Skip to content

SÂYE

Chapter 2 · 33 min read

SÂYE

Chapter 2

1. GEÇMİŞİN EMARELERİ

Bölüm şarkısı

Levent yüksel ~ Elfida

Sertap Erenler ~ Yanarım

Yorum ve beğeni atmayı unutmayın lütfenn

İyi okumalar 🖤

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Gözler kalbin aynası derlerdi eğer öyleyse neden bakanlar göremezlerdi kalbimizi. Oysaki her an insan isterdi konuşmadan anlaşılmak, kalbinde ki mızrakları oluşturan kelimeleri çıkarmadan yok etmek. Çünkü bilirdi insan, o mızraklara dokunduğunda bile ne kadar çok acıdığını.

Neredeyse gece kadar karanlıktı gözlerim, bu yüzden mi gizlenmişti duygular? Bu yüzden mi anlamak yerine sadece akıtmışlardı onları, yoksa yıldızlardan mı nefret ediyorlardı ondan mıydı gözlerimi hep bulutlandırmaları...

Aynadaki yansımam ben değildim sanki. Geceler okyanusa dönüşmüş içine her düşeni boğmak için bekliyorlardı. Bunu ben istemiştim, canımın yanmaması için can yakmayı seçmiştim. Tam 4 yıl önce o evden kaçarken derin sulara adım atmış ve okyanusun ta kendisi olmuştum. Ben 4 yıl önce ailemi terk ederken masumluğumu, korkumu, iyiliğimi kısaca beni ben yapan bütün o huyları da geride bırakmıştım.

" VE KARŞINIZDA SON ZAMANLARIN YENİLMEZ DÖVÜŞÇÜSÜ DUMAN "

Anonsla beraber son kez aynadan mavi lenslerime ve sıkıca örülmüş, aralara kırmızı tutamlar takılmış saçlarıma baktım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, açtığımda az önceki hüzünlü ifade yerini alaycı korkusuz bir katile bırakmıştı. Dudaklarımda ki hafif sırıtışla beraber odayı terk ettim. Ringe doğru yürümeye başladıkça beni gören kalabalıktan sesler yükselmeye başlamıştı. Hepsinin gözlerinde kan ve vahşet vardı , ölüm istiyorlardı ve bende onlara istediklerini verecektim.

Ringe çıkıp yerime oturarak rakibimin gelmesini bekledim. Bilerek bekletiyorlardı beni, gücün nasılda kendilerinde olduğunu belli etmek için. Ne kadar acınası bir davranıştı...

Sağ tarafımdan uzatılan suyu alıp içmeye başladım ve kafamı sakince kendisine çevirdim. Tek dostum tek sırdaşım olan o kızdı. Kayra...

"Adam ızbandut gibi duman. Bu Namık dayının amacı seni eğitmek mi yoksa tez zamanda öldürmek mi anlayamadım. Adamın elinde olsa seni 35 katlık gökdelenin tepesinde salla... "

"Kayra! Yeter." dedim baskın bir sesle. Cümlesini yarıda kestiğim için sinir olsada susmayı seçmişti. Hızla kaçırdı bakışlarını benden, genel olarak korkardı okyanuslardan. Doğrusu buydu, herkes korkmalıydı.

Etrafına bakındı ve sonra tekrar bana dönüp her dövüşten önce söylediği o cümleyi tekrarladı.

"Ölürsen gebertirim seni." ve ardından ringden indi.

Dudaklarımda oluşan sırıtışla ardından baktım. Aramızda olan bir espriydi ve her defasında beni güldürmeyi başarıyordu. Ayrıca ne gariptir ki ben her güldüğümde o da gülerdi. Bir keresinde sebebini sorduğumda güldüğünde gözlerin daha az korkunç bakıyor hoşuma gidiyor demişti. Önceki halimi tanısa bayılırdı demekki...

" DİĞER TARAFIMDA İSE BİR ÇOK RAKİBİNİ YERLE BİR ETMİŞ KEMİKKIRAN FARUK "

Kemikkıran Faruk , çocukları dövmekten zevk alan onları dilendirerek para kazanan yavşağın tekiydi. Maçlara çıkmazdı kolay kolay ama kadın olduğumu öğrendiği için koşarak gelmişti korkak. Onun gözünde kolay lokmaydım. Dövecek, eziyet edicek ve ona yalvarmamı zevkle izleyecek üstüne de beni öldürecekti, hemde bunları hiçbir ceza almadan yapacaktı. Çünkü çıktığım dövüşler hiçbir zaman yasal değildi.

Önce etrafını izledi. Kalabalıktan gelen onun için atılan nidaları zevkle dinledi. Ardından derin bir nefes alarak yüzünde ki iğrenç sırıtışla gözlerini bana çevirdi. Ve bingo! Okyanuslarımla çakışan gözlerinde anlık bir korku pırıltısı geçmişti. Belli ki buraya gelmeden önce hakkımda bildiği tek şey kadın olmamdı. Ne yazık...

Ayağa kalkıp üzerimde ki bornozu attım. Elimdeki sargıyı yavaşça kontrol ederken ringin ortasına doğru adımladım. Bu hareketimle o da kalkmıştı. Oturduğumuz sandalyeler hızla ringden alındı ve ortamı ölüm sessizliği bürüdü. Aramızda bir adım mesafe kalınca durdum ve gözlerimi ellerimden çekerek gözlerine kilitledim. Siyahtı gözleri aynı onunki gibi...

Siren sesiyle birlikte derin bir nefes aldım. İşte yine başlıyorduk. Tekniğim belliydi önce kaç, onu yor ve sonra saldır.

