Skip to content

SÂYE

Chapter 38 · 25 min read

SÂYE

Chapter 38

37. ANILARIN HATIRATLARI

~Bölüm Şarkıları~

Redd~ Nefes Bile Almadan

Mor ve Ötesi~Araf

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenimm!

Bu bölüm benim bazı okul işlerimden dolayı bir hafta gecikmeli geldi, herkesten özür dilerim. :(

Hadi biraz Arhan’ımızı tanıyalım…

“Aşkın işine bak, en güzeline. Hem var hem yok mu bile bile? Adalet yok ya canımı yakar bu sessizlik…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~

Bazen seçimler hayatımızda ki kararları doğururdu ve onların kaderimizi ne denli etkileyeceğini yalnızca biz seçebilirdik. Öyle anlar gelirdi ki bu kararlar her ne kadar elimizi kolumuzu bağlasalarda sonucunda bir çıkar yol bulabilirdik lakin bu her zaman iyi sonuçlanmazdı.

Kader sanki kendisini değiştirmemizden nefret edercesine bizden intikam alırdı, seçimlerimizle oturup dalga geçerdi. Hayat tamamen kararlardan ibaretken farklı bir yol arama ahmaklığını ise yalnızca insanlar yapardı, kendini bilmez insan müsveddeleri…

Dışarıdan gelen acı bir haykırış adeta malikaneyi sallarken kıvrılan dudaklarımla arkama yaslandım. Ve kader tamamen benim elimdeydi…

Kapıya doğru bakan masadakiler her ne kadar kalkmak isteselerde benden izinsiz gidemeyeceklerini biliyordum, yavaşça ayağa kalktığımda diğerleri de ayaklanarak dışarı çıktılar. Arkada sadece ben ve Vidus kaldığımızda telefonuna baktığını fark etmiştim, zaten çoğunlukla bunu yapıyordu. Gözü hep telefondaydı.

“Senin koca bebeğin mızmızlanmış.” demesiyle bedenim gerilirken bakışlarım hızla onu bulmuştu. Verilen ilacın onu en az 3 saat daha uyutması gerekiyordu, niye erken uyanmıştı?

“Niye uyanmış? İlacın daha etkisi sürmesi gerekiyordu.” dediğimde bana alttan umursamaz bir bakış atmıştı.

“Ben demiştim ona öküz uyutan verin, bu ona yaramaz diye.” dediğinde kaşlarım çatılırken sert bakışlarım gözlerindeydi. “Tamam tamam, yemedik kocanı. Belli ki senin burada işin var, koca bebeği emzirmek bana düştü.” diyerek göz kırptıktan sonra ikimizde kapıdan çıktığımızda o direk arabasına yönelmişti. Burada ki işimi halledip hemen gitmem gerekiyordu.

İleri de elini tutarak haykıran Namık’ı fark ettiğimde dudaklarım tekrar kıvrılırken ona doğru adımladım, bir yandanda kulağımda ki kulaklığı aktive etmiştim.

“İyi işti Şirine.” dedim sırıtarak.

“Ne demek bebeğim, görevimiz.” diyerek gülen Kayra’yla Namık’ın yanına yaklaşmıştım. Kayra Araf’ı eve bıraktıktan sonra gelip burada pusuya yatmıştı, her ihtimale karşı bir önlemdi ve şimdi ise hedefi onikiden vurmuştu.

Namık sağ elindeki işaret parmağından başlayıp yüzük parmağına kadar olan ve şu anda yerinde olmayan üç parmağını tutarken sert bakışlarını bana çevirdi. Ellerim arkamda birleşirken omuzlarım dik bir şekilde ona baktım. Tam kapıya elini uzattığı sırada Kayra’nın silahından çıkan kurşun üç parmağını paramparça etmişti.

“Sana seçim şansı sunmuştum Namık, izin verdiğimde bunu gerçekleştirmeliydin.” dediğimde bakışları etrafımda ki liderlere kaydı, sayıca onlardan üstündük.

“Bunun… hesabını vereceksin.” demesiyle dudaklarım daha çok kıvrılırken başımdaki şapkayı hafifçe yukarı kaldırarak gözlerimi görmesini sağladım. Kırmızı bakışlarımı fark ettiğinde gözleri irislerimde gezindi.

“İtin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı.” dememle gözleri sinirden kızarırken arkasındaki Ferhat’ın ittirmesiyle arabaya girmişti. Hala aralık olan kapıyı tutarak bakışlarımı aşağıdan bana bakan Namık’a çevirdim. “Üç kurşuna üç parmak ve geride ödeşmeyi bekleyen ölü bir ruh var Namık, bundan sonra uyurken bile iki kez düşünmeyi ihmal etme.” derken kapıyı öyle sertçe itmiştim ki kapısını ittiğim cam da derin bir çatlama oluşmuştu.

Araba hızla yol aldığında arkasından bir süre baktıktan sonra yanımda duran Cemal’e döndüm, Laz mafya!

“Ya şimdi peşinden git ya da bana yaptığın tek bir hata da ölümün olayım Dağdeviren.” dediğimde bakışları arabaya takılsa da bir adım geriye giderek benim yanımda olduğunu belirtmişti. Doğru karardı.

Bakışlarım arkamda bulunan diğer adamlara takıldığında onların hemen arkasında ise savaşçılarıyla duran Irina’yı fark etmiştim, bir koruma kalkanı gibi orada duruyordu.

Arkamda ki arabanın çalışma sesi kulağımı doldururken içimden bir ses zihnimde çığlık atıyordu, yaşamasına izin vermemeliydim ama böyle kolayca ölmesine de izin veremezdim. Acılar içinde kıvranmadan ölmeyecekti, Sultan’ın intikamı alınacaktı…

“Toplantı bitmiştir, sevkiyatlar konusunda bilgilendirileceksiniz.” dedim hepsinde bakışlarımı gezdirerek. Yavaşça hepsi beni onaylayarak arabalarına yöneldiklerinde İrina ve İvan yanıma geldi.

“Vay be, öyle etkilendim ki bir kurt gibi uluyabilirim.” diyen İvan üstünde ki kürküne sarıldığında Irina’nın tiksinen bakışları onu bulmuştu.

“Bratva’nın lanet piçi.” diye mırıldanan İrina’yla İvan ona dönmüştü.

“Seninde seve seve piçin olabilirim.” dediğinde hafifçe gülesim gelmişti, komikti.

