Bol bol yorum bekliyorum sizden, diğer bölüm henüz hazır değil. Bitince yayınlarım.
Ari Abdul - Taste
Meg Myers - Desire
Keyifli okumalar! 🖤
Kocaman malikânemde, havuzumun başındaki geniş şezlongta pürüzsüz bacaklarımı uzatmış; yüzüm dışında her yerimi güneşlendiriyordum. Hissediyordum. Tenime yayılan bronzluğu güneşin sıcaklığından hissediyordum. Yakmıyordu güneş beni, güzelleştiriyordu. Bu kez domates gibi kızarmayacaktım. Fransa'dan özel olarak getirttiğim bronzlaştırıcı krem ve losyonlar işe yarayacaktı.
Hah! Tabii ki yarayacaktı. Bir dünya servet ödemiştim onlara. Güneş bile zengini bronzlaştırırdı sonuçta. Fakir bronzlaşmaz, kararırdı.
Sayfalarını çevirdiğim moda dergisini kapattım ve kucağıma koyup güneş gözlüğümün üstünden havuza baktım. Güneş ışıkları masmavi görünen suyun üzerinde dalga dalga yansıyordu. Havuza girmek istiyordum ama girmeyecektim. Zengindim ben. Görmemiş gibi havuza atlamazdım, mal mal şezlongta uzanıp dergi karıştırırdım.
Üzerimde geçen hafta Milano'dan aldığım kırmızı, saten kumaş mayokinim; altımda ise belime bağladığım beyaz, tül pareomla Antalyaspor maçına gidecekmişim gibi bir hâlim vardı. Tolga olsa kesin dalga geçerdi ama umurumda değildi. Tolga fakirliğini ağlayarak günlüğüne yazabilirdi. Ben zengindim.
Hava sıcaktı. Yaz ayının tam ortasındaydık. Yılın en sevdiğim dönemindeydim. Ağustos ayında...
Güneş yakıcıydı, sıcak bunaltıyordu; soğuk yoktu, kar yoktu, şehir o beyaz kefeni giymemişti. Deniz, kum, güneşti...
Ankara'da deniz mi var Âlâ?
Tamam, Ankara'da deniz yoktu, kum da yoktu ama zengindim ben. Havuzum vardı, üstelik kocamandı. Yüzme olimpiyatları yapılacak kadar büyüktü hem de.
Sıkılgan bir şekilde nefesimi dışarı üfledim ve öfkeyle gözlüğümü çıkarıp etrafa bakındım. "Soğuk kahvem nerede benim Katya!?"
Kaç dakika olmuştu bir kahve isteyeli? Bu neydi böyle? Bu kadar da uyuşukluk olmazdı ki kardeşim!
Saçlarını ensesinde topuz yapmış, siyah önlük ve beyaz gömlek giymiş kızıl kız koştura koştura bana doğru geliyordu. Katya'ya gerçekten benziyordu.
"Hazırlanıyor efendim." Ellerini önünde birleştirip bana çekinerek baktı. "Yalnız... benim adım... Katya değil."
"Katya değil mi?" Ona kaşlarımı çatarak baktım. "Nasıl değil? Ne o zaman?"
Katya olmalıydı adı. Hep bunu istemiştim. Aşk-ı Memnu final yaptığından beri Katya'sızdım. Adı Katya değilse onu kovmalıydım; adı Katya olan birini bulmalıydım.
"Bilmem," dedi kız, aval aval bakıyordu suratıma. "Bir isim söylememiştiniz. Eğer karar verdiyseniz... Katya olsun."
Ben mi söyleyecektim ismini? Nereden baksan otuz yaşında kadındı. İsmi yok muydu? Yoksa zenginler çalışanlarının isimlerine kendileri mi karar veriyordu? Kölelik sisteminin bittiğini sanıyordum ama belli ki devam ediyordu...
Ona bir süre bön bön baktım. "Annen baban koymadı mı sana ismini?" derken uzandığım şezlongta doğruluyordum. İlgimi çekmişti.
"Annem babam yok benim efendim," dedi kız ciddi bir tavırla.
Harika! Patavatsızlığımla birinin daha yarasına tuz basmıştım. Düşünerek konuşsam olmuyordu zaten. İlla bir zevzeklik, bir pot kırma hâli!
"Pardon," diye mırıldandım gözlerimi kaçırırken. "Öldüklerini bilmiyordum."
"Ölmediler efendim. Hiç yoklardı. Beni kimse doğurmadı."
Bu kız ne diyor Âlâ? Bu işte bir terslik var, ben işkillendim.
Gözlerim hızla onu buldu ve suratına düz düz baktım. "Nasıl yani?"
"Beni siz yarattınız."
Tövbe haşa! Ne diyordu bu kız? Beni siz yarattınız da ne demekti? Böyle mi oluyordu acaba? Çalışanları Tanrı yerine zenginlere mi tapıyordu?
"Saçmalama," diye homurdandım. "Yarattınız ne demek ya? Kendine gel."
"Efendim..." dedi kız kekeleyerek. "Ben aslında sizden önce yoktum."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Sen aslında yok muydun?"
Robot muydu? Ya da bir çeşit yapay zeka mıydı acaba? Teknoloji gelişmişti, evet ama robotların insanlara hizmet etmeye başladığından haberim yoktu. Üstelik bu kız bir robot olsaydı bunu bilmem gerekmez miydi? Bu lanet olası malikânede neler oluyordu?
Ben ona şaşkın şaşkın bakmaya devam ederken gülümsedi ve daha önce elinde tuttuğunu fark etmediğim su bardağını yavaşça havaya kaldırdı. Yüzümde bir ıslaklık hissediyordum. "Rüya görüyorsunuz efendim."
Sonra suyu hızla suratıma çarptı.
Nefesim kesildi ve gözlerim hızla açıldı. "Allah!"
Soluk boruma kaçan suyu öksürerek çıkarmaya çalışırken başımı eğdim. Yüzümden akan sular saçlarımı ve üzerimdeki gömleği sırılsıklam ıslatmıştı. Ellerimi yüzüme götürmeye çalıştım ama başaramadım. Ellerim neredeydi? Arkamdaydı. Bağlıydı!