Bir sürenin ardından hala bana tek bir fiske bile vuramamak onu sinirlendirmiş olmalıydı. Bu durum beni eğlendiriyordu ama çok fazla vaktim yoktu bir kaç saate okulda olmam gerekiyordu. Üzerime gelen yumruktan hızla kaçınıp karın boşluğuna tekme atmıştım. Sigara ve alkolden başka neredeyse hiçbir şey görmeyen bünyesi sağlam değildi, yorulmuştu.

"Seni orospu. Kolunu bacağını kırmadan gebertmeyeceğim seni. "

'Orospu'

' kolunu bacağını kırar eline veririm senin'

Hayır hayır şimdi olmazdı.

Karşımda ki adamın yüzü onun yüzüne dönüşüyordu.

'O tırnakların hali ne lan. Ben sana demedim mi uzatılmayacak diye. Git kes çabuk sığır!'

diye haykırdı abim yemek yerken. Anneme çevirdim gözlerimi bir umut belki korur beni diye ama nafileydi, o da her zamanki gibi kınayıcı bakışlar atmakla meşguldü. Korkarak abime döndüm. "Daha tam uzamadı abi, şimdi kesince acıyor. Hem biraz daha uza..."

"Ne diyorsun kızım sen? Ben sana kes dedim, sen hala laf mı söylüyorsun? Acıyormuş birde, yalanını sikeyim." dedi lafımı keserek ardından hızla ayağa kalktı, bağırmaya devam ederek "Biz sana yalan yok demedik mi lan? Senin geçtiğin yollardan bizde geçtik. İşin gücün orospuluğa özenmek zaten."

Korkuyla bakan gözlerimden hızla yaşlar dökülüyordu ama bu onun umrunda bile değildi. Bir insan nasıl öz kardeşinden bu kadar nefret edebilirdi?

Onu durdurmak için ellerimi kaldırdığımda daha da sinirlenmişti. Hızla elimi tutup var gücüyle sıktığında acıyla haykırdım.

"Bu tırnakları yarın görmeyeceğim duydun mu? Kolunu bacağını kırar eline veririm senin."

Hızla kafamı salladım onaylarcasına.

"Niye ağlıyorsun lan şimdi? Kes sesini. Dövdük seni sanki mal. Kafanı sallama sesli cevap ver." Ağlamaktan ve korkumdan sesim çıkmıyordu. Ne kadar ağzımı açarsam açayım sesimi bulamıyordum. "Konuş dedim lan sana."

Sözlerinin ardından sol yanağımın sızısıyla gözlerim siyahlardan ayrıldı.'

Hızla gözlerimi açıp ikinci yumruktan kaçındım. Hızla nefes alıp veriyor olduğum yeri kavramaya çalışıyordum. Kafamı hızla sağa sola sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Her zaman yaptığım gibi hisleri kapatıp karşımdaki rakibime odaklandım. Ölüm fermanını bu ringe çıkarken zaten imzalamıştı, az önceki davranışı da tuzu biberi olmuştu.

Ringin diğer yanına kaçarken çenemi oynattım, sert vurmuştu pezevenk. Ardından gelen demir sesleriyle beraber üstümüze bir kafes kapandı. Kaçabilmesi için gereken süre son bulmuştu.

Korkuyla etrafına bakındı. Kafesin inmesi demek içerden sadece tek canlı çıkabilir demekti ve yalnızca bana özel yapılan bir kural ise ilk yarım saatten sonra inerdi kafes. Kaçmaları için zaman tanırdım sonuçta ben adaletli bir insandım.

Yüzümde vahşi sırıtışla hızla hedefime doğru atıldım ve işte dövüş şimdi başlamıştı.

On beş dakikanın ardından iyice sersemlemişti. Son bir darbeyle yüzüstü yeri boyladı. Hızla sırtına çıkıp kafasını kollarımın arasına sıkıştırdım ve var gücümle sıkmaya başladım. Birkaç dakika sonra altımda çırpınıp morarmaya başladı. Son saniyelerinde kulağına eğildim.

"Diğer tarafta görüşmek üzere ufaklık."

Sözlerimin hemen ardından gözleri kaydı ve vücudu pelte kıvamı aldı. Ölmüştü.

Kollarımı açıp ayağa kalkarken kalabalıktan benim adım yükseliyordu. Kafes açıldı ve ardından dövüş son bulmuştu. Hızla ringden inerken Namık peşime takıldı.

"Yumruk yedin."

"Kes sesini."

"O zihnini maçtan önce sıfırlaman konusunda ne demiştim."

"SANA SESİNİ KESMENİ SÖYLEDİM."

Sesim giyinme odasındaki dolaplar arasında çınlamıştı. Namık bir süre daha bana baktıktan sonra odayı terk etti. Derin bir nefes alarak kenardaki sandalyeye oturdum. Ne yazıkki haklıydı son zamanlarda zihnim daha da karışmıştı. Ne yaparsam yapayım düzeltemiyordum. Geçmiş bir türlü yakamı bırakmıyordu. En ufak bir an beni tekrar o zamanlara döndürüyordu. Artık belli ki sadece gecelerimi zehir ettiği yetmiyor gündüzlerimi de elimden alarak beni öldürüyordu.

Ne zaman aktığını anlamadığım yaşlarımı silip hızla ayağa kalktım. Burayı hemen terk etmeliydim.

Üzerimi değiştirip çıktım mekandan. İlerde motorum ve hemen yanında Namık beni bekliyordu. Motora yaklaşıp kaskı kafama geçirirken " Sakinleştin mi?" diye sordu.

"Hayır." dedim ardından konuşmasına izin vermeden motoru çalıştırıp uzaklaştım bu cehennemden.

O gün o evden kaçarken cehennemden kurtulduğumu düşünmüştüm ta ki başka bir cehenneme düşene kadar. Bu şekilde nâm salabilmek bana çok fazla şeye mâl olmuştu orası kesindi.