“Yanımda ki hatunun kocasını gerçekten öldürüp sonra onun beni öldürmesini beklerim daha iyi.” demesiyle giden arabalardan bakışlarımı çekerek ona çevirdiğimde gözleri bana dokunmuştu. “Ama yapmam tabiki de, canımı yolda bulmadım.”

“Noldu Amazon? Kalçandan çıkan dumanları görebiliyorum.” diyerek gülen İvan’la beraber yanlarından ayrılıp bende arabaya yönelmiştim.

“Sesini bir an önce kesmezsen o dumanlarla seni seve seve zehirlerim Bratva’nın piçi.” dedi Irina, sesi sinirli geliyordu. Yanıma gelen Can hızla kapımı açtığında arabaya girerek beklemeye başladım, gözlerini kapatan siyah maskesiyle Can da arabaya bindiğinde hareket etmeye başlamıştık.

“Son hareketi ben bile beklemiyordum, tamamen bıraktın sanmıştım.” dediğinde başımda ki şapkayı bırakarak bakışlarımı ona çevirdim.

“Bu daha ona yapacaklarımın arasında hiçbir şey.” dediğimde sesimde ölüm vardı, dehşet her yanını sarmıştı. Başımı arkaya yaslarken gözlerimi akan yola çevirdim, şu an sadece ormanların verdiği huzura ihtiyacım vardı. Evimizde beni bekliyordu… Şu iki hafta içinde bunu söyleyememekten öylesine korkmuştum ki, şimdi rahatlık her yanımı sarıyordu. Yaşıyordu…

Can sözlerimin üstüne tek kelime etmezken yola odaklanmıştı, az ileride durduğumuzda yanıma oturan Kayra’ya bile bakışlarım dönmezken sadece yola bakıyordum. Karnıma uzanan elle gözlerim aşağıya kaydığında Kayra’nın hafifçe karnımı okşadığını fark etmiştim.

“Hoşbulduk teyzoş.” demesiyle gözlerim dolarken yavaşça bakışlarımı yoldan ayırıp ona döndüm. Mavileri gözlerimle çakışırken hafifçe gülümsedi. “Babasından önce benim sesime alışacak, sonra o nemrut kocanı kudurtup duracağız.”

“Bu arada nemrut demişken seninki evi inletiyormuş Lavi.” diyen Can’la kaşlarım çatılırken ona döndüm. Gaza biraz daha basarken elindeki telefonu yana bıraktı. “Seni istiyormuş, yaralı koca oğlana istediğini vermemiz icap eder.”

“Nasıl yani? Uyanmış mı?” diyen Kayra şaşkınlıkla öne doğru eğilmişti. “Ona verdiğim ilaçla sabaha kadar baygın kalmalıydı lan, demek ki gerçekten Vidus’un dediği gibi öküz uyutan vermek lazımdı.” demesiyle kafasına arkadan geçirdiğimde sert bakışları bana dönmüştü.

“Kocama bir kez daha öküz denirse hepinizi ateşe veririm.” dediğimde Can’ın gülen yüzü bana dönmüştü.

“Bu söylediğin şey iki anlamlı ama yenge, yanan ateşe mi yoksa Ateş’e mi?” dediğinde dudaklarım da tehlikeli bir sırıtıp oluşmuştu.

“Daha öldürücü olan Ateş’e.” diye mırıldandım gülerken.

“Bak bak, nasıl da kocasını övüyor.” dedi Kayra yandan Can’ı dürterek. Onları umursamadan bakışlarımı cama çevirdiğimde ikisi de sessizleşerek arkalarına yaslanmışlardı. Uyanıktı ve açıklama yapmak zorundaydım, bir süre daha öğrenmemesi daha iyi olacaktı sanırım.

Bacağımda titreyen telefonu hissettiğimde kaşlarım çatılırken hızla bacağımdan çıkartıp ekrana baktım. Ekranda gördüğüm isimle elim yumruk olurken gözlerimi sıkıca kapattım, şu anda fevri davranmaya değil sakinliğe ihtiyacım vardı. Aramayı cevaplayarak kulağıma götürdüm.

“Alo? Savcım, yeni duydum. Nasılsınız?” diyen Lale’yle yanımda ki Kayra da bana dönmüştü.

İhanetinin acısıyla öfke doluyum Lale.

“Nasıl olunabilirse.” dedim sesimi titreterek. Ağlıyormuş imajı vermiştim. Henüz benim Duman olduğumu bilip bilmediğini bilmiyordum, temkinli olmalıydım.

“Başınız sağolsun savcım, bir şeye ihtiyacınız olursa ben buradayım.” demesiyle sinirden gülme isteğimi zorla bastırdım.

“Başımız sağolsun…” derken burnumu çekerek ağlamaya başladım. Telefonu Kayra’ya uzattığımda dudaklarında ki sırıtışla elimden aldıktan sonra o da burnunu çekmişti.

“Merhaba Lale, ben Lavinia’nın arkadaşı Kayra.” diyen Kayra’yla ben arkadan mırıldanmaya başlamıştım.

“Ben onsuz yapamam, yaşayamam ben.” diyerek ağladığımda Can gülüşünü gizlemek için başını cama doğru çevirmişti.

“Cenk, yine fenalaşmaya başladı. İki ölçek midazolam enjekte et seruma.” diyen Kayra’yla Can tekrardan bize dönmüştü.

“Tamamdır hocam.” dediğinde ciddiliği oldukça komikti.

“Tamam tatlım, çok sağol. Ben ayıldığında aradığını söylerim, şu an pek konuşabilecek bir halde değil.” dedikten sonra telefonu suratına kapatan Kayra’yla hepimiz gülmeye başlamıştık.

“İnanmış mıdır acaba?” diyen Can arabayı park ettiğinde eve geldiğimizi anlamıştım, o evdeydik. Kırmızı ışıklı ev…

“Namık’a inanacak kadar beyinsizse buna haydi haydi inanır.” diyerek dışarı çıkan Kayra’yla derin bir nefes alıp kapının kolunu tutmuştum ama açmaya cesaretim yoktu. Onunla karşı karşıya geldiğimde nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum.

“Korkma, bizde buradayız.” diyen Can’la ona döndüğümde beni izlediğini fark etmiştim.