Neler oluyordu? Neredeydim ben?! Hangi şerefsiz yapmıştı bunu?
Neler olduğunu söyleyeyim Âlâ, büyük sıçtık bu sefer!
Soluk boruma kaçan suları çıkarmak için krize girerek bir süre art arda öksürdüm. Sonra yutkunarak derin bir nefes aldım ve başımı kaldırıp etrafa baktım.
Duvarların parlak, bronz renkte olduğu bir odadaydım. Önümde enine uzun, aynı tonlarda bir masa vardı. Masanın tam ortasına sarkan devasa avize oldukça pahalı görünüyordu. Tam karşımda boydan boya cam bir duvar vardı; camın ardında görünen tek şey kararmaya başlayan gökyüzüydü.
Masanın ucundaki sandalyeye bağlanmıştım. Masanın iki yanında da beşer tane adam ayakta duruyordu. Biri ise çektiği sandalyeye oturmuş, tam önümde duruyor ve dikkatle beni inceliyordu. Orta yaşlı bir adamdı bu, alnı çizgi çizgiydi. Yüzüme çarptığı boş su şişesi nasırlı elinde duruyordu hâlâ.
Neredeydim ben? Kimdi bu adamlar?! Havayolu şirketinin adamları mıydı? Burada neler oluyordu?
Son duamı etmeye başlıyorum ben, sen de vakit bulduğun bir ara yap derim.
"Ne yapıyorsunuz be?" diye bağırdım istemsizce, nefes almaya çalışıyordum. "Manyak mısınız siz!?"
Adam bana dikkatle bakmaya devam etti. Elinde duran boş şişeyi avcunun içinde ezip buruşturdu ve kenarı fırlattı. Leş gibi sigara kokuyordu. Sanki ağzına kadar izmarit dolu bir kül tablasının içinde saatlerce yuvarlanmış da öyle gelmişti.
"Kimsiniz siz?" diye sordum dehşet içinde. Kendime geldikçe korkuyor, panikliyordum. "Beni niye bağladınız?!"
Hatırladığım son anda tuvaletten çıkmış, bir kahve içmenin hayalini kuruyordum. Sonra iki tane adam tarafından saldırıya uğramış, bayıltılmıştım. Eter... eterin o keskin kokusu hâlâ burnumdaydı. Beni kaçırmışlar mıydı? Kaçırmışlardı!
Günaydın Âlâ. Uyan da Hamamönü'ne kahvaltıya gidelim.
Adam kahverengi gözlerini kısarak çenemi sertçe tuttu ve yüzümü bir sağa bir sola çevirerek beni iyice inceledi.
"Bırak!" diye bağırdım. Nefeslerim düzensizdi, adam akıllı nefes alabildiğimden bile emin değildim.
Zihnimde öyle çok soru yankılanıyordu ki doğru düzgün düşünemiyordum. Her zaman kriz anlarında soğukkanlılığımı koruyabilen bir insandım aslında ama şu durumda sakinliğimi koruyabileceğimi hiç sanmıyordum.
Resmen havayolu şirketinin adamları tarafından kaçırılmıştım! Evet, tarafından.
Yüzümü bırakıp omzunun üzerinden diğer adamlara döndü. "Üzeri arandı mı?" diye sordu ciddi bir şekilde. "Dinleme cihazı falan yok, değil mi?"
Dinleme cihazı mı? Neden bahsediyordu bunlar?
"Arandı abi. Sacha ve Nika detaylı olarak aradılar üzerini. Kız temiz."
"Ne cihazı be!" diye bağırdım bir kez daha. "Kim elledi beni detaylı? Kimsiniz lan siz! Dağ başı mı burası? Çete misiniz?! Beni neden buraya getirdiniz? Neden bağladınız? Bunu yapamazsınız! Suç bu yaptığınız! Hepiniz hapse gireceksiniz! Benim kardeşim hukuk okuyor! Bir sürü avukat tanıdığı var! Hocaları falan hep ülkenin önde gelen avukatlarından... Onlara söylerse var ya... çıkamazsınız bir daha dışarı! Gökyüzüne hasret yaşarsınız! Çözün ellerimi hemen! Hemen! Yoksa... yoksa...Hepinizi... sürüm sürüm... süründü...rü...rüm."
Kimsenin umursamadığını gördükçe sesim yavaş yavaş kısıldı ve en sonunda da sustum.
Kalbim, boğazımda; boynumdaki nabzım da kulaklarımda atıyordu. Ellerim buz kesmiş, terlemişti. Çenem titriyordu. Vücut fonksiyonlarım soğukkanlılığımı çoktan kaybettiğimi, korkudan öleceğimi çok güzel anlatıyordu bana. Yetmezmiş gibi bağırsaklarıma da bir sancı saplanmıştı ki, sormayın.
Kimse bana aldırmıyordu. Kimse benimle konuşmuyordu. Ben sanki yoktum. Ya da vardım ama cansız bir varlıktım sanki.
"Patron ne zaman gelecek abi?" dedi arkasında el pençe divan duran adamlardan biri.
Önümdeki çatık kaşlarıyla beni incelemeye devam ederken, "Gelmek üzeredir," diye mırıldandı.
Patron mu? Havayolu şirketinin patronu mu gelecekti buraya? Tamam, sakin olmalıydım. Bir kapı numarası karıştırdık diye öldürecek değillerdi ya? Tatlı tatlı konuşur, gerekirse yalvarır ikna ederdim. İnsanlık ölmüş değildi hoş. Bence halime acır, bu kız salak der beni bırakırdı. Şirketini batırmamıştım ya sonuçta, sadece ufak bir aksaklık yaşatmıştım.
Hem tek suçlu ben değildim ki! Tamam, ben bir bok yemiştim ama adam da salaktı. O diğer kız da salaktı. Neden tüm suç bana kalmıştı ki?
Üstelik burası çok soğuktu, üşüyordum. Beni sandalyeye öyle sıkı bağlamışlardı ki bileklerim birazdan kopacakmış gibi ağrıyordu.