Trafikte arabalara makas atarak ilerliyordum, işte motor kullanmanın bir diğer güzel yanı buydu. Trafik derdi yoktu diye düşünürken önümde ki arabanın hızla sağa kırmasıyla ani bir fren yapmıştım. Bir kerede kader götüyle gülmese şaşardım zaten. Sinyal denen bir şey vardı ama belli ki bu itlerin bundan haberleri yoktu. Ama sorsanız kadınlar kötü kullanır derlerdi.

Önümde ki adama içimden en güzel küfürleri sıralarken yan tarafta ki araba gözüme takıldı. 'Bakın ben zenginim' diye bağıran bir arabaydı, fazlasıyla güzeldi.

Ardından gözlerim yavaşça şöför koltuğuna çarptı. Bir adam, donuk bakışlarıyla hemen karşı tarafta ki akmak bilmeyen trafiği izlerken aynı zamanda da sigarasını içiyordu. Arabadan belli ki zengin züppesinin tekiydi ama doğruyu söylemek gerekirse fazlasıyla çekici de duruyordu. Sigarayı, bu mesafeden görebildiğim kadarıyla dolgun dudaklarına yaklaştırıp derin bir nefes çekti ciğerlerine. Sahi ben neden sapık gibi adamı izliyordum şu anda hiçbir fikrim yoktu ama kendimi alıkoyamıyordum ayrıca trafiğinde ilerleyesi yoktu bana da meşgale çıkmıştı işte.

Adam açık camdan dumanı üfleyebilmek için kafasını bana doğru çevirdi ve işte o an tüm hayat durmuştu, etrafta çalan korna sesleri bile kesilmişti. Kaskın filmli camı kapalı değildi ve bu sayede çıkarmayı unuttuğum mavi lenslerimi benim onun orman yeşili gözlerini net bir şekilde gördüğüm gibi gördü.

O okyanuslarımda boğulurken ben ise onun ormanlarında kayboldum.

Arkadan gelen korna sesiyle anın büyüsünden kurtulup hızla gaza yüklendim. Bu da neyin nesiydi böyle. Sanki hayatında ilk kez kadın gören abazalar gibi kitlenmiştim adama.

Kafamı iki yana sallayarak değişik düşünceleri def ettim aklımdan. Sadece arabası ilgimi çekmişti ve bakmıştım bu kadardı.

Düşüncelerle boğuşurken Namık'ın bana zorla! hediye ettiği malikanenin önüne gelmiştim bile. Ücra bir yerde arkasını ormana vermişti ev. Çevresinde birkaç tane daha aynı türden ev vardı, başka da bir şey yoktu zaten. Belli ki mimarları aynıydı.

Kapıda ki korumalara baş selamı verip eve girdim. Bana kalsa korumaya bile gerek yoktu ama Namık her zamanki gibi başımın etini yemişti.

"Nasıl oluyor da benden önce gelmeyi başarabiliyorsun."

Salonumda ki koltukta elinde her zamanki işlemeli bastonuyla oturan Namık sesimi duyunca bana doğru döndü.

"Işınlanabildiğimi bilmiyor muydun?" dedi alaylı bir şekilde gülerken.

"Eminim öyledir bunak ihtiyar."

"Sensin bunak kız zilli." diye çıkışmasına gülerek odama adımladım. 52 yaşında ve yaşlandığını asla kabul etmeyen biriydi Namık. Ona genelde 'dayı' diye hitap ederlerdi , ben ise bu kadar samimiyete gerek duymuyordum. İyi adamdı özünde bana da yardımı dokunmuştu en az zararı kadar...

Bu olaylar hiç yaşanmadan önce, üniversitemin ilk yılında, dövüşmeyi öğrenmek için ondan ders almaya başlamıştım. Küçük kendine has bir yeri vardı. 'Yaman dövüş salonu' .

O gün hala dün gibi zihnimdeydi. Namık Yaman nam-ı değer Namık dayı dövüş hocasıydı. Bir bacağı sakat olmasına rağmen sizi en ufak hareketle alaşağı edebilirdi.

Yine bir gün dövüş dersim vardı lakin ailemin bundan haberi yoktu çünkü onlara göre bir kadının dövüşle ne işi olurdu ki.

O gün yine her zamanki gibi derse gelmiştim ama bir fark vardı abim olacak herif beni takip etmişti ve ders bitene kadar orada beni izlemişti. Tabi bunlardan benim haberim yoktu. Ders bitiminde eve gitmek üzere yola koyulduğumda önümü kesmiş ve beni nerede olduğumuz umurunda dahi olmadan darp etmişti.

Etrafta olan insanlar sadece ayıplayarak izlemişlerdi ama onun dışında hiç kimse kılını dahi kıpırdatmamıştı. Eve gittiğimizde ise beni sıkı sıkıya tembihlemiş ve bir daha asla oraya gitmemem gerektiği konusunda tehditler savurmuştu. Ertesi gün dövüş salonunda ki dolapta olan eşyalarımı almak için gitmiştim tekrardan oraya.

Namık beni görür görmez anlamıştı olayı. Dedikodu çabuk yayılmıştı tabi o da duymuştu.

Bir baba şefkatiyle yanıma yaklaşıp iyi olup olmadığımı sorduğunda ben kendimi tutamamış ve ağlamaya başlamıştım. Sağ tarafta duran eskimiş kırmızı koltuğun üzerine oturmuş ve saatlerce dert yanmıştım Namık'a , o ise hiç ses çıkarmadan beni dinlemiş, ağlamama izin vermişti. Ben sakinleştikten bir süre sonra sözlerine şu şekilde devam etmişti.

'Sana bir teklifim var kızım seni o ailenden kurtarabilirim ama bil ki daha büyük bir bataklığın içine sokmam gerekir bunu kabul ediyor musun?' sözleri beni şaşırtmıştı.

'Ne teklifi bu'

'Sağ kolum olmanı ve intikamımda bana yardım etmeni istiyorum.'