“Ondan değil onu üzmekten korkuyorum.” derken kapıyı açıp cevap vermesini beklemeden şapkamı alıp arabadan çıktım. Şapkamı başıma geçirdikten sonra soğuk havanın etkisiyle hızla eve doğru adımlarken Kayra’ya yetişmiştim ki açılan kapıyla etrafta sessizlik hakimdi. Bakışlarım kapıyı açan Aras’a takıldığında gözleriyle yukarıyı işaret etmişti.

Çizmelerimi hızlıca çıkarttıktan sonra merdivenlere koştuğum sırada kulağıma ulaşan seslerle yavaşlayarak odanın önünde durdum, Vidus içerdeydi, içeriye doğru geçen adımlarına bakılırsa daha odaya yeni girmiş olmalıydı.

“Senin yatman gerekmiyor muydu koca bebek?” diyen Vidus’la tam kapıyı uzanacakken onun sesini duymamla duraksamıştım.

“Sâye’m nerde?” diye o ürkütücü sesiyle konuştuğunda elimi yavaşça geri çekerek dinlemeye devam ettim.

“Onu karına sorarsın, şimdi yat hadi.” dedi Vidus sakince.

“O nerede dedim Vidus?! Bu gece siktiğimin toplantısının olduğunu biliyorum ve şansa bak ki evde gözümü açıyorum. Neler dönüyor burada? Karım nerede?” diyen Araf’la ellerim hissettiğim tedirginlikle iki yanımda yumruk olmuştu, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

“Hiçbir sikim anlatmadığın karının şimdi de ne yaptığını sorgulamayacaksın Arhan.” dediğinde kaşlarım yavaşça çatılmıştı. Çoğu şeyi gizlediğini anlayabiliyordum ama benim bilmediğimi o nasıl anlamıştı?

“Kapa çeneni.” diye o boğuk sesiyle konuştuğunda sinirlendiğini anlayabiliyordum.

“Neden? Sözlerim ağır mı geldi? Burada iki dakika göremediğinde ortalığı ayağa kaldırdığın karının bir sikten haberi olmaması ne demek biliyor musun? Tehlikeye bodoslama dalması demek.” derken ileriye doğru bir adım atarak görüş açımdan çıkan Vidus’la dinlemeye devam ettim.

“Bilinmezlik her zaman korur.” dedi Araf.

“Bok korur!” diye haykıran Vidus’la ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.

“Ne istiyorsun lan benden? Benim siktiriboktan geçmişim ona acıdan başka hiçbir şey getirmez.” dediğinde gözlerim kapanırken kapının pervazına tutunmuştum. Geçmişi ne kadar kötüydü ki benim canımı acıtmaktan korkuyordu?

“O zaman seviyorum palavraları sıkmayacaksın, kız daha seni bile tanımıyor ki amına koyayım.” dedi Vidus.

“Beni bir tek o tanıyor.” diye mırıldanışı yüreğime ulaşırken elimde ki şapka hafifçe yere düştü.

“Öyle mi? Neden hiçbir zaman havuza giremediğini biliyor mu mesela Arhan? Hatta sadece duş alabilmenin bile haftalarına mal olduğunu biliyor mu?” diyen Vidus’la gözlerim açılırken kaşlarım çatıldı. Doğruydu, evin bahçesinde hep havuz olmasına rağmen onu bir kez bile girerken görmemiştim ama neden?

“Çektiğim eziyetleri bilmesi onu korumayacak.” demesiyle zihnimde binbir türlü senaryo dönmeye başlamıştı. Neden havuzdan korkuyordu?

“Peki ya neden kendine dokunulmasını sevmediğini biliyor mu?” diye soran Vidus’la gözlerim kapandı. Eğer aklıma gelen sebepse duymak istemiyordum.

“Ne diyeyim lan?! Orospu çocuğu ben küçükken eve sokuk arkadaşlarını çağırıp bana dokunmaları için onlardan para alırdı mı diyeyim? Belki anneme zarar verirler diye ses edemediğimi mi söyleyeyim?” diye haykırmasıyla gözlerimden hızla yaşlar boşanırken kapının karşısındaki duvara yaslandım. “Namık itinin beni kurtardığını sanarken aslında daha beter bir cehenneme soktuğunu, beni zevkine defalarca kez ölümün eşiğine getirdiğini mi söyleyeyim?”

Kafamı duvara yaslarken gözlerimi daha sıkı kapattım, yaşlar hızla yanaklarımdan süzülürken ellerim yumruk olmuştu. Acı kalbimi dağlarken öylece sözlerini dinledim.

“Evet, siktiğimin havuzuna hala giremiyorum. Saatlerce içine yavaşça su dolan kırılmaz camdan bir kutunun içinde kalıp sonunda da boğulduğum için o lanet havuza giremediğimi, hatta küvete girerken bile iki kez düşündüğümü ben nasıl gidipte ona söylerim?”

Gözlerim hala sımsıkı kapalıyken ses çıkmaması için elimi de ağzıma yaslamıştım.

“Ben bile kendime tiksinmeden bakamazken onun beni sevmesi tamamen mucizeydi ve ben o mucizeyi daha fazla zorlayamam. Bırak ben önüne siper olup hayatım pahasına onu koruyayım ama beni öğrenmesin kardeşim.”

Sözleri zihnimde birer birer yankılanırken gözlerimi açmaya cesaretim yoktu. Az önce eski bir mafya liderine kafa tutabilecekken şimdi bir kapıyı bile açamaz haldeydim. Duyduklarım tüm gücümü çekip yok etmişti sanki.

“Bu korumak değil, bu saklanmak Arhan. Gölgeler kimseyi koruyamaz.” dedi Vidus sakince.

“Bu yüzden mi hala sevdiğin kadını sadece uzaktan izliyorsun?” dedi Araf. Derince nefesler alarak kendime gelmeye çalışıyordum lakin zehir yutsam canımı daha az yakardı, ateşler içinde olan bir hava ciğerlerime yuva kuruyordu adeta.

“Eğer o da Lavinia’nın çeyreği kadar korkusuz olsaydı senin gibi kaçmazdım, gider dolu dolu hayatı yaşardım.” dediği esnada duyulan adım sesleriyle kapıya yaklaştığını anlamıştım. “Seni hayatında ki herkesi arkasında bırakacak kadar seven korkusuz bir karın var Ateş, değerini bil.”