"Ben bir şey yapmadım!" diye bağırdım etrafımdaki adamlara teker teker bakarak. "Bırakın beni gideyim, lütfen! Suçsuzum ben!"
Karşımda oturan adam sandalyesinde geriye yaslandı ve gözlerini kısarak beni izlemeye devam etti. Sapık mıydı acaba? Ayaklarımı bağlamamışlardı, kasıklarına bir tekme atsam kaçabilir miydim? Nasıl yapacaktım onu? On tane daha adam vardı odada. Hepsinin kasığına tekme atamazdım ki!
Çok zekisin, zekana hayran bırakıyorsun her seferinde beni. Biz nasıl tıp fakültesini kazandık, bazen anlam veremiyorum. Soruları falan mı çalmıştık acaba?
"Ben masumum!" dedim tekrar. Bileklerimi oynatıp kurtulmaya çalışıyordum ama nafileydi. Öyle bir bağlamışlardı ki asla açamazdım. "Beni niye kaçırdınız? Kimseye bir zararım yok benim! Lütfen bırakın gideyim!"
Adam gözlerini iki kere ağır ağır kırptı ve ellerini göğsünde bağladı.
"Lütfen," dedim kesik bir nefes alarak. "Bırakın beni!"
O sırada kapı hızla açıldı ve bir adam, "Patron geliyor, son bir dakika," dedi. Başımı çevirip kapıya baktım. Bir kulağında kulak içi kulaklık olan bir adamdı bu. Adamlara el işaretleriyle bir şeyler anlatıyordu. Bir eli kulağındaki kulaklığa gitti ve karşı tarafı dinleyip başını salladı. "Elli saniye."
Donuk bir ifadeyle önüme döndüm ve neyin içine düştüğümü anlamaya çalıştım. Duruşları bozulan adamlar hızla toparlanarak ellerini önlerinde birleştirirken önümdeki adam da ayağa kalkıp tam karşımdaki sandalyenin yanına dikildi. Hepsi el pençe divandı.
Korkmalı mıydım? Korkuyorsun zaten! Mıydım diye soruyorsun bir de! Sanki çok rahatsın da emin olamıyorsun korkup korkmamaya. Altına sıçıyorsun işte!
"Kırk saniye."
Alt dudağımı dişlerimin arasına almış, resmen çiğniyordum. Konuşsam, bağırsam çağırsam kimse beni takmıyordu ama susunca da daha çok korkuyordum. Bağırsaklarım acı içinde kıvranıyordu. Konuşmam gerekiyordu. Konuşursam korkmazdım. Nasıl olsa umursamıyorlardı. Sakin olmak zorundaydım, sakinleşmemin tek yolu konuşmaktı.
"Tiplere bak ya," diye homurdandım. "Kula kul olmuşsunuz. Yazık!" Hepsine teker teker baktım ve kaşlarımı çattım. "Kocaman kocaman adamlarsınız. Boyunuzdan posunuzdan utanın. Hepiniz iki metresiniz, kaslı maslı, iri yarı bir şeysiniz."
Konuşmaktan kastın bu değildi. Tamam, işe yarıyordu; sakinleşiyordum ama kesinlikle susmalıydım. Acilen susmalıydım ama susamıyordum. Ağzımı açtığımda ne yazık ki susamıyordum.
"O kadar eminim ki patronunuzun bir elli boyu olduğundan." Cıkcıklayarak başımı iki yana salladım. "Kel, göbekli, kısacık bir adamdan şu kadar korkuyorsunuz ya bir şey demiyorum size. Ne demişler, cesaret cüsseyle alakalı değildir. Böyle bir şey demişler mi bilmiyorum ama kesin demişlerdir. Dememişlerse de ben dedim işte. Yazık yazık. Kula kul olmayın, başka iş mi yok?"
SUS ÂLÂ! Öldürtecek misin kendini?! SUS ARTIK!
Adamlardan biri dayanamayıp kıs kıs güldü. Ona yazıklar olsun der gibi baktım. "Gülüyor bir de! Abicim ben senin için konuşuyorum. Yakışmaz yani delikanlı adama sonuçta... sırf senden zengin diye bir tane çaksan yere iki seksen uzanıp asfalta yapışacak bir adamdan niye korkuyorsun? Nefes bile almıyorsunuz değil mi patronunuz söylemeden? Hiç saygınız yok kendinize, hiç! Ama ben size bir şey diy-"
"Hoş geldin patron."
Elçin'in de dediği gibi. Çenenin yayını sikeyim Âlâ.
Kurduğum kuracağım bütün cümleler içime kaçarken sesli bir şekilde yutkundum ve az önce dibime giren adama bakmaya devam ettim. Bana bakmıyordu. Sol, arka tarafıma bakıyordu. Yaklaşan tok adım seslerini duyuyordum. Birazdan beyaz ışık da teşrif edecek olmalıydı.
Konuşarak düzene soktuğum kalp atışlarım yeniden hızlanırken bağlı olan ellerimi yumruk yaptım ve sakin kalmaya çalıştım. Şu durumda bu çok zordu. Kendimi yerden yere atıp, ağlayıp, çığlıklar atmak istiyordum ama sakin kalmak zorundaydım.
Söylediklerimin ne kadarını duymuştu acaba? Çünkü birazdan az önce gömdüğüm; boyuna, kilosuna ve kel kafasına burun kıvırdığım o adama bir güzel yalvaracaktım. Bir elli boyu da olsa yalvaracaktım. Şemsiye girmişti ve açsam da açmasam da çıkmayacaktı. Mideme bıçak saplanıyor, kalbim kulaklarımda atıyordu.
Sert bir şekilde yutkunarak gözlerimi sıkıca yumdum. Adım sesleri sol kulağımın hizasında önce yaklaştı, sonra uzaklaştı. Karşımda masanın diğer ucundaki sandalyenin çekildiğini, sonra da tekrar itildiğini duydum.
"Gözlerini aç," dedi kül tablası kokan adam.
"Açmasam?" Başımı hızlı hızlı iki yana salladım. "Böyle daha az korkuyorum da."
