Atölyenin ağır, mermer tozlu havası içimize doldukça dış dünyanın bütün gürültüsü sanki binlerce kilometre uzağa gitmişti. Leo, kapının eşiğinde bize her zamankinden daha neşeli gülümsemesiyle baktı.
“Pekala, size iyi bakışmalar. Ben kaçar! Valerius, Silas’a iyi bak lütfen,” dedi ve imalı bir göz kırpışla ağır demir kapıyı sakince kapattı.
Leo gittiğinde atölye yine o tanıdık sessizliğe büründü. Silas, yaslandığım yarım kalmış heykele sırtını vererek yanıma oturdu. Bakışları hâlâ sağ serçe parmağındaki o ince ve parlak kırmızı ipteydi. Aramızdaki o görünmez bağ, gün batımının ışığıyla adeta bir nabız gibi titriyordu.
“Bunu…” dedi Silas. Sesi pürüzsüz ama merak dolu çıkıyordu. “Bunu hep mi görüyordun?”
“O deniz kabuğunu gördüğünden beri. Aynı imgeyi ben de görmüştüm, ondan sonra da bu ipi görmeye başladım…” dedim. İkimizin de bakışları istemsizce Silas’ın masasında duran “o” deniz kabuğu figürüne gitti.
Silas derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattığında o anın ağırlığını omuzlarımda hissettim.
“Öpüştüğümüzde…” dedi yavaşça. "Bir anlığına... her yer renge boyandı. Sanki zihnimin içindeki o şeffaf camlar kırıldı ve içeri binlerce farklı boya döküldü. Korkutucuydu ama... muazzamdı."
Gülümsedim ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Elimi kalbimin üzerine koydum.
"İşte bu benim dünyam, Silas. Bowtion... İnsanlar buna bir hastalık diyor, bir lanet gibi bakıyorlar. Ben duyguları renk olarak görüyorum. Her öfke kırmızı bir yangın, her hüzün mor bir gölge gibi üzerime çöküyor. O an hissettiğin o 'renk bombası', aslında benim her gün yaşadığım o gürültünün bir parçasıydı. Ben o gürültüde boğulurken senin o şeffaf sessizliğin benim tek sığınağım oldu."
Silas bir süre konuşmadı. Elini uzatıp parmağımdaki o kırmızı ipe dokunmaya çalıştı. Eli boşa çıksa da bağın o noktada titrediğini gördüm.
"O kâğıtlar yırtıldığında," dedi sesi kısılarak, "ben renkleri kaybetmiştim. Sen ise onları her yerde görüyorsun."
Bu itirafların yarattığı o büyülü atmosfer, telefonumun ekranındaki o keskin ışıkla bozuldu. Annemden gelen mesaj sığınağımın duvarlarını çatlattı.
"Gitmem lazım," dedim, sesimdeki o huzur bir anda uçup giderken.
Kampüsün kapısına çıktığımda o gümüş rengi arabayı ve kapısında bekleyen annemi gördüğüm an, içimdeki tüm renkler asitle yıkanmış gibi griye döndü. Annem; Bowtion’ı bir otorite olarak kullanan o kusursuz ve soğuk kadın, tam karşımdaydı.
"Valerius, bu akşam bizimlesin. Baban bekletilmeyi sevmez," dedi Emma, itiraz hakkı tanımayan o metalik sesiyle.
Arabaya bindiğimde etrafta yoğun bir sessizlik vardı ama bu sessizlik Silas ile huzuru bulduğum sessizlikten farklıydı; rahatsız ediciydi… Beni huzurlandırmaktan çok daraltıyordu. Ruhum ağırlaşırken bir bildirim beni rahatlatmaya yetti:
“İyi misin? Kötü olduğunu hissedebiliyorum, bu ip canımı acıtacak kadar hızlı sallanıyor… Sadece derin nefes al, her zaman yanındayım…”
İstemsizce gülümsediğimi hissedebiliyordum. O an anneme döndüm.
“Anne, bana küçükken anlattığın 'kaderin kırmızı ipi' olayı vardı ya, o gerçek mi?” dedim meraklı gözlerle anneme bakarak. Beklemediğim şey ise annemin ani fren yapmasıydı…