Gözlerim yavaşça açılırken yanaklarıma akan yaşlar yüzümdeki dantel maskeyi ıslatıyordu. Bakışlarım beyaz kapıda dolanırken hızla açılmasıyla gözlerim ayakta duran ve bakışları yere odaklı adama dokunmuştu, benim adamıma…

“Bu kıyağımı da unutma.” diyen Vidus yanımdan hızla geçerek ilerlediğinde Araf’ın yere odaklı bakışları sonunda beni bulmuştu. Gözleri beni boydan boya süzerken tanıyıp tanımayacağını anlamak için ne sesimi çıkardım ne de yanına gitmiştim, sadece öylece gözlerimden akan yaşlarla onu izledim. Koyu göz altlarını, solmuş tenini, rengi kaçmış dudaklarını, çöken omuzlarını ve karışık saçlarını; yeşillerinde oluşan parıltıları, ölmüş çocukluğunu, kendine nefretini, kıyametin öncüsünü… Kısaca onu izledim orada, tüm benliğini…

“Sâye’m…” diye mırıldanışıyla gözlerim tekrardan kapanırken yaşlar hızlanmıştı.

“Ben küçükken eve sokuk arkadaşlarını çağırıp bana dokunmaları için onlardan para alırdı mı diyeyim?…”

Sesi zihnimin duvarlarında çınlarken gözümün önüne gelen küçüklük halini düşünmeden edemiyordum. Bu boku kaç yaşında yapmışlardı ona? Nasıl içinde saklamıştı onca acıyı?

Karnıma giren sancıyla bedenim iki büklüm olurken ellerim hızla karnıma sarılmıştı. Derin derin nefesler alarken dışardan gelen sesler uğultu oluşturmaya başlamıştı.

“Sâye!” diye çok yakınımdan haykıran kişiye tutunduğumda karnımda ki acı yavaşça geçmeye başlamıştı. Gözlerim açılırken elleri yanaklarıma dayalı Araf’a çevirdim bakışlarımı, gözlerinde ki korku tüm ruhumu ele geçirmişti. “İyi misiniz? Ben… ben özür dilerim Sâye’m, bunları duymaman…”

Sözleri dudaklarına yaslanan dudaklarımla kesilirken ellerimi saçlarına geçirip onu daha çok kendime yasladım, öyle ki ruhunun dudaklarımdan içime akmasını sağlamak için her şeyi yapabilirdim. Orada her kötülükten onu korumak için daha iyi yöntemlerim olabilirdi, saklayabilirdim.

Karnımdaki sancı tamamen yok olurken alt dudağını dudaklarımın arasına alıp özlemle tadını emdiğimde hareketsiz durduğunu fark etmiştim, yavaşça geri çekildiğimde yanağımda ki eli hızla enseme kayarken beni tekrardan dudaklarına yasladı. Temas eden dudaklarımızın arasından derince nefesler alırken bir yandanda yüzümdeki maskeyi çıkartmaya çalışıyordu. Çözülen maske yere düşerken eli bu seferde yanağımdaki yaşları silmeye başlamıştı.

“Bu yüzden anlatmadım işte, senin ağlaman o sikik anılardan daha fazla acı veriyor meleğim.” diyerek dudaklarıma doğru konuştuğunda gözlerim aralandı. Yakınımdaki yeşillerine baktığımda içlerinde ki acı o kadar derindi ki kalbimde hissetmemem imkansızdı.

“Neden?” diye mırıldanırken yanaklarımdan birer damla daha süzülmüştü. Sözleri zihnimde dönüp dururken kendimi durduramıyordum. “Neden bana anlatmadın?”

“Üzülmene değecek anılar değillerdi…” derken yanağımda ki ellerini sertçe itmemle sözleri kesilmişti.

“Senin hiçbir acın değersiz değil.” diye haykırdığımda yanağımdan sıyrılan elleri yanlarına düşmüştü. Bakışlarım gözlerinden ayrılmazken ağlamaya devam ediyordum. “Belki o günde bazı şeyleri saklamak yerine söyleseydin ben günlerce nefessiz kalmazdım.” dediğimde bakışları aşağıya inerken gözlerini benden kaçırmıştı. Elim çenesini bulurken yeşillerini tekrardan gözlerime çıkardım. “O anıları anlatacaksın. Ne kadar acı verirse versin hepsini anlatacaksın.”

“Neyi öğrenmek istiyorsun?” diye mırıldanırken eli çenesinde ki elimi yakalayıp yavaşça aşağıya indirdi.

“Sakladığın her şeyi.” dememle çenesi kasılırken elini elimden ayırıp saçlarına geçirdi. Uzamışlardı. Tutamları neredeyse gözüne girecek kadar alnına dökülmüştü.

“Tek bir şartla anlatırım.” derken bakışları gözlerimi buldu. “Duyduğunda benden vazgeçmeyeceksin.”

Sözleriyle gözlerim daha çok dolarken yaşlar yanaklarımdan hızla süzülmeye devam ediyorlardı.

“Yapamam ki. İstersen dünyanın en kötü insanı ol yine de yapamam, ben seni bırakamam.” dediğimde elleri yanaklarımı bulurken yaşları yavaşça silerek bana yaklaştı.

“Ne sevap işledim acaba seni kazanabilmek için?” diye fısıldarken alnını alnıma yaslamıştı. “Bu hayatın bana en güzel hediyesisin.”

Başımı hafifçe geri çekerek gözlerine baktığımda kızarmış yeşillerini görmüştüm. Onca acıya rağmen nasıl hayatta kalmıştı? Hep içine atarak nasıl bu kadar güçlü olabilmişti? Omuzlarında ki yükleri sanki gözlerinde görebiliyordum. Elim yavaşça yanağını bulup okşarken zihnimde çınlayan gerçeklerle bakışlarım bedeninde gezindi, ayaktaydı.

“Niye ayaktasın sen?” diye titreyen sesimle konuştuğumda kaşları anlamayarak çatılmıştı, sanki o da ayakta olduğunu yeni fark etmişti.

“Sen niye yanımda değildin?” demesiyle aklıma gelen durumla yüzümü geriye çekmeye çalışmıştım ki ensemde ki eli buna izin vermeyerek yerime sabitledi.

“Araf yatman gerekiyor, yaralısın.” derken yakından baktığım yeşillerinin içinde ki siyahlığın git gide genişlemesini izliyordum.

“Niye bu haldesin?” dediğinde beyazlarla çevrili olduğum o an dank etmişti, ben üstümü çıkarmamıştım. “Ve parmağın niye boş?” derken ensemde ki elini çekerek yanağında duran elime uzandığında yutkunmam gerekmişti. Ona henüz neler olduğunu anlatamazdım, zamanı değildi.