Böyle daha az korkuyordum. Etrafımda -muhtemelen hepsinin belinde birer silah var- takım elbiseli adamlar varken, ellerim bir sandalyede arkadan bağlanmış şekilde dururken gözlerimi sonsuza dek kapatmak istiyordum. Görmezsem hayal gibi gelirdi belki.
Üstelik bileklerim de çok acıyordu. Boğazım kurumuş, çatallaşmıştı; o da acıyordu. Ağlamak istiyordum ama kolay kolay ağlayabilen bir insan değildim. Hele ki kriz anlarında hiç ağlayamazdım. Kendimi nasıl acındıracağımı bile bilmiyordum ve kesinlikle gözlerimi açamazdım.
"Gözlerini açman için üç saniyen var," dedi kül tablası. "Aksi takdirde tek bir kurşunla üç saniyenin sonunda beynin dağılır."
Biri göğsüme sert bir yumruk atmış gibi olunca irkilip hızla gözlerimi açtım ve bana ifadesiz bakışlarla bakan bir çift kahverengi gözle karşılaştım.
Beklediğimin aksine ne keldi ne de göbekli. Hatta normal şartlarda yakışıklı bir şey olduğunu bile söyleyebilirdim. Elçin'in üç saniyede yatağına gireceği adamlara benziyordu. Kahverengi, dalgalı saçları kısa ve dağınıktı. Gözleri badem şeklindeydi. Sandalyesinde geriye doğru yaslanmış, bir kolunu masanın üzerine uzatmıştı. Esmer tenine giydiği siyah takım elbisesi ona çok yakışmıştı.
Gözleri beni inceliyordu ve yüzünde tek bir mimik oynamıyordu. Yüzünün her bir kası gergindi. Baştan aşağı kusursuz bir tablo gibiydi fakat şu anda neden bunları düşündüğümü bilmiyordum. Şu anda derdim bu muydu gerçekten?
"Konuş," dedi kül tablası. "Anlat."
Bir an gözümün önünde Gora'nın en sevdiğim sahnesi canlanınca bacak bacak üstüne atıp; "Peki, anlatayım. Malı Arap Faik'ten alıyorduk. Karabük'te ikinci yükleme yapılıyordu... Adana'ya kadar da ben kullanıyordum kamyonu," diye aşırı komik bir espri patlatacağımı sandım ama neyse ki yapmadım. Normalde olsam yapardım ama kaçırılmıştım. Şakanın sırası değildi.
Ayrıca şu durumda neden hâlâ komik replikler düşündüğümü de bilmiyordum. Kalbim ağzımdan fırlayıp patronun önüne düşmek üzereydi.
Yutkundum ve boğazımı temizledim. "Şey..." dedim gözlerimi bana bakan donuk kahverengi gözlerden çekip kül tablası kokan adama çevirirken. "Bana ne yapacaksınız? Kovacak mısınız?"
Adam soruma cevap vermedi. Bana sert bakışlarla bakmaya devam etti. Sertçe yutkundum ve bir kez daha patron dedikleri adama baktım. Gözünü bile kırpmadan bana bakıyordu. Sinirli miydi? Çenesi seğiriyordu da.
"Anlat."
Derin bir nefes alıp verdim ve korkuyla kaplı bakışlarımı yeniden kül tablası kokan adama yönlendirdim.
"Lütfen kovmayın beni. Başka bir şey de yapmayın. İlk iş günümdü, kapıları karıştırmışım. 11 numaralı kapıdaydım öğlene kadar... sonra 17'ye alındım. O adam da gelip 17 deyince bir an kafam karıştı. Kendimi 11 numaralı kapıda sandım... Ya aslında karıştırmazdım ben ama önce Maya, sonra da Ediz arka arkaya arayınca aklım gitti. Telefon yasaktı biliyorum ama işte... açmam gerekiyordu. Önemliydi. Kirayı geciktirmiştim de... ev sahibim Ediz'i arayıp duruyormuş. Manyak kadın, hepsi onun yüzünden zaten! Sanki bir yere kaçıyoruz. Bin lira için bu kadar aramaya ne gerek var? Ödeyeceğiz işte. Ben biliyorum onun derdini ama! Kirayı artırmak istiyor o... Apartmandaki daireler en az beş bin oldu ya.. o yüzd-"
Kül tablası kokan adam mekanik bir hareketle saniyeler içinde belindeki silahı çıkardı ve mekanizmasını geriye doğru çekip bana doğrulttu. "Lafı dolandırmadan anlat."
İrkilip hızla geriye çekildim ve dehşet içinde bana doğrulttuğu silaha baktım. "Anlatıyorum ya..." dedim sesimi zar zor çıkarırken. "Niye sinirleniyorsun abi?"
"Anlat."
Bana bir silah doğrultmuşken nasıl anlatacaktım? Bütün bedenim zangır zangır titriyordu.
Yutkundum ve korkuyla kesik bir nefes alıp devam ettim. "Bil-bilete baktım ve... 17 yazdığını görünce adama bir üst kata çıkmasını... söyledim. Yani... şey... yani onu 23 numaralı kapıya göndermiş oldum. Tamam, ben de aptalım. Kabul ediyorum bunu zaten ama..." Gözümü namlusu bana çevrili silahtan alamıyordum. Korkudan sesim ve bedenim titriyordu. "Ama yani insan geldiği kapının numarasına bakmaz mı? Hadi bakmadın, üst kata çıktığında da bir kaldır bak kafanı, değil mi? Bakmamış. Binip gitmiş. Onun da hatası... Peki ya o diğer kız? O da kontrol etmeden yollamış adamı. Tamam, benim de salaklığım büyük... ama... ama tek suç bende mi? Niye sadece beni kaçırıyorsunuz? O kızı da kaçırın! Adama da kızın. Ben salağım da onlar ne? İnsan bir bakar yani..."
Kül tablası kokan adam dudaklarını ıslatıp sabırla etrafa bakındı. Anlat diyordu, anlatıyordum ama yine sinirleniyordu. Manyak mıydı neydi?
Manyak tabii ki Âlâ. Şüphen mi var? Adamlar seni kaçırdı!
Yüzüm alev alev yanıyordu korkudan. Nabzım o kadar hızlıydı ki saniyede beş kere attığına emindim.
