaşırken dönüp bana gülümsedi ve mutfağın çıkışına yöneldi. "Sıkı giyin Âlâ," dedi çıkmadan hemen önce. "Karı kışı seviyorsun tamam da bu hava mahveder insanı. Kızlara söyle sana bere, atkı falan versinler." Yalancının mumu yatsıya kadarmış Âlâ'cığım.

Lale abla gittiğinde iç geçirip Karan'a baktım. Boş bakışlarla, ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu şu anda. Gözlerimi kaçırıp etrafa bakındım. Kaçıp gitmek istiyordum ama kıpırdamaya bile cesaret edemiyordum. Bu adamdan hem nefret ediyordum hem de korkuyordum.

"'Karı kışı seviyorsun tamam da'" diye tekrarladı Lale ablanın cümlesini. Sesinde sorgulayıcı bir tını vardı. Kaşlarını kaldırmıştı. Hangisine yalan söylediğini anlamaya çalışıyor. Ayıkla şimdi pirincin taşını.

"Kar küreyeceğimi söylediğimde 'olmaz öyle şey,' dedi," diye açıkladım. "Ben de sana bir şey demesinden korkup sevdiğimi söyledim. Kızarsın diye."

"Çabuk kaynaşmışsın," dedi söylediklerimi duymazdan gelerek. Başını kaldırmış, tavandan ada tezgâhın üzerine sarkan siyah renkteki asma raflara bakıyordu. Umursamaz bir tavır hakimdi beden dilinde. "Aranızdan su sızmıyordu." Manevi annesiyle kurduğun yakınlıktan hoşlanmadı Âlâ.

Başımı kaldırıp ben de baktım. Birkaç tane saksı bitkisi vardı raflarda. "Lale abla çok iyi biri," dedim ifadesiz bir sesle. "Bana çok iyi davranıyor."

Karan başka bir şey söylemedi. Yaslandığı tezgâhtan doğrulup bana doğru ilerledi ve gözlerini üzerime dikerek önümdeki sandalyeye oturdu. Ben ne yaptığını anlamaya çalışırken de ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı.

İstemsizce aydınlanan telefonuna baktığımda kilit ekranında Ceylin'in olduğunu gördüm. Bahçede, bahar ayında çekilmiş olmalıydı. Bir ağacın önünde durmuş, öne doğru eğilmiş reverans yapar gibi duruyordu. Yüzüne vuran güneş ışığı kaşlarının ve saçlarının renginin olduğundan açık görünmesine sebep olmuştu. Üzerinde lila renkte tütülü bir elbise vardı ve küçük beyaz dişlerini göstererek kahkaha atıyordu. Büyük, kahverengi gözleri kısılmıştı. Saçları dağınık bir şekilde omuzlarından dökülüyordu. Yüzümde farkında olmadığım bir gülümseme oluşmuştu. Gerçekten çok güzel bir çocuktu. Maşallah de Âlâ. Nazar değmesin, senden bilir sonra.

"Sade Türk kahvesi. Bol köpüklü."

"Hm?" dedim boş bulunarak. Başını çevirip bana baktı ve telefonuna baktığımı gördü. Yüzümdeki gülümseme hızla silinirken panikleyerek hızlıca başımı salladım. "Yapayım."

Gözlerini kısmıştı. Kızının fotoğrafına bakarken ne diye aptal aptal gülümsediğimi anlamaya çalışıyordu muhtemelen. Bakışlarımı kaçırıp kahve köşesine yöneldim ve tezgâhın üzerinde duran kahve makinesinin fişini tezgâh arasındaki prizlerden birine aceleyle taktım.

"Cezvede yapacaksın," dedi vurgulayarak. "Kısık ateşte."

"Neden?" dedim omzumun üzerinden afallamış bir şekilde ona bakarken. "Ne fark eder ki?"

Kaşları hafifçe çatılırken sandalyede tamamen bana doğru döndü, gözlerini iki kere kırptı ve sabır dilenir gibi yüzüme baktı. Bir kolunu sandalyenin gövdesine, diğerini de tezgâha yaslamıştı. "Tadı," dedi üç saniye sonra. "Tadı değişiyor."

Helal kız, öğrendin saniye saymayı bak. Üç saniyeyi saymak kolaydı da dokuz yüz saniyeyi saymak zor olsa gerekti. Sahi, az önce hem tabletle uğraşıyordu hem benim telefon görüşmemi dinlemişti hem de dokuz yüz saniye saymıştı. Nasıl saymıştı öyle? Sana bir zikirmatik alalım da tak parmağına. İşin kolaylaşsın.

"Tadı mı değişiyor?" dedim düz düz bakarak. "Dümdüz Türk kahvesi işte..."