“Önce bir şeyleri anlatması gereken kişi sensin.” dediğimde başını hafifçe geri çekerek gözlerime baktı ardından önce peruğa ve sonrasında elbisemde gözlerini gezdirmişti.

“Toplantıdaydın ama nasıl?” diye beni umursamadan mırıldandığında daha çok kendine soruyor gibiydi. “Sadece ben ölürsem lider olacaktın Sâye ve liderin olmadığı zamanda ise toplantı kurulamaz.” derken bana doğru bir adım attığında duvara çarpan sırtımla kaşları çatılmıştı. Az önceki endişeli ifadesi yerini yavaşça ürkütücü yeşillere bırakıyor gibiydi. “Toplantı nasıl yapıldı Sâye’m?”

“Yatmadığın sürece ağzımı açmam.” dediğimde tek kaşı imalı bir şekilde havalanırken yüzünü yüzüme yaklaştırmıştı ki değişen mimikleriyle hızla ona atıldım. “Aptal, yaraların acıyor işte. Çabuk yatağa!” diye kızdığımda bana bakan sinirli yeşilleriyle her ne kadar yok olmak istesemde yapmamıştım, o bana zarar vermeyecek tek insandı.

“Toplantı nasıl yapıldı dedim Sâye?” demesiyle zihnimde ki çarkları çalıştırmaya çalışıyordum. Konu şimdi nasıl bana dönmüştü ki?! Bir şekilde yatağına yattıktan sonra olayı çevirebileceğimi düşünmek istiyordum.

“Yatak.” dedim kaşlarımı çatarak. Ayakta canı acıyordu ama buna rağmen dümdüz suratıyla bana diklenebiliyordu. Onun gücü gerçekten su götürmez bir gerçekti.

“Sâye dikişlerimin tamamını patlatmak pahasına sana çığlık attırmamı istemiyorsan konuş.” dediğinde kastettiği şeyle bakışlarım aşağıya kaydığında gri eşofmanından belirgin olan varlığını fark etmiştim. Hızla bakışlarımı başka yöne çevirdiğimde neden bu kadar heyecanlandığımı anlamıyordum. Az önce ağlarken şimdi kasıklarım sızlıyordu, lanet hormonlar! Derince nefesler alırken kendime gelmeye çalıştım.

“Önce yatacaksın.” diye diklendim bakışlarımı tekrardan ona çevirirken. Yeşillerinde kol gezen hınzır parıltılarla gözlerime bakmaya devam ederken bakışları bir anda yan tarafa kaymıştı, bende merak ederek baktığı yere baktığımda kapalı salon kapısıyla karşılaşmıştım. Demek ki bu yüzden kimse az önce ki haykırışlarımızı duymamıştı, ses geçirmez duvarlar…

O esnada elimden sertçe çekilmemle odaya girdiğimizde kapıyı arkamızdan sıkıca kapatmış, bir de üstüne kilitlemişti. Bakışları bana dönerken bileğimi elinden kurtarıp kollarımı göğsümde bağladım.

“Yat ve anlat.” dedim emir vererek. Çatılan kaşlarım ve sert sesimle ona bakmaya devam ederken bana doğru bir adım atıp hemen karşımda dikilmeye başladı.

“Yüzüğün nerede Sâye?” diyerek bana üstten bir bakış attığında istifimi bozmadan bende ona bakıyordum.

“Bilmem, bana hayatını bile anlatmayan bir adamın yüzüğünü artık takmaya gerek duymamışımdır belki…” derken sözümü bitirmeden hızla boynuma sarılan parmakları beni kendine çektiğinde gözlerinde yanan ateş etrafımızı sararak bizi sarmalamaya başlamıştı.

“Tekrar et.” diye dişlerinin arasında mırıldanırken dudaklarıma çarpan dudaklarının yanı sıra bacağımda hissettiğim soğuklukla ürpermiştim. Parmaklarının sıcaklığı dışında küçük bir soğukluk elbisemin içine doğru yol aldığında ayak parmaklarıma kadar kasılmıştım. “O güzel sesini neden duyamıyorum mia dea?”

Elinde ki soğuk şey bacak arama doğru ilerlerken nefesim hızlanmaya başlamıştı bile. Daha yaraları bu kadar tazeyken ayakta olmaması gerekiyordu ama zihnimi bulandırmakta da üstüne yoktu. Gözlerim yeşillerine kayarken titreyen elim hızla elbisenin üzerinden elini yakaladı, hemen bacağımın iç kısmında duruyordu ve git gide ısınan tenimle ahenk içinde elinde tuttuğu şey de ısınıyordu.

“Yatman gerekiyor, yaraların daha çok taze… ahh!”

Elimden sıyrılan elini bastırdığı noktayla gözlerim kayarken aralık dudaklarımdan kaçan inlemeye engel olamamıştım. Altımdaki kısa şorta rağmen bastırdığı o nesneyi net bir şekilde hissedebiliyordum ve bu daha çok aklımı kaybetmemi sağlıyordu. Yavaşça hareket eden eliyle bir elim göğsüne tutunurken boynumdaki elini sıkılaştırıp beni daha çok kendisine çekti. Dudakları boynuma doğru kayarken kulağıma çarpan nefesiyle tişörtünü avuçlarımın arasına alarak sıkmaya başladım.

“Gözlerinde ki kirpiğin sayısına kadar ezbere bilirken yalan söylediğini anlamam mı sanıyorsun?” diye fısıldayan boğuk sesiyle eşzamanlı olarak hızlanan eli dişlerimi sertçe dudağıma geçirmemi sağlamıştı.

“Araf…”

“Bir daha yüzüğünü çıkaracak mısın?” derken dudaklarını kulağıma yaslamasıyla sesi tüm hücrelerimde yankılanmıştı sanki. O an elinde tuttuğu nesnenin ne olduğunu anlamıştım, yüzüğümdü ama nasıl buraya gelmişti?

Tam sona ulaşmak üzereyken yavaşlayan eliyle isyan eder bir sesle inleyerek kendimi eline bastırmaktan alıkoyamamıştım.

“Hayır, hayır…lütfen.” diye mırıldanırken tamamen duran eliyle gözlerimi hızla açarak yeşillerine baktım. Sona ulaşmak istiyordum, durmamalıydı. Hınzır parıltılar tüm yeşillerini sararken başını boynumdan ne ara çektiğini bile anlamadığımı fark etmiştim.