Bakışlarım yavaş yavaş patron dedikleri adama çevrildi. Hâlâ aynı şekilde, dikkatle beni izliyordu. Bir şeyleri çözmeye çalışıyor gibi bir hâli vardı. Heykel gibi durmayı nasıl başarıyordu acaba? Ben bağlı olduğum hâlde kıpırdanıp duruyordum da çünkü.
"Kovmayın beni," dedim kısık, titrek bir sesle. Belki de beni öldüreceklerdi ama kovsalar da çok üzülürdüm. Tam adam akıllı bir iş buldum derken başıma neler gelmişti.
Sol taraftaki adamlardan biri hâlime kıs kıs gülünce patron hızla ona döndü ve ters bir bakış attı. Bu bakış, "Gülme, sikerim belanı," bakışı gibiydi. Adam da zaten anlamış olacak ki korkuyla irkildi ve dudaklarını birbirine bastırıp başını önüne eğdi.
Patronun kahverengi gözleri yeniden benimle buluşurken yüzünün biraz daha gerildiğini gördüm. Bakışları artık ifadesiz değildi. Hatta o kadar sert bakıyordu ki o gözler, yok olmak istiyordum tam şu anda.
"Hayalet'i nereden tanıyorsun?" diye sordu kül tablası kokan adam silahı bana doğrultmaya devam ederek. "Anlat."
"Hayalet'i mi?" dedim gözlerim onu bulurken. "O kim?"
"Yalan söyleme." Aylardır fırçalanmadığını belli edecek kadar sararmış dişlerini sıkarak konuşmuştu. "İnan bana, bize yalan söylemek istemezsin."
"Yalan söylemiyorum!" diye bağırdım. "Hayalet diye birini tanımıyorum ben!"
"Yavuz Gökmen," dedi dişlerinin arasından. "Onunla ilgin ne? Neden kaçmasına yardım ettin? Bizi nereden biliyordun?"
"Bir ilgim yok!" dedim titreyen, cılız bir sesle. "Ben kimseyi tanımıyorum."
"Doğruyu söyle yoksa tek bir kurşunla geberirsin."
Bedenim ruhumdan ayrılacakmış gibi oldu ve irkildim. Ağlamam gerekiyordu, ağlamadan kendimi nasıl acındıracaktım bu adamlara? Hadi Âlâ! Ağla, hadi!
"Bakın," dedim yalvaran bakışlarla hepsine bakarken. "Bakın benim kimseyle bir ilgim yok. İşimi yapmaya çalışıyordum ama hiçbir işi beceremediğim gibi bunu da beceremedim. Lütfen beni öldürmeyin. Ama kovmayın da! Şirketinizi batırmadım sonuçta, ufak bir karışıklık sadece. Biletin parasını da öderim. Ama lütfen... çalışmak zorundayım..."
Patron beni yüzünde tek bir mimik oynamadan sessizce dinledi, sonra elini kaldırıp kül tablası kokan adamın bana silah doğrultan koluna dokundu. Adam bunun üzerine silahı indirdi ve tekrar beline sıkıştırdı.
"Adını söyle."
Gözlerim hızla patronla buluşurken yutkundum. Benimle konuşuyordu. Erkeksi bir sesi vardı. Elçin olsa çok etkilenirdi bu ses tonundan ama benim üzerimde korkudan tir tir titretmek dışında bir etki bırakamamıştı.
"Âlâ Karaca," dedim titreyen çenemi kontrol altına almaya çalışırken.
Bir süre yanıt bekledim ama ifadesiz bakışlarla yüzüme bakmaya devam ettiğini görünce bir nefes aldım ve başladım anlatmaya: "Bu işe çok ihtiyacım var. Benim annem öldü geçen sene. İntihar etti. Neden böyle bir şey yaptığını bilmiyoruz. Sanırım bunalımdaydı ve... biz fark etmedik. Babam da ortalıktan kayboldu sonra. Zaman zaman giderdi hep zaten o ama bu sefer biraz uzun sürdü. Neyse, artık annem de olmayınca kız kardeşimle yalnız kaldık. Adı Maya. Okuyor o. Hukuk okuyor. Ben de okulu bırakmak zorunda kaldım bu yüzden. O okusun diye... Kovmayın beni. Söz veriyorum havalimanı uzmanı olacağım. Her şeyi öğrenirim. Uçak bile kullanırım izin verirseniz ama lütfen kovmayın. İş yok etrafta. Geçinemiyoruz... Siz zenginsiniz sanırım, pek bilmezsiniz ama bir ekmek olmuş beş lira... bir mutfak alışverişi yapsan bütün maaşın gidiyor. Çalışırken açız zaten... çalışmazsam bir hafta içinde ölürüz. Ölmek dedim de... beni öldürürseniz kız kardeşim hepten yalnız kalacak. Şey... annemin ölümünü de atlatamadı bir türlü zaten. Ben de ölürsem toparlanamaz hiç... Tamam, yaptığım büyük eşeklikti ama... bir daha yapmayacağım. Çok dikkatli olacağım. Söz veriyorum. Kovmayın beni lütfen. Öldürmeyin de."
Sözümü kesmeden beni dikkatle dinledi, sustuğumda ise gözlerini kıstı. "Sadece adını sormuştum."
"Şey..." dedim kıpırdanarak. Bileklerim çok ağrıyordu. "Kovmazsınız değil mi beni?"
"Kim olduğumu sanıyorsun?" diye sordu ifadesiz bir sesle. Aynı şekilde bakmaya devam ediyordu.
"Havayolu şeysi..." Boğazımı temizledim. "Şirket patronu?"
Patron bana cevap vermedi. Solunda bekleyen kül tablasına eliyle işaret yaptı, adam ona doğru eğildi. Kulağına bir şeyler fısıldadı ve adam başını sallayıp çıkışa doğru ilerledi.
"Kovacak mısınız?" diye sordum çekinerek. "Lütfen kovmayın."
Şuradan kurtulduğumızda hatırlat da sana okkalı bir küfür edeyim. Adamlar sana silah doğrultuyor sen kovulmamanın derdindesin!