"Sen benim sabrımı mı ölçüyorsun bugün?" diye sordu gözlerini kısarak. "Amacın buysa söyleyeyim; çok sabırlıyımdır... Kolay kolay taşıramazsın ama o sabrım var ya o sabrım... dua et de hiç taşmasın." Başını öfkeyle aşağı yukarı sallıyordu ve gözleri sinirlenmeye başladığını belli edercesine parlıyordu. "Çok pişman olursun çünkü."

Göz dağı vermek dedikleri bu olsa gerek Âlâ. Yap şu kahveyi artık. Cezvede yap!

"Hayır ya," dedim anında geri vitese takarak. Hemen önüme döndüm. "Sabır ölçtüğüm falan yok. İlk defa duydum da böyle bir şeyi... o yüzden yani, merak ettim. Ben de evde cezvede yapıyordum ama tadından falan değil, kahve makinem olmadığı için..." Dolapları teker teker açıyor, lanet bir cezve arıyordum. "Daha doğrusu vardı ama bozuldu. Şu bir milyoncularda olan elektrikli cezveler var ya. Makine desen değil cezve desen değil..." Adam ne bilsin bir milyoncuyu Âlâ? "Heh, işte ondan vardı ama Maya bozdu sağ olsun. İçinde süt ısıtmaya çalışmış benim zeka küpü kardeşim. Süt kesilmiş, dibi tutmuş hep... bozuldu işte sonra." Çekmecelere geçmiştim ama hâlâ bir cezveyle karşılaşmamıştım.

"Geveze olduğun kadar körsün de," dedi Karan düz bir sesle. Kaşlarım çatılırken başımı çevirip ona baktım. Gözüyle arkamdaki tezgâh arasını işaret etti. "Cezveler gözünün önünde duruyor."

Tahta kaşıkların, kepçe türü şeylerin bulunduğu çekmeceyi kapatıp doğruldum ve kahve köşesinde, prizin hemen yanında asılı olan cezvelere boş bakışlarla baktım. Boy boy asılıydı üç tane bakır cezve... Dediği kadar körüz Âlâ. Bunları nasıl görmedik biz?

"Ah," dedim aptal aptal gülümseyerek. "Buradaymış!"

Karan'ın sabırla derin bir nefes alıp verdiğini duydum ama aldırmadım.

"Ne diyordum ben?" dedim kafam karışmış bir şekilde Türk kahvesine bakınırken. Biz az önce bu adamla ilgili odaya kapatıp yakma planı yapmıyor muyduk? Ne kadar enayisin Âlâ; adamla sohbet etmeyi keser misin?

"Heh, Maya diyordum. Aslında çok zekidir ama bazen beyninden şüphe ettiriyor. Yani elektrikli cezvede süt kaynatılır mı Allah aşkına?" Ufak, camdan fanus gibi bir şeyin içindeydi Türk kahvesi. Kapağını açıp cevzeye bir kaşık kahve koyarken başımı iki yana sallayarak güldüm. "Bir keresinde hastaydım. Kahvaltı hazırlayacak hâlim yoktu ama antibiyotik içmem gerektiği için bir şeyler yemek zorundaydım. Kardeşimden rica etmiş bulundum... Dedim ki, 'menemen yapsana bana.'" Fincana sürahiden su doldurdum ve cezvenin içine döküp çekmeceden bir tatlı kaşığı çıkardım. "Demez olaydım. Biberleri ve domatesleri aynı anda atmış tavaya saftirik... biberleri kavurmamış." Ufak bir kahkaha attım. "Üstüne bir de yumurta kırmış... Menemenden başka her şeye benziyordu o şey. Şey diyorum çünkü yenilecek gibi değildi."

Kaşıkla karıştırdım ve ocağa doğru ilerledim. Karan'dan bir ses çıkmıyordu. Çenen düştü yine Âlâ. Bir kere de sözümü dinle ve sus. Adam seni dinlemiyor bile.

"Beceriksiz değil aslında ama hevesi yok... öğretemedim hiçbir şeyi bir türlü," dedim kaşlarım çatık bir şekilde önümdeki ankastre ocağa bakarken. Hayatımda ilk defa böyle bir ocak çeşidi görüyordum. Çıkıntısız, dümdüz siyah bir zemindi. Dört adet ikisi farklı boyutlarda beyaz daireler çiziliydi. Dokunmatik olduğunu tahmin ettiğim tuşları vardı ama basıyordum basıyordum bir sonuç alamıyordum. Ateş nereden çıkacaktı? "Bu nasıl bir şey?"

"Şaşırılacak bir şey göremiyorum ben, sonuçta kimse yemek yapmayı sevmek zorunda değil," dedi Karan dümdüz bir ses tonuyla.