“Bu pek inandırıcı gelmedi.” derken hafifçe kıvrılan dudaklarını dudaklarıma yaklaştırarak arada bir nefes boşluk bırakmıştı. “Sanırım sesli söylenen birkaç cümleye ihtiyacım var.” Konuşurken dudaklarıma temas eden dudakları ve hala kadınlığıma bastırılan yüzük sağlıklı düşünmemi tamamen engelliyordu.

“Yüzüğümü bir daha…çıkartmayacağım, söz veriyorum.” diyerek nefes nefese kalan sesimle konuştuğumda dudakları hafifçe kıvrılırken dudaklarından sıyrılan dilini yavaşça alt dudağımda gezdirdi.

“Başka?” diye mırıldanırken elini hareket ettirdiğinde avucumun içinde ki tişörtüne tırnaklarımı geçirdim.

“Ömrümün sonuna kadar sadece…sana ait olacağım.” diye tabiri caizse inlediğimde sertçe dudaklarımı bulan dudaklarıyla kadınlığımda parmaklarını hissetmeye başlamıştım. Ellerim ensesine çıkarken dudaklarımın arasından sıyrılan dili hoyrattı, sanki tüm duygularının hıncını benden çıkartmak istiyordu. Bacaklarımın arasındaki eli hızlanırken titreyen bedenimi ona daha çok bastırdım, adeta sona ulaşmak için yalvarabilirdim.

Geriye çekilen dudaklarıyla tam tekrardan ona atılmak üzereydim ki elini de geriye çekmesiyle çatık kaşlarımla bakışlarımı gözlerine çevirdim. O esnada yukarı kaldırdığı yüzüğüm dikkatimi çekerken ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Yavaşça aralık dudaklarımdan içeri ittiğinde bakışlarım tekrar gözlerine döndü, neredeyse siyaha bürünmüş yeşilleri dudaklarıma odaklıydı.

“Dişlerinle yüzüğü tut ve ben alana kadar sakın bırakma.” demesiyle benden izinsiz olarak dişlerim söylediğini yaparak yüzüğü tutmuştu. Bu hareketimle dudakları kıvrılırken aşağıya inen eli tekrardan elbisenin içine dalarken dudaklarımdan derin bir inilti dökülmüştü. Ağzımda ki yüzük yüzünden dişlerimi dudaklarıma geçiremediğim için iniltilerime engel olamıyordum artık, sanırım amacını anlamıştım.

O esnada önce şortumun ardından da hızla iç çamaşırımın içine giren eliyle derince inleyerek eline sürtündüm. Yavaşça içime giren parmaklarıyla gözlerim kayarken dişlerimin arasında ki yüzüğü daha sert ısırmıştım. Aniden hızlanan eliyle tırnaklarım ensesine geçerken tenimde gezinen dişleri daha hızlı sona ulaşmam için yardımcı oluyordu sanki.

İçime hızla girip çıkan parmaklarıyla bedenimde ki titremeler artarken geriye kayan başımla inlemelerim odayı doldurmaya başlamıştı. Sona yaklaştığımı hissederken sıkıca kapanan gözlerimin ardında şimşekler çakmaya başlamıştı, eli daha da hızlanırken bomba misali patlayan bedenimle boğuk çığlıklarım kulağımda yankılandı.

“Sen sadece benim meleğimsin mia dea.” derken dudaklarını dudağımın kenarına bastırdıktan sonra bakışlarını gözlerime çevirdi. “Şimdi bana seni kaç kişinin bu halde gördüğünü söyle.” Sorusuyla zihnim hızla gerçekliğe dönerken içimdeki parmaklarını yavaşça çıkarttığında inlememek için kendimi kasmam gerekmişti.

Sorusuna cevap vermeden sadece ona bakmaya devam etmiştim, kelime oyunu yaparak nerede olduğumu anlamaya çalışıyordu ama ben bu numaraları yemezdim.

Dışarı çıkardığı parmaklarına bir bakış atarak geriye çekilip dudaklarına yaklaştırdığında dikkatle hareketlerini izlemeye başladım, dudaklarından içeri yolladığı parmaklarını emerken bakışları gözlerimdeydi.

“Beni tamamen tanımak istiyorsun demek, o zaman ilk madde…” derken parmaklarına tatmin olmayan bir bakış atmıştı. “Bunu sevmiyorum.” demesiyle kaşlarım çatılırken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “İç çamaşırın çoğu özü emmiş ve bana bırakmamış, işte bundan çok nefret ediyorum.”

Titrek bir nefes dudaklarımdan sıyrılarak yüzüne çarparken gözlerini tüm yüzümde gezdirerek dudaklarımda durdurdu, bakışları dudaklarımda ki yüzükte takılı kalmıştı. Bir eli hala boynumdayken diğer elini ise bacağıma atarak silahın takılı olduğu kemeri almıştı, yavaşça açılan kemeri çıkartarak yatağa bıraktıktan sonra elini çıplak bacağımda gezdirdi.

“Ne güzel uslu uslu duruyorsun öyle, ara sıra ağzına bir şeyler vermek gerekiyormuş demek ki.” diyerek sırıttığında gözlerim kısılırken ona ters bir bakış atmıştım. Bakışları tekrar yüzüğe düştüğünde dudaklarını bana yaklaştırarak yüzüğü dişlerinin arasına aldıktan sonra geriye çekildi, yeşilleri tekrardan gözlerime çıkarken benim bakışlarım ise dudaklarının arasında duran yüzüğümdeydi. Yüzüğün tamamını ağzına aldıktan sonra yavaşça diliyle çevirip halka kısmını dudaklarından dışarıya itti, bu hareketi sanki az önce orgazm olmamışım gibi tekrar yükselmemi sağlamıştı.

Gözlerim yavaşça yeşillerine kaydığında bakışlarının yüzüğü işaret ettiğini fark etmiştim. Ensesinde ki bir elimi çekerek yüzüğe uzandım, dudaklarının arasında ki yüzüğümü parmağıma geçirirken bakışlarım gözlerindeydi. Göz bebekleri öyle çok büyümüştü ki hiç tanımayan biri madde kullandığını bile sanabilirdi. Parmağıma tamamen geçen yüzükle dudaklarını aralayarak yüzüğü serbest bıraktığında bakışlarım üzerinde ki kırmızı ve siyah taşlara kaymıştı, parıldıyorlardı.