"Yavuz Gökmen," dedi sakince bana dönerek. Yüzü gerilmişti. "Konumuz bu."
"Evet," dedim. "Bir daha anlatayım mı? Şimdi ben sabah 11 numaralı kapıdaydım... sonra beni 17 numaralı kapıya aldılar..."
Yüzü bir anda kaskatı olurken bakışları saniyeler içinde avına atılmaya hazırlanan, vahşi bir hayvanınkiler kadar korkunç bir hâl aldı. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan sandalyesinin düşmesine sebep olacak bir hışımla ayağa fırladı ve eliyle kapıyı işaret etti. "Çıkın dışarı!" diye kükrediğinde yerimden sıçradım ve korkuyla titredim.
Adamlar aceleyle teker teker odadan çıkarken alev alev yanan gözleri beni buldu. Dişlerini sıkıyordu. Kocaman odada baş başa kaldığımızda ellerini masaya yaslayıp bana doğru eğildi ve gözlerimin tam içine baktı. "Bana yalan söyleyebileceğini mi sanıyorsun?"
Az önce çok sakindi bu adam, ne olmuştu şimdi? Deli miydi acaba? Bir anda vahşileşmiş, kaplan kesilmişti. Ödüm kopuyordu, hatta apandisitim pat diye patlamış bile olabilirdi.
Sertçe yutkundum ve kekelemeye başladım. "Be-be-ben... yemin ederim ki yalan söylemiyorum."
Elini masaya sertçe vurdu ve masa titrerken de bana doğru ilerlemeye başladı. Boyu öyle uzundu ki bir an beni boğazımdan tutup gökyüzüne kadar kaldıracağını sandım. Titrememi kontrol altına alamıyordum artık. Masanın sağından ilerleyip tepeme dikildiğinde artık yüzüne bakamıyordum. Korkuyla etrafa bakınıyor, ne yapacağımı düşünüyordum.
Bir elini önümdeki masaya yaslayıp bana doğru eğildi. Nefesi saçlarıma vuruyordu. Burnuma gelen kokusu hakkında -eğer buradan sağ çıkabilirsem- daha sonra düşünecektim.
"Rusya uçağına binmesi için onu sen yönlendirdin," dedi dişlerinin arasından.
"E-evet," dedim titrek bir sesle. "Ama yanlışlıkl-"
"Yüzüme bak!"
İrkildim. Sesi çok gür çıkıyordu ve bana biraz daha bağırırsa ona hiç zahmet vermeden kalp krizi geçirip bizzat kendim ölecektim.
Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda burun buruna geldik. Öfkeyle verdiği soluklarını ciğerime çekebiliyordum. Yutkundum ve devam ettim. "Yanlışlıkla oldu... Yemin ederim. Her şeyi anlattım... numaraları karış-"
"Gözünle işaret verdin," dedi bir anda çenemi tutarak. Parmakları tenime gömülmüştü. Bir süre burnundan soluyarak saf bir öfkeyle yüzüme baktı, sonra çenemi sertçe bırakıp az önce kül tablasının oturduğu sandalyeye yöneldi.
Tam karşıma oturduğunda yüzü kaskatıydı, boynunda ne kadar sinirli olduğunu belli eden bir damar; ağaç kökü gibi belirmişti. Çok korkuyordum. Kalbim ağzımdan fırlamak üzereydi. "Anlat! Gözünü neden kırptın? Onu yakalayacağımızı nereden biliyordun? Kimin adamısın?"
"Göz mü kırptım?" dedim kaşlarımı çatarak.
Elini masaya sertçe vurdu ve bir kez daha irkildim. "Anlat!"
"G-gözüm kaşınıyordu!" dedim korkuyla bağırarak. "Yemin ederim sadece gözüm kaşınıyordu! Bilerek yapmadım!"
"Aptal mı var senin karşında?" diye sordu ürkütücü bir sakinlikle. Sesi sakindi ama gözleri beni öldürmek üzereydi. "Çocuk mu kandırıyorsun?"
Elini beline attı ve yavaşça silahını çıkardı. Bir an nefes alamadım. Kalbim göğüs kafesime sığmıyor, dışarı çıkmaya çalışıyordu artık. Bütün bedenim kalp atışlarımla seğiriyordu.
Ruhumun git gide karardığını hissediyordum. Ölüm böyle bir şey miydi acaba? Bedenin ruhtan ayrılması dedikleri bu muydu? Çünkü bildiğiniz ölmek üzereydim korkudan.
Gözlerim gümüş renkteki silaha kayarken bir kez daha yutkundum. "Yemin ederim yalan söylemiyorum," diye fısıldadım. Gözlerim dolmuştu. Ağlayacaktım. "Öldürme beni, lütfen." Nefeslerim titriyordu.
Silahın mekanizmasını geriye çekerken gözlerini gözlerime çevirdi ve göz pınarlarımda üst üste biriken yaşları büyük bir soğukkanlılıkla izledi.
"İki yıl," dedi ölümcül bir sakinlikle. "Tamı tamına iki yıldır peşinde olduğum adamın kaçmasına yardım ettin."
Söyle de mezar taşımıza 'salaklığından öldü' yazsınlar Âlâ, zira senin salaklığın yüzünden birazdan geberip gideceğiz.
Kelimeleri tane tane söylüyordu. Sanırım sandığımın aksine havayolu şirketinin patronuyla falan karşı karşıya değildim. Çok daha tehlikeli bir adam duruyordu şu anda tam karşımda.
Hem aptaldım hem de bahtsız. Yanlış uçağa bindirecek başka yolcu bulamamış mıydım? Adamın peşinde olduğu kişiyi kendi ellerimle başka bir uçağa bindirmiştim. Nasıl inanacaktı ki yanlışlıkla olduğuna? Üstelik gözüm de kaşınacak başka bir zaman bulamamış mıydı? Bahtsızlığıma sıçmak istiyordum tam şu anda. Resmen kim vurduya gidiyordum.
Silahı sakince kaldırdı ve gözlerimin içine bakarken namlusunu alnıma dayadı.