"Onu demiyorum ya," dedim parmaklarımla tuşlara basmaya devam ederken. Sanki daha sert basarsam açılacakmış gibi pat pat vuruyordum tuşlara. "Bu nasıl bir ocak? Ocak bu yani değil mi? Yanlış şeyi kurcalamıyorum ben şu anda?"

Ufak bir sessizlikten sonra boğazını temizledi. "Fırına mı benziyor?"

"Hayır, ocak gibi ama çok garip. Bunun ateşi nereden çıkıyor? Bir anda fışkırmaz değil mi?"

"Fışkırmak?" dedi, soru işaretleriyle dolu bir tını vardı sesinde. Alay ediyordu benimle. Ateş fışkırır mı Âlâ? Su mu bu fışkırsın?

"Ay işte neyse ne," diye homurdandım. "Açılmıyor bu? Şu tuşa mı basacağım acaba? Basıyorum basıyorum bir şey olduğu yok. Teknoloji hayat kolaylaştırır derler bir de, bunun hayat kolaylaştırdığı falan yok. Suyu mu çıktı dümdüz ocakların anlamıyorum ki... Ne gerek var b-" Sağ tarafımda birinin varlığını hissedince irkilip ona döndüm ve bunu yaptığım anda yanağım sert göğsüne yaslandı.

Ne güzel kokuyor bu adam Âlâ. Üst notalarda muskat, kekik ve misket limonu; orta notalarda cananga, osmantus ve gül; alt notalarda ise Hint sandal ağacı, vetiver ve sedir ağacı... ÇÜŞ ÂLÂ! Git K-9 köpeği olarak yarın işe başla!

K-9 köpeği değildim. Koklayarak notaları çıkaracak kadar koku uzmanı da değildim. Parfüm notalarına meraklıydım sadece. Ezberim ve hafızam kuvvetliydi bir de. Bu parfümü biliyordum; çok pahalı bir markanın parfümüydü. Alelâde unutmuştu sanırım bu parfümün doldurma versiyonunu Ediz'e hediye ettiğimizi. Çok beğenmiştim kokusunu. Açık parfüm satan bir dükkandan satın alıp doğum gününde ona hediye etmiştim. Fakat Ediz beğenmemiş, bir kez bile sıkmamıştı.

Hatırladım hatırladım. Parfümün orijinalinin fiyatını da hatırladım şimdi. Fakat şunu da söylemek isterim ki bu koku Ediz'e yakışmazdı Âlâ; bu adam için üretilmiş sanki. Ne dersin? Haklı olabilirdi. Esmer tene yakışabilecek bir kokuydu ve itiraf etmeliydim ki orijinali çok daha güzel kokuyordu.

Karan kayıtsız bir hareketle dokunmatik ekrana uzandığında yanağım hâlâ göğsüne yaslıydı. Afallamış bir şekilde başımı eğdim ve ne yaptığına baktım. Ocağı açmaya gelmişti. İşaret parmağını sağ tarafta tek başına duran düğmenin üzerine kısa bir süre basılı tuttu ve saniyeler içinde diğer düğmeler kırmızı bir ışıkla aydınlandı.

Şaşkınlıkla gülümsedim ve, "Aynısını yaptım ama olmadı," dedim tuhaf çıkan bir sesle. Aynısını yapmadın Âlâ, yeme bizi Allasen.

Bu kadar yakınımda olması ve şu anda bana dokunan kolu yüzünden bütün bedenim kaskatı olmuştu. Burnuma gelen kokusunun anımsattığı anı yüzünden unuttuğum o duygu yine kendini hatırlatmıştı bana; ölüm korkusu... Birkaç ay önce aşık olup, 'bir sevgilim olsaydı da boynuna sıkıp koklasaydım' dediğim; sonra da o adamı beklemekten vazgeçip can dostum Ediz'e layık gördüğüm bu koku, artık bana ölümü hatırlatıyordu.

Dün bağlı olduğum o sandalyede bana yaklaştığında, saçlarıma vuran nefesi ve burnuma dolan kokusu beni tir tir titretmişti. Şimdiyse bir aptal gibi başıma silah dayayan bu adamla muhabbet etmeye çalışıyordum. Azrail çıkıp gelse sen onunla da muhabbet etmeye çalışırsın Âlâ, kendini suçlama. Ayrıca kokulara küsülmez.

Ben küserdim. Annemin kokusuna da küsmüştüm. Lavanta ve menekşenin üst nota olduğu ucuz parfümünün ve teninin kokusunun karıştığı o anne kokusuna küsmüştüm şimdi. Kokular, zihnimde sahne görevindeydi benim. Ne zaman tanıdık bir koku duysam zihnimdeki kırmızı perdeler aralanır, unuttuğum anılarım canlanırdı o sahnede. Hatırlamak can yakardı. Hatırlamayı sevmezdim. Ne bir daha yaşayamayacağım güzel anıları, ne de hatırlayınca o anda hissedeceğim kötü anıları hatırlamak istemezdim. Hatırlamayı sevmiyordum.