“Bu yüzük bir daha parmağından ayrılmayacak Sâye, anlaşıldı mı?” demesiyle yüzükteki bakışlarımı ona çevirdim.

“Tamam dersem artık yatağa geçecek misin?” diyerek kaşlarımı kaldırdığımda bu sefer onun gözleri kısılmıştı.

“Soyunup yanıma gelecek misin?” dediğinde gözlerimi devirmeden edememiştim, yaraları umrunda bile değildi.

“Geç şu yatağa Araf, daha fazla sinirlerimi zıplatma.”

“Onun yerine seni zıplat…” derken sözünü hızla yarıda kesmiştim.

“Araf!” diye kızdığımda dudakları kıvrılsa da sözüme uyarak ellerini yavaşça üzerimden ayırıp yatağa doğru adımladı. Aynı yavaşlıkla yatağa oturduğunda yüzünün kasıldığını fark etmiştim, yaraları acıyordu. Hızla yanına adımlayarak uzanmasına yardım ettiğimde bakışları gözlerime tutundu.

“Geceleri özledim, çıkar şunları artık.” demesini umursamadan yastığını düzelttikten sonra üstünü de örttüğümde eli hızla elimi bulmuştu. “Uyandığımda seni yanımda görememek o su dolu kutunun içine geri dönmemi sağlıyor, yokluğunda boğuluyorum.” dediğinde bakışlarında ki çocukluk içimi daha çok dağlamıştı, ruhu zorla elinden alınmış küçük bir çocuktu sanki.

“Bir daha yalnız bırakmayacağım. Buradayım, sadece üzerimi değiştirip geleceğim.” derken yanağına sulu bir öpücük bırakmıştım. Gözlerinden geçen sözler olduğunu görebiliyordum ama hepsini itinayla yutuyordu, duymama izin vermiyordu. “Yine ne saklıyor zihnin benden?” diye sordum istemsizce.

“Seni üzmeden bazı şeyleri nasıl anlatacağını düşünüyor.” demesiyle elini bırakmadan yanına oturdum. Zihnimde tekrardan sözleri yankılanırken az önceki tutku dolu aura hızla dağılmıştı.

“Bu para mevzusundan başlayabilirsin.” dedim, kelimeler dudaklarımdan zorla dökülüyordu sanki.

“Güzelim, gerçekten hepsi geçmişte kaldı. Dinleme sen o beyinsizi…”

“Anlat dedim.” diyerek hızla sözünü kestiğimde derin bir nefes alırken tekrardan yüzü buruşmuştu.

“Henüz 5-6 yaşlarındayken işleri bir hayli kötüleşmişti, paraya ihtiyacı vardı fakat karısına birini dokundurtmayacak kadar da kıskançtı.” derken aydınlanmaya başlayan havayla bakışlarını cama çevirdi. “Çok hatırlamıyorum zaten, sadece birkaç orospu çocuğunun gelip beni soyduğunu anımsıyorum. Sonra dokunduğunu hayal mayal hatırlıyorum.”

Gözlerim tekrardan dolarken ağlamamak için kendimi öyle bir kasmıştım ki ellerim titriyordu. Onunda gözlerinden geçen acıyı görebiliyordum ama anlatmadığı takdirde bu acının içinde büyüyüp onu yok etmesinden de korkuyordum. Anlatmalıydı. O yüzden sadece susarak onu bekledim.

“Bu olay ilk yaşandığında çok korkmuştum, anneme gitmek istemiştim ama eğer gidersem aynılarını ona da yaptıracağını söylediğinde durmak zorunda kalmıştım. Bana dokunduktan ve kendi sikik uçkurularını tatmin ettikten sonra öylece çıplak bir şekilde yanlarında oturmamı istemişlerdi, orada saatlerce sessiz bir şekilde onları izledim.” Elimi tutan eli sıkılaşırken gözlerini saran öfke öyle barizdi ki bana bir kez bile bu şekilde baksa kendimi dünya üzerinden silmek isterdim. “Nasıl iğrenç bir şekilde konuştuklarını, birbirlerine hakaret ettiklerini, bana zorla alkol içirmeye çalıştıklarını ve içmeyince başımdan aşağıya nasıl boşalttıklarını… hepsini sessizce izledim.”

Artık gözlerim daha fazla dayanamazken birkaç yaş yanaklarıma doğru firar etmeye başlamıştı. Daha küçücük bir çocuğa hangi vicdan bunları göz göre göre yaptırırdı?

“Ertesi gün salonda çıplak bir şekilde uyandığımda ilk işim annemin yanına gitmek olmuştu, meğerse önceki gece yanıma gelemesin diye onu odaya kitlemiş şerefsiz. Salonda ki yüksek müzik yüzünden de kapıya vuruşunu duyamamışım.” derken gözleri kızarsa da ağlamamıştı. “Elleri hep yara olmuştu kapıya vurmaktan.”

Dişlerim sertçe dudaklarıma geçerken ağlamamı sakinleştirmeye çalışıyordum, görürse anlatmayı keserdi ve ben bunu istemiyordum. Hızla gözlerimi silerken titrek bir nefes aldım.

“Neden senden vazgeçeceğimi düşündün?” diye sorduğum sırada bakışları gözlerimi bulduğunda kaşları çatılmıştı.

“İşte bu yüzden anlatmak istemedim, ağlama lütfen. Bunlar sadece geçmiş birkaç anı güzelim, yalvarırım yapma böyle.” diyerek yerinden doğrulmaya çalıştığında kalkmasına izin vermemiştim.

“İyiyim ben, sen soruma cevap ver.” dediğimde tekrardan yerine uzanırken endişeli bakışlarını yüzümde gezdirdi.

“Ateş olduğumda o şerefsizlerin hepsini bulup teker teker geberttim ve her birinin son nefesine kadar acı çektiğinden emin oldum.” derken gözlerinden geçen zevk kırıntılarından sanırım ürkmem gerekirdi ama olmamıştı, tam tersine aynı zevki bende hissetmiştim.

“Ee! Bu mu yani?” diyerek tek kaşımı kaldırdığımda onun ise bakışları gözlerimde geziniyordu.

“En son ki hallerini görseydin benden iğrenirdin.” demesiyle istemsizce gülesim gelmişti. Şerefsiz öldürdü diye birinden iğrenecek son insandım sanırım.

“Hayatım sen benim işkence çektirdiğim canlıları hiç gördün mü?” derken gülmeye devam ediyordum. Tek kaşı havalanırken onunda dudakları hafifçe kıvrılmıştı.