Tabi o zaman bu sözlerinden hiçbir şey anlamamış ve benim hedefimin adaleti temsil eden bir savcı olmak olduğunu söyleyip teklifini reddetmiştim.

Lakin o günün ardından evdekilerin hakaretleri ve dayakları dayanılmaz bir hal almıştı. Son darbe ise tam 4 yıl önce bugün gerçekleşmişti. Yüzümde ki morartıları sakladığım makyajımı farklı lanse edip dayak atmışlardı.

O gün evden nasıl kaçıp şans eseri evin önünde olan taksiye binip o dövüş salonuna gelmiştim anlayamıyordum. Ben taksiden iner inmez içeri girmiş ve Namık'a teklifini kabul ettiğimi söylemiştim o ise ardımdan içeri dalmıştı.

Her şey çok hızlı gelişmişti. Namık beni arkasına almış ve etrafımıza sayamadığım kadar fazla eli silahlı adamlar çevirmişti.

O an abimin gözünde ki korku beni rahatlatmıştı çünkü artık o da benim gibi hissediyordu.

Sonrasında abim olacak o herif salonu terk etmiş ve hemen ardımdan beni rezil etmek için yapmadığını bırakmamıştı. En absürtü benim babam yaşında ki adama kaçtığımdı. Attıkları hiçbir iftira umrumda değildi hele ki ben, hak hukuk adalet için canını verebilecek ben, katil olmuşken söyledikleri hiçbir söz umrumda değildi.

Kapının sertçe çalınması düşüncelerimi dağıtmaya yetmişti.

" Banyonun gider borusuna tıkandın herhalde. Hadi! Geç kalıyoruz."

Kayra ve onun muhteşem sözleri...

" Tamam." diyerek hızla suyu kapattım. Haklıydı geçmişi düşünürken yine zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım.

Havlumu alarak odama geçip üzerime hızlıca seçtiğim kıyafetleri geçirdim. Üzerime düz beyaz bir tişört ve altıma da siyah dar kotumu geçirdim. Gözlerimde ki lensler ve saçımda ki kırmızı saçlar olmayınca bir tık daha masum gözükebiliyordum yada sadece bana öyle geliyordu. Yüzümde ki bugün yediğim yumruğun yerini kapatıp hafif renk katmıştım. Ayağıma da postallarımı geçirdikten sonra hazırdım.

Duman gitmiş yerine Lavinia Argun gelmişti. Bir bedende iki ruh yaşıyordu. Biri hukuk okuyan , adalet için çırpınan tatlı mı tatlı bir kız Lavinia diğeri ise gözünü dahi kırpmadan adam öldürebilen dövüşçü veya katil olan duman. İkisininde tek bir amacı vardı o da adaleti sağlamaktı. Lavinia bunu kanunlarla yaparken duman bunu kendi kurallarıyla gerçekleştiriyordu.

Çantamı koluma atarak aşağıya inip kapıya doğru yürümeye başlamıştım ki,

"Dur. Konuşacaklarımız var."

dedi Namık. Ben daha cevap veremeden Kayra benim yerime konuşmuştu.

"Geç kalıyoruz dayı sonra konuşursun."

O da tıp fakültesi 3.sınıf öğrencisiydi.

"Sen gidebilirsin Kayra ama onunla konuşmam gereken önemli bir konu var."

Kayra sorar gözlerle bana baktı.

"Sen git, ben sonra ki derse girsemde olur. Bakalım neymiş karın ağrısı." dedim göz kırparak.

" Tamam ama çok geç kalma, derslerden geri kalıyorsun sonra. Hem bak son senen, bu yıl asılman lazım."

" Tamamdır uslu şirin. Hadi okula hadi." Kayranın saçlarının arasında mavi tutamlar vardı, benim rengim ne kadar kırmızıysa onunki de o kadar maviydi. Bu yüzden o şirine ben ise şeytandım. Ne kadar güzel bir ikili ama!

Yavaşça salona adımlayıp Namık'ın karşısında ki koltuğa oturdum.

" Lafı hiç uzatmayacağım evlat. Bir hafta sonra ki toplantıya senin de katılmanı istiyorum."

Bir hafta sonra ki toplantı bildiğim kadarıyla silah sevkiyatıyla ilgiliydi yani benlik bir durum yoktu.

"Anlamadım. Benim ne işim var orada?"

"Artık sağ kolum olarak yanımda bulunman gerekiyor." dedi kararlı bir ses tonuyla.

"Benim işim sadece senin dövüş kolunla ilgilenmek Namık. Diğer pis işlerin beni zerre alakadar etmez." Sinir kat sayım yavaş yavaş artıyordu, hissediyordum. Onun yanında çatışamazdım yada kaçakçısı olamazdım. Dövüşte insan öldürmek bile adaletime tersken şimdi tamamen bir mafya olamazdım.

"Sana seçim şansı sunmuyorum, kibarca emrediyorum. Sert tarafımı hatırlamak istemezsin diye umuyorum Duman."

'Sert taraf'

Komikti. O tarafları en acı biçimde görmüştüm ta ki tamamen acı çekemeyecek hale gelene kadar...

Hiddetle ayağa kalktım. "Sen kim oluyorsun da bana emir verebileceğini sanıyorsun?" Ellerim çoktan yumruk halini almıştı ve savunmaya hazır bir halde bekliyorlardı.

"Sakin ol ve anlaşmamızı unutma. Ben sana güç bahşettim sen ise karşılığında sadakatini verdin."

Ben ne kadar sinirliysem o da o kadar sakindi ve bu durum daha çok sinirime dokunuyordu.

'Teklifini kabul ediyorum. Her ne olursa olsun sana sadık kalacağıma hayatım ve şerefim üzerine yemin ederim.' demiştim 4 yıl önce ailemden yaşadıklarıma dayanamayıp ona sığınırken. Yaptığım en büyük aptallıktı belki de...