Bu yüzden on beş yaşımdan beri aynı parfümü kullanıyordum. Doğum günümde babama yalvar yakar aldırdığım, çok pahalı olmayan bir parfümdü. Doldurma değildi, çok kalıcı da değildi ama kokusunu seviyordum. Sekiz yılım buram buram bergamot ve lotusun ağırlıklı olduğu o çiçeksi kokuya aitti.

Değiştirmemiştim, değiştirmeyecektim de. Koku değişirse ve hayatımın bir bölümüne ait kalırsa tesadüfen bir yerde o kokuyu duyduğumda yine hatırlamak zorunda kalacaktım çünkü. O parfümü kullanırken yaşadığım günleri hatırlayacak, üzülecektim. Hep aynı kokarsam öyle olmaz diye düşünmüştüm. Haklıydım da. Parfümüm her zaman anda kalıyordu bu sayede. Geçmişi hatırlatmıyordu bana. Her zaman bugünde kalıyordu. Tedavi olman gerektiğini umarım bir gün fark edersin Âlâ.

Karan korkumdan, kokusunun bana ölümü çağrıştırdığından ve düşüncelerimden habersiz parmağını bu sefer en ufak daireyi işaret eden tuşa götürdü. Kısa bir süre basılı tuttuktan sonra açma tuşunun yanında duran artı-eksi işaretine yöneldi ve artıya bir süre bastı. Küçük daireyi işaret eden tuşun yanında önce bir, sonra iki, sonra, üç, en son da dört rakamı belirdi. Parmağını çektikten bir süre sonra en küçük daire yavaş yavaş turunculaşmaya başlamıştı. Sanırım ateş falan fışkırmayacaktı. Ateş fışkırmaz seni geri zekâlı.

"Hımm," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Durgunlaşmıştım bir anda. Sola doğru bir adım attım ve ondan uzaklaştım. "Ateş çıkmıyormuş... ısıyla mı çalışıyor bu? Ne kadar ısınabilir ki?"

Elimi düşünmeden tamamen turuncu renge bürünmüş dairenin üzerine uzattığımda bir el hızla bileğimi kavradı. İrkildim ve dönüp yüzüne şaşkın şaşkın baktım.

"Ne yapıyorsun sen?" dedi sertçe. Kaşları çatılmıştı. "Yakacak mısın kendini?"

"Çok mu sıcak?" diye sordum gözlerimi kırpıştırarak. Eli hâlâ bileğimi tutuyordu ve parmakları aceleyle tenime gömülmüştü.

"Yemek pişiyor burada," dedi bileğimi bırakırken. "Bir düşün bakalım sıcak mı değil mi? Hey Allah'ım ya!"Arkasını dönüp yeniden sandalyeye ilerledi.

"Ne bileyim ben ya," dedim cezveyi yanan dairenin üzerine tereddütle koyarken. "İlk kez gördüm böyle bir şey. Işık var burada, ateş yok ki!"

"Bu yaşa kadar iyi gelmişsin sen," dedi derin bir nefes alarak.

Yavaş hareketlerle kahveyi karıştırmaya başladığımda bir ayağımı diğer bacağımın diz hizasına yasladım ve omzumun üzerinden Karan'a dik dik baktım. Telefonuna baktığı içindi bu rahatlığım.

"Komik adamsın," dediğimde sesim istemsizce kinayeli çıkmıştı. Bu ne cesaret yiğidim, seni tanımak istiyorum.

"Efendim?" dedi. Başını bana çevirmiş, haddimi aştığımı belli eden bakışlarla bakıyordu şu anda. Kaşlarını kaldırmıştı. Lafımı tekrar etmemin can güvenliğim açısından pek iyi bir fikir olmadığını da anlatıyordu gözleri ayrıca.

"Bir şey demedim ya," dedim önüme dönerken. "Kahve diyorum, cezvede daha güzel oluyor ha?"

Sabırla derin bir nefes daha aldığını duydum ve alt dudağımı dişledim. Adam seninle muhabbet etmeye can atmadığını daha nasıl belli etsin Âlâ? Hoşlanmıyor senden, ona göre mi davransak biz?

"Nasıl oluyor ki o?" diye devam ettim soru sormaya. Konuşmam gerekiyordu, ruhuma çöken sis bulutunun dağılması gerekiyordu. Az sonra kar küreyecektim ve bunu kesinlikle düşünmemem gerekiyordu. "Neden tadı değişsin ki?"