Soğuk metal tenime gömülürken titredim ve gözümden düşen bir damla yaşla birlikte hıçkırdım. "Ö-ö-özür dilerim. Yanlışlıkla oldu! Yemin... yemin ederim benim bir ilgim yok."
"İki yılıma mâl oldun," dedi beni üşütecek kadar ürpertici bir sakinlikle. "Neden bağışlayayım canını?"
Bu adam nefes alır gibi insan öldürüyordu sanki. Tereddüt etmeden beni tek bir kurşunla anneme kavuşturacağını gözlerinde görebiliyordum. Son duamı etsem iyi olacaktı. Maya da başının çaresine bakardı artık...
"Ne istersen yaparım!" diye bağırdım can havliyle. "Ne istersen yaparım, ne olur öldürme beni! Kardeşim bensiz yaşayamaz! Yapayalnız kalır! Lütfen yapma! Ne istersen yaparım!"
"Yalvarma," dedi ifadesiz bir sesle. "Boşuna yalvarırsın. Ben kimseye acımam."
"Ama benim bir günahım yok!" dedim hıçkırarak. Gözlerimi sımsıkı yummuş, başımı önüme eğmiştim. "Yemin ederim ben hiçbir şey yapmadım! Bilmeden oldu! Benim ne ilgim olur böyle adamlarla? Kendi hâlinde biriyim ben!" Bir kez daha hıçkırdım. Sesim inişli çıkışlıydı ve konuşmakta çok zorlanıyordum. "Ne olur öldürme beni! Ben suçsuzum! Ben suçsuzum! Kardeşim bensiz yaşayamaz! Ne istersen yaparım ama ne olur öldürme beni!"
Onu daha fazla sinirlendirmekten korkarak sustum ve bir süre sessizliği bozan tek sesi dinledim. Hıçkırıklarımı ve düzensiz nefeslerimi...
Ölümden çok Maya'dan korkuyordum. Hayatı mahvolurdu. Annemin ölümünü bir türlü atlatamıyor, bir ton ilaç kullanıyordu. Beni de kaybederse toparlanamazdı. Üstelik yapayalnız kalacaktı, nasıl okurdu o zaman? Nasıl meslek sahibi olurdu? Babam da ortalıkta yoktu ve bu kez döneceğine olan inancım tükenmişti. Ölemezdim. Bir süre ölmeyi kendime yasaklamıştım ve bunun için ne gerekiyorsa yapacaktım.
Uzun süren bir sessizliğin ardından korka korka gözlerimi araladım ve ıslak kirpiklerimin arasından ona baktım. Boş bakışlarla gözyaşlarımı izliyordu.
Gözlerini bir kez hafifçe kırptı ve başını ağır ağır salladı. "Ne istersem yaparsın?" dedi sakince. "Öyle mi?"
Başımı hızlı hızlı sallarken bir kez daha hıçkırdım. Gözlerimden süzülen yaşlar çenemden damlıyordu. "Evet! Evet... ne istersen..."
Silahı alnıma biraz daha bastırdı ve koyulaşan gözleriyle gözlerimin içine baktı. "Altından kalkabilir misin?" diye sordu acımasız bir sesle. "Benim sınırım yok. İsteklerim karşısında ölmeyi dilemeyeceğine inanabilir misin?"
Yutkunup gözlerinin içine baktım. Ne isteyebilirdi ki en fazla? Ölümden kötü... Maya'nın yalnız, bir başına kalmasından kötü ne isteyebilirdi ki?
"Ka-" Kesik bir nefes aldım ve cesaretimi toplamak için bir süre sustum. Nefesimi usulca üflerken devam ettim. "Kardeşim için... her şeyi ya-yaparım."
Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılırken silahı alnımdan çekti ve namlusu bana dönük bir şekilde masaya koydu. "Güzel," dedi hoşnut bir şekilde.
Gözlerimi kapattım ve rahatlamış bir şekilde hızlı hızlı soluklanırken, "Ne istiyorsun?" diye sordum.
Patron bir süre daha sustu. Beni daha çok korkutmak için özellikle konuşmuyordu sanki. Kesinlikle ölüm bir insan olsaydı o olurdu. Evet, çok güzeldi. Yüzü ve yüzünün her bir ayrıntısı kusursuzdu ama korkunçtu. Kusursuz bir korkunçluktu bu. Mükemmel derecede tehlikeli ve ölümcüldü.
Alnına dikkat ölüm tehlikesi anlamına gelen o kurukafa simgesinden basmak istiyordum. Böylece kimse ona yaklaşmazdı, herkes güvende kalırdı.
"Kendini ayağından vurmanı istiyorum."
NE?!?!
Gözlerim hızla açılırken, "Ne?" diye bağırdım.
Bakışları sırasıyla yaşlı gözlerimi, ardından ağlamaktan kızarmış burnumu ve çatlamış dudaklarımı ziyaret ettikten sonra başını çevirip kayıtsız bir şekilde etrafa baktı.
"Yapamaz mısın?" diye sordu. "Kardeşin için bunu yapamaz mısın?"
Yapardım. Kardeşim için her şeyi yapardım. Ayağıma da sıkardım, kafama da sıkardım. İşine karışmak gibi olmasın ama ayağını çimdiklemeyeceksin, bir daha düşün derim Âlâ.
Benden bir süre cevap gelmeyince gözleri yeniden beni buldu. "Vaz mı geçtin?" diye sordu ifadesiz bir sesle. Kaşlarını kaldırmıştı. "Ne istersen yaparım demek kolaymış, değil mi?"
Hıçkırdım. "Tamam!" diye bağırdım. "Tamam, yapacağım."
Gözleri kısılırken bir an şaşırdığını sandım ama bunu gerçekten gördüğüme emin olamadım çünkü yüzü ifadesizliğini koruyordu.
Ağır ağır başını salladı ve uzanıp sandalyemi kavrayarak beni tek hamlede çevirdi. Ona tamamen arkamı döndüğümde içimden bildiğim bütün duaları okuyordum. Hepsi birbirine karışıyordu ama beni şu anda buradan kurtaracak bir dua da yoktu zaten. Bizzat Cebrail'in kalkıp gelmesi gerekiyordu.