"Sana olan sadakatim sadece dövüşlerden ibaretti, kaldı ki onu da en iyi şekilde yaptım. Adını yücelttim ve artık bitti. Ne bok yersen ye Namık artık ben yokum. Seninde, dövüşlerininde, mafyalarınında canı cehenneme." deyip hırsla kapıya yöneldiğim anda birkaç adım atmıştım ki üç tane silahın namlusuyla göz göze geldim. Namık'ın en güvendiği üç iti gitmemem için bana bariyer oluşturup silah doğrultmuşlardı.

"Gidebileceğini söylediğimi hatırlamıyorum." diye söylenen Namık'la eş zamanlı olarak ben hala silahlarla bakışıyordum. Eğer tetikleri çekilmemiş olsaydı kolaylıkla kurtulabilirdim lakin bu şekilde net yara alırdım. Onun beni yani en güçlü dövüşçüsünü öldürmeye henüz cesareti yoktu.

Sakince arkamı döndüm ardından derin bir nefes alarak "Bu şekilde mi sağ kolun yapıyorsun beni?" dedim arkamda ki silahları kastederek. "Ne sanıyorsun bir zamanlar içlerinde ki barutu acı içinde en derinlerimde hissederken şimdi onlardan korkacağımı mı? Aptalsın ihtiyar hem de çok büyük bir aptal. İstersen şimdi beni tekrar kurşunlat istersen öldür, umrumda bile değil. Kim olursan ol bana istemediğim hiçbir şeyi yaptıramazsın."

"Evet. Benim sayemde korkmuyorsun ve bu yüzden bana bir borcun var evlat. Ayrıca bugünkü yumruğunda bir hesaba olmalıydı değil mi? Sana defalarca duygularını yok etmeni söyledim, sen ise onları sana acı vermelerine rağmen zihninde tutmaya devam ettin. Sence hangimiz daha aptalız?"

"Sanki acı çekmem çokta umrundaymış gibi değil mi Namık? Ama korkma sayende! Acımasız bir katile dönüştüm. Sanki ailem yeteri kadar acı vermemiş gibi birde sen acı çektirdin bana duygularımı almak için." dedim histerik bir şekilde gülerken. Sırf ruhsuz olabilmem için yapmadığını bırakmamıştı it herif.

"Bu hayata girmenin zor olacağını söylemiştim ve sende kabul ettin. Sorgulamadan sırf acıdan kaçmak için kabul ettin. Çünkü biliyordun ben acı bile versem hiçbir zaman onlar kadar acıtmayacaktı canını. Ve öylede oldu. Şu an gözünü kapattığında benim sana verdiğim hasardan çok ailenin sende bıraktığı izleri hatırlamadığını iddia edebilir misin?"

Sustum. Belki de 4 yıl sonra ilk kez sustum çünkü haklıydı. Bir yabancının değil de ailenizin yaptıkları hep daha çok acı verirdi. Haklıydı, onca şey yaşatmıştı vücudumda hala izlerini barındırdığım ama hala rüyalarımı zehir eden kafamı bulandırıp andan kopmamı sağlayan görüntüler onlara aitti.

Ne olursa olsun kabuk bağlamayan tek yaraydı aile...

"Sessizliğini evet olarak algılıyorum. İşte tam olarak bu yüzden duygu olmamalı evlat. Sevgi yanıltır ve sonunda seni düşürür. Ne yazık ki bu hayatta düşmeye vaktimiz yok."

"Bu düşünceye karın öldükten önce mi karar verdin yoksa sonra mı?"

İşte şimdi o ruhsuz kahvelerini hüzün sarmıştı. İnsanları yaralarından vurmayı hiç sevmezdim, benim yaramı kanatmadıkları sürece...

Derin bir nefes alarak bakışlarını saklamak için kafasını çevirdi. Şu anda zihninde karısının öldüğü anı tekrar yaşadığına emindim lakin onun yaptığı gibi zihninin içini döküp acıtmayacaktım. Bu benim mizacıma ters olurdu.

"Bak işte eğer duygularım olmasaydı o hala yaşıyor olurdu. Eğer sevmek gibi bir aptallık yapmasaydım şu anda bir yerlerde nefes alıyor olabilirdi."

"Aptal olduğunu söylemiştim."

Çıkışmama hüzünlü bir gülümseme atarak bana döndü.

"Seninde aptal olmaman için yardım ediyorum."

"Silah kaçakçılığı yapmamı sağlayarak mı yardım ediyorsun?"

"Kaçakçılık yapmayacaksın sadece yanımda bulunacaksın." Bir adım atarak bana doğru yaklaştı ve elini omzuma koydu. "Bak bu şekilde seni daha ne kadar fazla koruyup saklayabilirim bilemiyorum. Gizli olman herkeste daha fazla merak uyandırıyor ve biraz daha seni görmezlerse ne o lenslerin ne de yüzüne yaptığın saçma makyajın seni saklayamaz. Sonrasında da bileklerinde ki kelepçeyle o sevdiğin arkadaşlarının mezarlarında ağlarken savcılığa uzaktan el sallarsın."

"Ne bu, tehdit mi?" dedim omzumda ki koluna hırsla çekerken. Haklı olması daha da çok sinirime dokunuyordu.

"Tehdit değil, önlem ya da olacaklar. Nasıl dillendirmek istersen artık." derken az önce ki kalktığı yere geri oturmuştu.

Derin bir nefes alırken kafamı yüksek tavanlı salonumda ki boydan cama çevirdim. Dışarda yağmur yağıyordu. Bu sene kış gelmek bilmemişti bir türlü, kasımda olmamıza rağmen hava hala tam anlamıyla soğuk değildi. Artık havalar bile insanlar gibi kararsızdı özellikle de ben gibi.