"Türk kahvesi ne kadar yavaş pişerse o kadar lezzetli olur," dedi düz bir sesle. "Makine tamamen zaman odaklı geliştirildiği için hızlı pişiriyor. Üstelik lezzet için ateş de lazım bence. Ateş üstünde ağır ağır pişmesi en iyisi. Közde pişen kahve mesela, hiç içtin mi bilmiyorum ama... en lezzetlisi odur..." Sustu. Bir an duraksadı ve derin bir nefes alarak devam etti: "Her neyse. Cezvede ağır ağır pişen Türk kahvesiyle makinede ateş olmadan pişen kahvenin tadı aynı olmaz." Adamı da kendine benzettin bak. O da fark etti üstelik tıpkı senin gibi lafı uzattığını.

"Hımm," dedim mırıldanarak. "Anladım. Yani acele işe şeytan karışır misali..."

"Acele ile menzil alınmaz daha yerinde olurdu," diye mırıldandı o da. İstemsizce kıkırdadım. "Ne?" diye sordu afallayarak. "Neye gülüyorsun?"

"Atasözlerine takıntım var da benim," dedim omzumun üzerinden ona bakarken. Yüzünde saklayamadığı, belli belirsiz bir şaşkınlıkla gözlerini iki kez kırptı. Bense hâlâ gülüyordum. "Çok severim karşımdakinin suratına şak diye o anki durumu anlatan bir atasözünü söylemeyi. Arkadaşlarım nefret eder bu huyumdan. Şimdi sen de uygun olan atasözünü şak diye bana yapıştırdın ya... komiğime gitti." Kahkaha atıp önüme döndüm.

"Ne değişik bir insansın sen," diye söylendi kendi kendine. Bir kez daha kıkırdadım.

"Ama çok güzel oluyor," dedim nefes almak için kahkahalarıma ara verirken. "Mal gibi kalıyorlar anlamını bilmiyorlarsa bir de. Böyle yüzüme bakakalıyorlar ya çok hoşuma gidiyor. Geçen gün Elçin hararetli hararetli toksik eski sevgilisiyle ilgili bir şey anlatıyordu. Bir anda 'değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan,' atasözünü yapıştırıverdim şak diye. Bön bön baktı suratıma bir süre. Sonra da lafını unuttu ne kast ettiğimi anlamaya çalışırken." Bir kahkaha daha attım. "Sıkılıyorum ama biri bana bir şey anlatırken ne yapayım? Dikkatim dağılıyor, ben de bildiğim atasözlerini düşünüyorum o sırada. Uygun olanını seçmeye çalışıyorum. Gerçi anlattığı çoğu şeyi kaçırıyorum o an ama... Öf aman, Elçin'i de bir görsen, mıy mıy mıy! Üç saat anlatamaz anlatacağı şeyi. Sürekli lafını unutur, anlatacağı şeyi unutur, detay veremez... Sıkılıyorum işte ben de öyle olunca."

"Boşboğazın sigarası yanmaz demişler." Gerçekten adamı iki dakikada kendine benzettin Âlâ!

Keyfim içime kaçarken kahkahalarımı yuttum ve tekrar ona döndüm. "Ha?"

"Boşboğazın diyorum, sigarası yanmazmış."

Hiç duymamıştım bu atasözünü. Gözlerimi kırpıştırdım. "Anlamı ne?"

"Tam şu anda ağzında bir sigara olsaydı konuşmaktan yakamazdın. Makineli tüfek gibisin maşallah," dedi başını telefondan kaldırmadan. Ekranda bir şeyleri büyütüp duruyordu iki parmağıyla.

Yüzümü buruşturup önüme döndüm. "Aman," dedim bozulduğumu belli etmemeye

çalışarak. "Bu da benim silahımla beni vuruyor."

"Bu?" diye sordu çok ama çok ciddi bir şekilde .

Alt dudağımı telaşla dişledim. Bu adam her kelimeme böyle takılacaksa benim cidden işim vardı. Saygıda kusur etme o zaman Âlâ. Bak Koral'a hiç ediyor mu kusur? Koral kula kul olmuştu, saygı değildi bu yalnız.

"Ayaklarının kaç numara olduğunu bilemediğimden iki tane bot geti- Karan Bey?" Gelmeseydin Mustafa abi? İyi ki de gelmişti Musfafa abi. Tam şu anda beni kurtarmıştı çünkü.

Ona 'bu,' dediğimi unutmasını umarak rahat bir nefes aldım ve dönüp omzumun üzerinden Mustafa abiye sıkıntılı bakışlar attım. Çok geç kalmıştı ve Karan bunun gayet farkındaydı.

"Mustafa?" dedi Karan kinayeli bir şaşırmayla.

"Şey... Âla'ya kıyafet ve kurutma makinesi getirmeye gitmiştim de... Kızları bulamadım bir türlü... Biraz geciktim o yüzden... kusura bakmayın."