Ellerimi çözmesi saniyeler sürdü. Beni tekrar kendine döndürdüğünde nefesimi tutmuştum. Sandalyenin zeminde yarattığı uğursuz ses kulak tırmalıyordu.
Ellerimi önüme alıp bileklerimi ovuştururken gözlerinin içine yalvaran bakışlarla bakıyordum. "Yemin ederim bir ilgim yok Yavuz denen adamla. Ben sadece işimi yapmaya çalışıyordum ve... sadece gözüm kaşınmıştı. Yemin ederim..."
O bana boş, ifadesiz gözlerle bakarken sesim de bakışlarım gibi yalvarıyordu ona. Gözyaşlarım art arda yanaklarımdan dudaklarıma, oradan da çeneme doğru akıp gidiyordu.
Gözüyle silahı işaret etti. "Zamanın tükeniyor. Ya dediğimi yaparsın ya da ölürsün."
Titreyen elimi kaldırıp masadaki silaha uzanırken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Umarım sakat kalmazdım. Keşke biraz araştırsaydım önceden. Nereden vurursam sakat kalmazdım acaba?
Okulda öğrendiğim şeyler de uçup gitmişti şu anda hafızamdan. Birinci sınıfta anatomi dersine biraz daha önem verseydim böyle olmayacaktı. Ayak ve ayak bileği anatomisi konusu anlatılırken ben neredeydim acaba? Kesin Kadıköy'de aylak aylak geziyordun. Derse gitseydin böyle olmayacaktı!
Sakat kalırsam ne yapacaktım? Bir ayağımı kaybedersem nasıl çalışacaktım ki? Ölmek daha mı iyiydi acaba? Maya başının çaresine bakardı belki? Zengin bir koca bulurdu, adam onu okuturdu belki? Çok kasmasa mıydım acaba? Annemin yanına gitsem daha huzurlu olurdum hem.
Silahı tutup masadan alırken son kez şansımı denemek için gözlerimi gözlerine çevirdim. Bakışları ifadesizdi. Sandalyede geriye yaslanmış, dikkatle beni izliyordu.
Yutkundum ve parmağımı tetiğe götürürken namluyu sol ayağıma doğrulttum. "Sakat kalır mıyım?" diye sordum gözlerimi sımsıkı kapatırken.
Bana cevap vermedi. Birkaç saniye sonra tek gözümü açıp ona baktığımda dudaklarının yukarı doğru kıvrıldığını gördüm. Yüzünde ürkütücü bir gülümsemeyle beni izliyordu. Bu adam kesinlikle deliydi. Sosyopattı, psikopattı.
Gözümden bir damla gözyaşı daha düştü. Yutkunup burnumu çektim ve cesaretimi toplamaya çalıştım. Olmuyordu. Silahı tutan elim tir tir titriyordu.
"Sonra beni bırakacak mısın?" diye sordum titrek bir sesle. "Evime... ya da hastaneye gidebilecek miyim?"
"On saniyen var."
Kesik bir nefes aldım ve gözlerimi silahı doğrulttuğum ayağıma çevirdim. Masum masum duruyordu orada.
Özür dilerim sol ayağım. Bugünlere birlikte geldik, her şey için teşekkürler. Bu yaşıma kadar beni sen getirdin. Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda. Seni seçtim çünkü ben sağlağım. Yani sağ ayağımı senden daha çok sevdiğim için değil... O biraz daha iyi çalışıyor ya ondan. Alınma lütfen, kızma bana. Bırakma da beni olur mu? Sakat kalmayayım. Çalışmam lazım çünkü. İş lazım. Para lazım.
Gözlerimi sımsıkı yumdum ve dişlerimi birbirine sertçe bastırdım. Yapabilirdim. Alt tarafı kendimi vuracaktım. Abartmaya gerek yoktu. Herkes kendini vurabilirdi. İğneden bile korkuyor olabilirdim ama ilaç yakıyordu ya, onu sevmiyordum. Yoksa iğneden de korkmazdım bence.
Yapabilirdim. Maya için yapabilirdim.
Hem vurulursam sevdiklerim değerimi anlarlardı belki? Koşarak ya da ağlayarak hastaneye gelirlerdi. Benimle sohbet ederlerdi belki? Beni dinlerlerdi artık? Kızıp azarlayarak susturmazlardı? Lafı ağzıma tıkmazlardı?
"Beş saniye."
Derin bir nefes aldım ve üflemedim. Ciğerlerim aldığım bu nefesle şişerken parmağım tetiğin üzerinde beklemeyi kesip benden komut aldı ve sertçe altındaki metale bastı. İrkildim ve kulağıma dolan patlama sesiyle birlikte sarsılıp çığlık attım. "Ah!"
Özür dilerim canım ayağım. Seni beğenmediğim, parmaklarının şekline, uzunluğuna, kısalığına laf söylediğim için çok özür dilerim. Seni sonsuza kadar unutmayacağım.
Silah elimden düştü ve yere sertçe çarptı. Hızlı hızlı nefes alırken ayağıma yayılacak sıcaklığı, hemen ardından da beni kıvrandıracak o acıyı beklemeye başladım. Kendimi o kadar sıkıyordum ki ne sıcaklığı ne de acıyı hissedemiyordum.
"Gözlerini aç."
Açamıyordum.
"Sakat kalacak mıyım?" diye sordum zangır zangır titreyerek. Çenem o kadar titriyordu ki dişlerim birbirine çarpıyordu konuşurken. "Nereden vurdum? Hissetmiyorum da şu anda? Önemli bir yer mi? Şey... bir de çok kanıyor mu? Yürüyebilece-" Bütün vücudum uyuşmuştu. "Yürüye..." Kelimeler ağzımdan çıkmadan dilimin üzerinde buharlaştı ve gözlerimi açmaya çalışırken oturduğum sandalye altımdan çekildi. "Bilecek..."
Bedenimin sağa doğru kaydığını fark ettim ve tam düşecekken iki güçlü elin beni sıkıca tuttuğunu hissettim.
Sonra bilincim kapandı. Karanlığa gömüldüm.
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum! 🖤