Az önce çığlık çığlığa ortalığı yıkan ben şimdi haklı bulmuştum onun dediklerini. Beni araştırdıklarının bilincindeydim lakin bu durumun daha geç başıma geleceğini düşünmüştüm. Şunun şurasında toplasak 1-1.5 senedir dövüşüyordum. Lakin çok çabuk yükselmiştim ve bu da bazılarını sinir edebiliyordu özellikle de adamlarını öldürdüğüm şerefsizleri...

"Bana sadece dövüşte rol alacağımı söylemiştin, bu sağ kol meselesini konuşmuştuk Namık." Gözlerimi yağan yağmurdan alamıyordum. Keşke bu yağmur yer yüzünde ki tüm kötülükleri alıp götürebilseydi. Artık çocuklar acı çekmeselerdi mesela büyüdükçe nefret etmek zorunda kalmasalardı bu hayattan. Çünkü kötü olan hiçbir zaman hayat değildi, içinde bulunan ve sevgisiz büyüyen insanlardı.

"Kadınsın diye umursamazlar sanıyordum ama gücün zevk verdi piçlere. Hakkında neler söylediklerini duysan hiçbirini yaşatmak istemezsin evlat. Bu yüzden gelip korkutman lazım, bu şerefsizler bir tek ondan anlar."

Hakkımda neler dediklerini tabiki de biliyordum. Namık bilmese de benim elim kolum her zaman her yerdeydi. Onlar için kadın demek sadece yataktan ibaretti ve her zaman kendilerini daha güçlü zannederlerdi. Karşılarında kim olursa olsun ne yaparsa yapsın düşüncelerini hiçbir şey değiştirmiyordu. Tabi bu tüm erkekler için geçerli değildi lakin ne yazık ki çoğu böyleydi hele ki kendileri dışında her insana çöp muamelesi yapan bu yerde daha da artıyordu.

"Korkutmak..." derin bir nefes aldım cümleye devam edebilmek için. "Ne yapmalı korkutmak için Namık. Kaçını öldürmeli kaçına eziyet etmeli korku salabilmek için?" Gözümü sonunda yağan yağmurdan ayırıp ona baktım. "Adalet için her şeyini feda etmiş, ne yaşarsa yaşasın pes etmemiş ve devam etmiş olan ben, korkutmak için tüm o benliğimi yok edip daha kaç kişiyi öldürmeliyim söylesene?"

Sözlerimi bitirmemin ardından sakince geçip az önce kalktığım koltuğa onun karşısına oturdum. Hüzünlü bakışları tekrardan silinmiş ruhsuz kahvelerine bakıyordum. Belki de hala bir kurtuluş bekliyordum ondan, tüm her şeyi bırakıp istediğim gibi biri olabilmem için bir çıkar yol belki de...

"Çocukların, bebeklerin, masum insanların acımasızca öldüğü bu dünyada adaleti aramak senin en büyük aptallığındı zaten evlat. Eğer o kanunlar bir işe yarasaydı Sultan'ımı benden alan o it bunun cezasını çekiyor olurdu ama bak olmadı o hala bir yerlerde nefes alırken ben Sultan'ımın mezarına çiçekler ekiyorum." Tekrardan çevirdi kafasını ve derin bir nefes aldı. "Burada olsa seni çok severdi zaten hep bayılırdı güçlü kadınlara." Hızla gözünden düşen bir damlayı yakalayıp silerken hüzünlü bir gülümseme yayıldı dudaklarına.

"Hep keşke dedim, keşke onu saklayıp korumak yerine gücüne güç katsaydım. Keşke bu işleri en başında bırakabilseydim..."

Acısının üstünden seneler geçse bile hala tazeliğini koruyordu zaten nasıl unutulurdu ki böyle bir acı. Onu anlıyordum benimde aynı acıyı yaşamam için yardım etmeye çalışıyordu ama yapamazdım. Ben onlar gibi olmazdım.

"Bana düşünmem için süre ver Namık."

"Toplantıdan bir gün önceye kadar süren var Duman." Yine otoriter haline bürünmüş, sert tavırlarıyla konuşuyordu. "Önünde iki seçeneğin var ya gelirsin benimle ve herkese nerede durmaları gerektiğini öğretirsin ya da tüm bu işleri, dövüşü, her şeyi bırakır kendi hayatına bakarsın ama unutma sen bırakırsan bende bırakırım." Bu kısaca eğer gidersen seni korumam demek oluyordu. Sakince onaylar şekilde kafamı salladım hemen ardından o da ayağa kalktı ve kapıya doğru birkaç adım atmışken durup tekrar bana döndü. "Sultan'a benzerliğin hep korkutur beni ama lütfen bu sefer benzeme evlat." Ve sonrasında adamlarıyla birlikte evi terk etti. Sultan onun tüm işi bırakmasını istemişti ve bu yüzden Namık onu koruyamamıştı tabi bu da onun ölümüyle sonuçlanmıştı.

Derin bir nefes alırken cebimden paketi çıkartıp bir dal sigara aldım içinden ardından dudaklarıma yerleştirip ucunu ateşledim. Ciğerlerime dolan dumanla birlikte aslında bunu içmemem gerektiğini biliyordum, dövüşen insanların içmemesi gerekirdi ama gelin görün ki ben lisanslı bir dövüşçü değildim ve ölmek zerre umurumda değildi.

Hayat neden hep ikilemlerden ibaret olmak zorundaydı ki. Neden sadece dümdüz var olamıyorduk bir türlü anlayamıyordum. Dudaklarıma yaklaştırdığım sigaradan derince bir nefes çektim ciğerlerime, ardından yavaşça gözlerimi kapatıp içimde gezinerek hafiften boğazımı yakan dumanın keyfine vardım. Duman...

Namık, bu olaylar olduktan sonra gelip bana her şeyi anlattığında benden bir lakap istemişti.