"Olur mu? Estağfurullah, kusura bakmak da ne demek?" Sesindeki ironiyi umarım anlardı. Umarım.

"Otuz yedi!" dedim bir anda. İkisi de bana döndü ve ne dediğimi anlamaya çalışır gibi baktı. "Otuz yedi numara ayaklarım."

"Heh! İyi," dedi Mustafa abi bir anda yüzü aydınlanırken. Konuyu değiştirmemden memnundu. "Al, bu olur o zaman sana." Elinde siyah, bağcıklı bir bot tutuyordu.

"Sağ olasın abiciğim," dedim gülümseyerek. "Sen oraya bırak, ben şu kahveyi yapıp alacağım."

Mustafa abi çekinerek getirdiği eşyaları az önce oturduğum sandalyenin üzerine bıraktı ve gözüyle Karan'ı yokladı. Karan telefonunda her ne yapıyorsa onu yapmaya geri dönmüştü, yüzünde ciddi bir ifade vardı.

"O zaman ben... Gideyim de Latif'e yardım edeyim?" dedi emin olamayarak. "Ön bahçedeki çeşmenin suyu donmuş da..."

"Git Mustafa," dedi Karan ifadesiz bir sesle. "Çeteleni tutuyorum ama, haberin olsun."

Mustafa abi gergin bir şekilde başını sallayıp geri geri yürüdü ve bahçe kapısından geldiği gibi geri gitti. Önüme dönüp kahveyi karıştırmaya devam ettim. Bu lanet olası kahve neden kaynamıyordu? Köpüklerini al Âlâ. Unutma sakın. Bol köpüklü dedi adam. Tamam canım...

Köpükleri büyük bir dikkatle kahvenin üzerinden alıp fincana koymaya başladım. Şu insanlardaki bol köpüklü sevdasını hiç anlamıyordum. Ben köpüklü sevmezdim Türk kahvesini. Sen sade de içmezsin. Doğru, orta şekerli içerdim.

"Alo?" dedi Karan bir anda. Dönüp ona baktım. Ne ara telefonunun çaldığını anlamamıştım. O aradı sanırım Âlâ.

"Attığın raporlara baktım, eksik ve hatalı." Sesi tok ve resmiydi. "Yıllık faaliyet raporu dediğin bu mu senin? Şubat ayındayız." Sert bir dille azarlıyordu artık telefonun diğer ucundaki garibanı. "Yıl biteli otuz beş gün oluyor. Bir ay süren vardı bu raporu eksiksiz tamamlaman için. Baştan savma iş yap diye assign etmedim seni ben..." Duraksadı ve yüzünü buruşturdu. "Ne diyorum ben ya! Beni de kendinize benzettiniz iyice! Yasaklayacağım şu plaza dilini hepinize." Gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum tam şu anda.

"Her neyse. Bir saat içinde bu işi halletsen iyi edersin Eda. Bu iki oluyor," diye devam etti. Sesi uyarı doluydu şimdi de. "Özür istemiyorum, eksiksiz iş istiyorum. Bir saatin var," dedi ve telefonu kapattı.

Sonra başka bir numara daha tuşlamış olacak ki telefonu yeniden kulağına götürdü. Birkaç saniye süren bir beklemeden sonra karşı taraf açmış olacak ki konuştu.

"Kaya?" dedi. Sesi normaldi artık. "Aradığında müsait değildim, bir sorun mu var?"

Kaya Kandemir'le mi konuşuyordu?

"Aynı, yeni bir şey yok." Derin bir nefes aldı. "Sen ne yaptın?"

"Anladım," dedi ve karşı tarafı kısa bir an dinledi. Sonra yüzü gerildi. "Hayır. Orospu çocuğu Rusya'ya adım attığı an kayıplara karıştı tekrar. Boşuna Hayalet dememişler. Yok oluyor sanki amına koyduğum."

Yutkundum ve önüme döndüm. Dişlerimi birbirine bastırıp sakin kalmaya çalıştım ama yine paniklemiştim. Kalbim güm güm atıyordu. Benim Rusya'ya kaçırdığım adamdan bahsediyordu. Karşı tarafı dinledi yine bir süre.

"Haftaya yemeğe davet edeyim sizi o zaman?" dedi ifadesiz bir sesle. "Detayları o zaman konuşalım, ne yapacağımıza bakarız. Hem Ceylin de sorup duruyor seni. 'Kaya ne zaman gelecek baba,' diye beynimin etini yiyor." Güler gibi bir ses çıkardı. "Gerçi seni Gece ile görünce olay çıkaracak ama... halledersin sen artık."

"Tamamdır," dedi beni şaşırtacak kadar samimi bir sesle. "Eyvallah. Görüşürüz."