“Net görmedim ama hepsini senin yaptığını düşünmüyorum.” dediğinde kaşlarım havalanırken ona doğru hafifçe yaklaştım.

“O niyeymiş?” diye sorduğumda bakışları anlamak ister gibi yüzümde gezinmişti.

“İnsan öldürmeyi sevmiyorsun Sâye’m.” diyerek kendince bir tespit yaptığında kısmen haklı sayılırdı, insan öldürmeyi sevmezdim ama onlar bu kulvara giremiyorlardı.

“Onların insan olduğunu kim söyledi?” dememle dudakları daha çok kıvrılırken gözleri kısılmıştı.

“Sanırım şu piç kurusu bir konuda haklıydı, korkusuz bir meleğe sahibim.” dediğinde dudaklarımda tehlikeli bir gülüş oluşurken geri kalan anıları sonraya ertelemeye karar vermiştim, bugünkü dinlediklerim bile kalbimde ki yarayı genişletmeye yetmişti.

Boştaki elimi başının yanına yaslayarak ona eğildiğimde dudaklarımı kulağına yaklaştırmıştım.

“Melek olamayacak kadar kötü bir katilim ben koca adam ve sıradaki kurbanım ise gözlerimi alamadığım bir beyefendi.” diye kulağına mırıldanmamla erkeksi kıkırtısı odayı doldurmuştu.

“Hmm! Kimmiş bu adam?” dediğinde dilim kulak memesine dokunurken diğer eli başımda ki peruğun içine dalmıştı.

“Kocam olur kendileri.” diye fısıldadıktan sonra dişlerimi boynuna geçirmemle boğazdan gelen hırıltısını işitmiştim. Dişlerimin arasında ki derisi morartana kadar emdikten sonra geri çekilerek eserime baktım, kızarmıştı ama birkaç saate mosmor olacağı belliydi. Bu durum hoşuma giderken kıvrılan dudaklarla ona baktım.

“Bu taraf küser.” diyerek boynunun diğer tarafını çevirdiğinde dudaklarım daha çok kıvrılırken o tarafa sadece öpücük bırakıp ayağa kalktım. “Haksızlık, aynısı değildi.” demesiyle kıkırdayarak ayaklandım.

Parmakları elimden ayrıldığında bir adım geriye çekilerek arkamı döndüm, ardından elim elbisenin fermuarına giderken yavaşça açmaya başlamıştım.

Açılan fermuarla elbise omuzlarımdan süzülürken hemen karşımda ki aynadan tepkilerini izliyordum, bakışları kısılırken tüm bedenimde geziniyordu. Derince yutkunuşunu işitirken bakışlarımı aynadan sıyırıp ona çevirdim. Gözlerimi bulan bakışlarıyla tekrar yutkunduğunda ayağa kalkmaya çalışmasıyla hızla ona atılıp yarasına dikkat ederek omuzlarından ittim.

“Ne yapıyorsun Araf? Yat şuraya.”

“Soğuk bir duş almam lazım mia dea, hemde acilinden.” diyerek bakışları kasıklarını işaret ettiğinde benimde bakışlarım ister istemez oraya kaymıştı. İçimdeki varlığını her ne kadar bende özlemiş olsamda şu an olmazdı, yaraları henüz tazeydi ve her an patlayabilirdi. Bu tehlikeyi alamazdık.

“Tamam ama önce konuşacağız.” diyerek arkamı dönüp giyinme odasına ilerlerken arkamdan derin bir nefes aldığını duyabilmiştim. Hızla üzerimdeki şortu da çıkardıktan sonra şortlu bir pijama takımı giydim, saçımdaki peruğu da çıkardıktan sonra lensleri de hallettiğimde işim neredeyse bitmişti. Son olarak yüzümdeki makyajı çıkartmamın ardından aynada ki yansımamla bakışlarım çakışmıştı, beyazlardan tamamen arınırken yine siyahlara bürünmüştüm. Üstümdeki siyah ve yıldızlı pijamamla derince bir nefes alarak odaya geçtim.

Yatakta oturur bir vaziyette ve elinde ki telefonumla bulduğum Araf’la kaşlarım yavaşça çatılmıştı. Az önce bacağımda ki kemeri bu yüzden çıkarmıştı, telefon için. Siktir! Benimle oynamasına bir aptal gibi izin vermiştim. Hızla yanına ilerleyerek telefona uzanmıştım ki elini geriye çekip yavaşça ayağa kalktı, ardından bana dönen ekranla gözlerim ondan ayrılırken telefonu bulmuştu.

Ender Ataç: Bu nasıl söylenir bilmiyorum ama başın sağolsun Lavinia, acı gerçeği yeni öğrenebildim. Yanına gelecektim fakat arkadaşın baygın olduğunu söylediği için başka bir zaman gelmeyi uygun gördüm.

Ender Ataç: Benden her ne kadar nefret etsende bu zor anlarında yanında olmama izin ver Lavinia. Sevdiğini kaybetmenin nasıl zor olduğunu bilirim, bırak yanında olayım. Bunu seni seven biri olarak değil sadece bir meslektaşın ya da yakın bir arkadaşın olarak söylüyorum, her zaman sana destek olmak için yanında olacağım.❤️

Zihnimde ki öfke kendini endişeye bırakırken kaçamak bakışlarım öfkeli yeşillerle çakışmıştı. Gözlerinde ateş çıkartabiliyor olsaydı sanırım tam şu anda yapardı. Derince yutkunurken çıkar yol aramaya koyulmuştum, yaralı haliyle öğrenemezdi. Kalkıp bir delilik yapmasından korkuyordum.

“Hayırdır, kim ölmüş de haberimiz yok Sâye?” demesiyle bakışlarımı gözlerinden kaçırarak yere odakladım.

Şimdi sen naneyi yemedin mi?!

Sanırım çok büyük boku yemiştim!

~~~~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonu…

Her duyguyu doruklarda yaşadığımız bir bölüm oldu ha ne dersiniz?

Araf’ımın yaşadıkları…

Güçlü bir karakter için bazen fazlasıyla acı çekmek gerekebilir, Araf da öyle insanlardan biri…

Sizce bölüm nasıldı??

Küçük bir bilgi vermek istiyorum, bu hafta bir istisna oldu ama diğer haftalar artık pazar günü bölümler sizlerle olacak.

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

⚖️🖤

End of chapter

3 comments