'Seni sen yapan, seni var eden bir lakaba ihtiyacın var.' Duman olsun demiştim. Herkes ateş geçti alevler duruldu diye sevinirken dumanı herkesi zehirlesin istemiştim. Öyle de oldu...

Kadın olduğumu gören herkes alevler geçti sanıp sevindi, ta ki dumandan zehirlenene kadar...

Bu hale gelmem hiç kolay olmadı, hele ki önceki halim kadar güçsüzken. Güçten kastım fizikseldi, tüm vücudum oldukça zayıftı ve onu bu şekilde kaslandırmak baya bir zaman almıştı. Aynı zamanda bu vücudun kötü durmaması gerekiyordu çünkü ben bir kadındım, bu yüzden yeteri kadar kaslanıp güçlenmenin yanı sıra teknik öğrenmiştim. Ne kadar bu durum canımı sıksa da gerçekti. Karşımda ki ızbandutları sadece gücümle yıkamazdım, bunun için teknik gerekliydi ve bende işin ustasından öğrenmiştim.

Öğretme stili diğerlerine göre farklıydı Namık'ın, ona göre bir şeyden korkmamak için önce onu yaşamanız gerekirdi. Bu sayede çekmediğim acı kalmamıştı...

Bir duman daha çektim ciğerlerime. Gerçekten adalet var mıydı? Namık bir yönden haklıydı, eğer olsaydı en azından herkes bunu düzgünce sağlayabilseydi belki de bu acıların hiçbiri yaşanmazdı. Ben adalet diye çırpınırken sadece nefes almaya çalışan, denizden ayrı kalmış bir balığa benziyordum. Nefes alabilmem imkansızdı ve eninde sonunda ölecektim sadece bir umut belki yaşarım diye ağzımı açıp dudaklarımdan içeriye süzülen oksijenin bana hayat vermesini istiyordum. Gökyüzü ise adaletin ta kendisiydi, bense ona ulaşmaya çalışan bir balık, ulaşmayı isteyen ama sadece hayran bakışlarla izleyen bir balık. Ve adalet sandığım gökyüzü ise akvaryumdan izlediğim bir tablodan ibaretti bunu biliyordum.

Düşüncelere daldığım süre de elimde ki sigara bitmiş, külü ise yere dökülmüştü. Keşke insanoğlu da bu kadar kolay yok olabilseydi...

Derince bir nefes alarak kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra ayağa kalktım. Evde durmak ne bana ne de zihnime iyi gelmiyordu bu yüzden hızlıca ayrıldım bulunduğum ortamdan. Kapıyı açarak az ilerde duran motoruma adımlamak istiyordum lakin o Duman'ındı. Şu anki halimle binersem tanınabilirdim o yüzden son anda evden çıkmadan önce üzerime giydiğim kapüşonlunun şapkasını kapatıp 15 dakika kadar uzaklıkta ki otobüs durağına adımlamaya başladım.

Kısa bir süre sonra bindiğim otobüs ezbere bildiğim yolda ilerlemeye başlamıştı ardından bir kaç saat sonra da hedefe ulaşmıştım. Her kafam dolu olduğunda geldiğim o yerdeydim, ilkokulumun önünde...

Okulun karşısında bulunan küçük kafenin bahçesinde ki masalardan birine geçtim. Her zamanki gibi tam okula bakan kısıma oturmuştum.

Çünkü birazdan o kapıdan küçük bir kız çocuğu çıkacaktı ardından etrafa bakınarak annesini arayacaktı eğer görürse yanına gidecekti, yüksek ihtimal annesi her zaman olduğu gibi yine sinirli olacaktı ve sebepsiz yere bağırıp çağıracaktı belki de kızın korktuğunu gördükçe yer ve zaman umrunda olmaksızın vuracaktı. Ama kız hep içten içe gelmemesi için dua ederdi, en azından bir süre daha o kaoslu yaşantıdan uzak kalmak için. Eğer yoksa annesi, sessizce adımlarını o ezbere bildiği evinin yollarına doğru atmaya başlardı. Etrafı izlerdi hep en çokta bulutları. O çocuk hep aşıktı mavi gökyüzü içinde gezinen beyaz pamuklara.

O çocuğu ne olursa olsun onlar öldürmemişti. Çünkü o kız çocuğu o kadar güçlüydü ki her defasında ayağa kalkar ve gülerdi. O hep affederdi, kırgın kalamazdı kimseye. Bu yüzden onu ben öldürdüm. Ellerim dahi titremeden son verdim nefesine, kanı bile akmadan yok oldu bu hayattan.

O kız çocuğu öldü ve yerine gelen kadın ise nefret etti mavi gökyüzünde ki bulutlardan. Onun hayatı geceden ibaretti, karanlık ürkütücü bir gece sadece...

Orada bir süre daha oturduktan sonra tekrardan ayağa kalktım. Düşüncelerden içmeye vaktimin olmadığı çayın ücretini ödedikten sonra bu seferde adımlarım az ilerde ki parka doğru ilerledi. Küçükken en sevdiğim mekana...

Her çocuk gibi severdim parkları, hala sorsanız bu yaşıma rağmen yine de severim. En azından severdim...

Küçükten yani henüz okula başlamadığım zamanlarda her şey bu kadar berbat mıydı hatırlayamıyordum. Eğer küçük bir çocuksanız her şeye rağmen ailenize aşık oluyordunuz bende öyleydim. Ne kadar kızsalar da bağırsalar da seviyorlar sanıyordum, yanılmışım.

İşte o zamanlar parka getirirler ve oynamama izin verirlerdi. Oyuncaklarımla oynayabilirdim ya da gülüp eğlenebilirdim. Babam annemi mi dövmüş? Abim annemle kavga mı etmiş? Babam abime dayak mı atmış? Bunları düşünmeden oynayabilirdim. Büyüdüğüm de aynılarını benimde yaşayabileceğimi nasıl tahmin edebilirdim ki...