Sonra telefonu kapatmış olacak ki sessizliğe gömüldü. Eğildim ve ağır ağır pişen kahvenin yüzeyinde biriken köpüklere odaklandım yeniden. Sakın ağzını açıp tek kelime etme Âlâ. Az önce unuttuğu gerçeği hatırladı çünkü. Çeneni kapalı tut. Sakın konuşma. Hatta öyle bir sus ki varlığından şüphe etsin.

"Gece karın içinde değil de sıcak yatağında uyumak istiyorsan bu işi baştan savma yapmazsın. İki saat on beş dakikan kaldı. Bahçede adım atılan her yeri; taşlı yolları, verandayı ve havuz başını tertemiz göreceğim." Aklına geldi demiştim.

"Anlaşıldı," diye mırıldandım öylesine. Yeniden köpük ayıklıyordum. Köpük ayıklamaya öyle bir dikkat kesilmiştim ki hatta, artık Karan'ı umursayamıyordum.

"Anlaşıldı mı gerçekten?" diye sordu sorgulayıcı bir tınıyla.

"Hı-hı," diye mırıldandım bir tutam köpüğü kahvenin yüzeyinden sıyırıp fincana koyarken. Yeter Âlâ, bokunu çıkarma. Fincanın yarısı köpük oldu!

"Bir kahve yapmak bu kadar uzun sürmemeliydi," diye söylendiğinde gözlerimi devirdim ve kaynamaya başlayan kahveyi yavaşça ocaktan aldım. Ağır ağır pişsin istiyordu ama uzun sürdü diye söyleniyordu. Allah da bu adamın karısına sabır ihsan eylesindi. Amin canım da kahvesini karısının yaptığını sanmıyorum. Bana kalırsa kendisi ülke ülke gezip pahalı çantalar satın almaktan fırsat bulup da eve bile uğrayamıyor.

"Hazır hazır," dedim kahveyi cezveden beyaz renkteki fincana dökerken. "On saniyesi var."

Bol köpüklü sade Türk kahvesi nihayet hazırdı. Ocağın kapatma duşuna Karan'ın yaptığı gibi kısa bir süre basılı tuttum ve bu sefer sonuç aldım; yanan bütün ışıklar söndü hemen akabinde de en küçük dairenin turunculuğu yavaş yavaş solmaya başladı. Eserime son bir kez bakıp fincanı dikkatle tezgâhın üzerinden aldım ve tabağını sıkı sıkı tutarak ona doğru ilerledim. Umarım dökülmezdi kenarına. Gözlerimi kahveden ayıramıyordum.

"Kahveye bakarsan dökersin," dediğinde göz ucuyla bana döndüğünü görüyordum.

"Bakmazsam da dökülüyor," dedim telaşla, minik adımlarla ona doğru ilerlerliyordum. "Hep böyle derler ama garsonluk da yaptım ben zamanında. Dökülüyor yani, dökmüşlüğüm var."

"O seninle ilgili bir problemdir," dedi ifadesiz bir sesle. "Yazılı olmayan bir kural bu. Önüne bakacaksın."

Hadi oradan Karan efendi, yeme bizi! Hayatında hiç kahve servisi mi yaptın da konuşuyorsun?

Yanına ulaştığımda ağır çekime alınmış gibi fincanı önüne doğru indirdim ve yavaşça tezgâha bıraktım. "Heh!" dedim doğrulurken. "Afiyet olsun." Yüzümde zafer kazanmışım gibi bir gülümseme vardı.

Beni umursamadan fincana uzandı. Kocaman elinin yanında bit kadar kalmıştı fincan. Nasıl tutacaktı acaba? Tuttu valla. Ne de güzel tuttu Âlâ, baksana ellerine! Çok güzel elleri var. Alelâde hep mi abazandı yoksa yeni kazandığı bir özellik miydi bu? Kulaklarım neler duyuyordu benim? Beni kulağın duyamaz, Allah'ın delisi.

"Ayrıca sen nereden bilebilirsin ki servis yapmayı?" dedim kahveden aldığı yudumu izlerken. Özellikle eline bakmamıştım ama kahveyi yudumlarken büzülen dudaklarına kaymıştı gözlerim bu sefer de. Hep Alelâde'nin bok yemesiydi bunlar hep! Adam yakışıklı Âlâ. Göz var izan var yani... inkâr mı edeceksin?

"Sanki hayatında hiç kahve taşıdın da! Hep önüne gelmiştir senin kahven," diye ekledim Alelâde'ye aldırmamaya çalışırken.

Fincanı tabağına bırakırken kaşları çatıldı ve başını bana çevirdi. "Nereden biliyorsun hep önüme geldiğini?"

Omuz silktim. "Zenginler kendi kahvelerini kendileri yapmaz. Şekil A'da olduğu gibi." Gözümle yaptığım kahveyi işaret ettiğimde yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

"Hangi köşkün hanımıydın sen?" dedi gülümsemesi kadar alaycı bir sesle. Ziyagil de ne olur, Allah aşkına Ziyagil'in de! Saçmalama Alelâde!

Kaşlarımı çattım. "İnsanların sosyal-ekonomik durumuyla dalga geçilmez!" dedim yapay bir öfkeyle.

"Öyle mi çok bilmiş?" dedi bana dik dik bakarak. "İnsanların sosyal-ekonomik durumuyla dalga geçilmez ama önyargıyla yaklaşılabilir, değil mi?"

"Yaptın mı?" diye sordum ona aldırmayarak. "Kahve? Yaptın mı hiç?"

"Yaptım," dedi önüne dönerek. "Yıllarca babamın kahvesini de servisini de ben yaptım ve emin ol senden daha tecrübeliyim bu konuda."

Ben çok göt oluş gördüm ama böylesini hiç görmedim Âlâ.

"Hımm," dedim yine ne diyeceğimi bilemeyerek. "İyi bakalım."

Çok iyi toparladın, bravo!

Bir an güleceğini sandım ama gülmedi.

"Kaybol hadi," dedi tekrardan fincana uzanırken. Yine ciddileşmişti. "Beni lafa tutarak bu işten sıyrılabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun."

"Hiç öyle bir amacım yok," dedim ilerleyip sandalyeden Mustafa abinin getirdiklerini alırken. "Kahve istedin yaptık. Ağır ağır pişir dedin bir de! Sanki ben dedim yapayım diye, kendin istedin..."

"Âlâ," dedi uyarı dolu bir sesle. "Kaybol dedim."

İki lafladınız diye arkadaş olduğunuzu mu sandın Âlâ? Bu adam seni kaçırdı ve başına iki defa silah dayadı. Unutma bu gerçeği. İki yıl boyunca senden intikam almayı amaçlıyor. Ha, bir de eline kuru sıkı tabanca tutuşturup kendini vurmanı söyleyerek korkudan bayılmana sebep oldu. Bir de şey var... bu hayatta sahip olduğun her şeyi elinden almakla tehdit edip duruyor seni. Aklında bulunsun. Az önce ellerinden, kokusundan, yakışıklılığından ve kaslarından bahseden Alelâde'ye de bakın hele!

İstemsizce iç geçirirken her şeyi kucağıma aldım ve mutfağın çıkışına yöneldim. Baş ağrım yeniden kendini hatırlatmıştı. Enseme vuruyordu şiddetle. Yeniden içime çöken huzursuzluk ve kalbimde tekrar harlanmaya hazır bekleyen, sönmeye yüz tutmuş o ateş; biraz sonra ne olacağını haber veriyordu bana. Çakılacaktım, zor bela ayağa dikildiğim o toprağa yeniden çakılacaktım. Düşecektim, unuttuğum o uçurumdan aşağı düşecektim. Neşemi, gülüşlerimi bir süre çalacaktı yine benden kar soğuğu. Savaşarak aldığım ne varsa yine kendi ellerimle verecektim bir şubat ayına. Kış aylarını sevmiyordum ama şubat ayına duyduğum nefret öyle büyüktü ki takvimlerden yırtıp atıyordum bu ayın sayfalarını. Üstünü karalıyordum ajandamda şubat ayının. Elimde olsa yeryüzünden silerdim bu yirmi dokuz günü.

"Alt katın lavabosu sağdan ilk kapı. İşini halledip arka bahçeye çık. Koral seni bekliyor."

Durdum ve ona döndüm. "Koral mı bekliyor beni?" dedim engel olamadığım bir telaşla. "Bahçede mi bekliyor?"

Kaşları çatılırken omzunun üzerinden bana baktı. "Hayırdır?" dedi yüzümü inceleyerek. "Bekleyemez mi?"

"Bekler bekler," dedim ve önüme dönüp iki adım daha attım.

"Dur orada," dedi sertçe. Kalbim hopladı ve gözlerimi kapatıp durdum. "Dön bana."

Yavaşça ona doğru dönüp gülümsedim. "Ne oldu?"

Gözleri kısılmıştı. Bir süre dikkatle yüzüme baktı, sonra önünde döndü. "Bir şey yok. Gidebilirsin."

"Bu neydi şimdi?" diye mırıldandım boş bulunarak. Sonra duraksadım. "Neyse, ben gideyim artık."

O da bana aldırmamıştı zaten. Yürü Âlâ yürü. Karan'lıktan geç, savaşman gereken diğer kar'anlığa yürü!

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🖤

End of chapter

1 comments