Tekrardan derince bir nefes çektim ciğerlerime ve yürümeye devam ettim. Geçtiğim her yoldan, döndüğüm her sokakta bir bir anılar canlanıyordu gözlerimde. Lakin bu anıların hiçbiri mutluluk içermiyordu, oysaki mutlu olduğum anlarımda vardı. Evet, belki çok azdı ama vardı. Peki neden onları hatırlayamıyordum, neden sadece acı çektiğim anlar canlanıyordu? İşte buna verebilecek bir cevabım yoktu.

Tanrı şahidim olsun ki her yolu denemiştim. Bu durumdan ve onlardan kurtulmak için her yolu denemiştim. Okulumda ki öğretmenlerden tutun psikologlara kadar her çareyi denemiştim ve en acı kısımda yaşadığım hiçbir şey gizli değildi. Yüzümde ki yaraları herkes görürdü ama kimse ses çıkarmazdı ve tabiki bahaneler hep hazırdı 'Sana daha fazlasını yaparlar diye korktuk.' Bana hayat zorla öğretmişti.

Eğer sen konuşmazsan kimsenin kelimeleri senin için can bulmaz...

Evet belki katildim ama bunun sorumlusu hiçbir zaman ben olmamıştım.

Gözümden akan birkaç damla yaşı sertçe silerek tekrardan otobüs durağına yöneldim. Kahrolası düşünceler zihnimi bir türlü bırakmıyordu, çünkü o haklıydı biliyordum. Beni bulabilirlerdi ve buldukları an en yakınıma saldırmaktan hiç çekinmezlerdi. Kayra... Bu hayatta ki tek dostumdu, onu kaybedemezdim.

Hızla gelen otobüse binip boş olan koltuklardan birine oturduğumda o günleri düşünmeye başladım. Kayra'yla karşılaşmamız çok ütopikti. Yeni yeni dövüşmeyi öğrendiğim zamanlardı.

'Yine bir gün dövüşten çıkmış eve doğru hızla ilerliyordum. O sene hayatım tamamen dövüş olmuştu bu yüzden okulu bir seneliğine dondurmuştum. Çünkü her zamanki gibi işimde en iyisi olmalıydım. Saat sabahın erken saatleriydi, güneş henüz yeni doğmuş, var olan ayaza inat sıcaklığını vermeye çalışıyordu.

Geçtiğim dar sokakların birinde bir binanın kapısı açıldı ve bir kız hızla tam önüme düştü, aslında fırlatıldı demek daha doğru olurdu. Arkasında ondan yaşça büyük bir adam hırsla onu fırlatmış ve ardından bağırmaya başlamıştı. Benim orada olup her şeyi görüyor olmam adamın pekte umrunda değildi. Kıza döndüm sonrasında, üstü başı yırtıktı aynı zamanda vücudunun çoğu yeri morarmıştı. Ardından zayıf ve çelimsiz olan o kız kafasını kaldırıp masmavi korkmuş gözlerle bana bakmıştı. O bakışları çok iyi biliyordum ve diğer bildiğim şey ise bana yapılan gibi asla susmayacak oluşumdu.'

Sonrasında her ne kadar dayak yemiş olsam bile bir şekilde adamı haşat edip kaçmıştık birlikte. Kimsesi yoktu ve bağıran kişide üvey babasıydı. Bildiğim kadarıyla annesi bir hayat kadınıydı ve o da biz tanışmadan birkaç ay önce trafik kazasında vefat etmişti. Kayra bir sohbetinde kim ne derse desin annesin iyi bir anne olduğunu söylemişti. Üvey babası önce kadına kafayı takıp zorla evlenmiş ardından da Kayra'ya kafayı takmıştı. Yani manyağın tekiydi ve aynı zamanda benim ilk cesedimdi. Ayrıntıları öğrendikten sonra dayanamamış gitmiş gebertmiştim. Tabi bunu o zamanlar tek başına yapamazdım bunun içinde Namık işin içine girmişti. Kayra'yı da yanına almıştı lakin onun eğitmesine izin vermemiştim. Ben ne kadar onun adamıysam Kayra da o kadar benim adamım olmuştu.

Okulumun olduğu durakta inip yavaşça adımlamaya başladım. Namık'ın teklifini kabul etmekten başka çarem yoktu, o partiye gidip boy göstermeliydim ve belki de birkaç kişiyi gözümü kırpmadan öldürmeliydim. İçimde yalvar yakar adalet diye ağlayan tarafım çığlık çığlığa bağırıyordu. Bu fakülteye gelmeyi bile hak etmiyordum lakin yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Kampüsten içeri adım attığım an zihnimde Lavinia ve Duman el ele verip sonuç olarak adaleti sağladığımız konusunda karar kılmışlardı. Yine ve yine...

Yavaşça kapüşonlunun şapkasını çıkardım kafamdan ve hemen ardından etrafa bakınmaya başladım. Bu saatte Kayra'nın dersi yoktu o yüzden burada bir yerlerde olmalıydı. Tam da tahmin ettiğim gibi ilerde ağaçlıkların altında bulunan bankta yine ortak arkadaşlarımız olan birkaç kızla oturuyordu. Hızla yanlarına adımlamak üzereyken omzum biri tarafından sertçe tutup sarsılmaya başladı. Bu Buğlem'di. Namı değer ayaklı gazete! Tatlı kızdı lakin çok fazla konuşurdu.

"Ayy! Lavi duydun mu?"

"Neyi?" dedim sesimi bir ton daha inceltip gözlerimi sanki konuya ilgiliymişim gibi büyüterek.

"Ayy neyi olacak, okula gelen dehşet'ül vahşeti."

Dehşet'ül vahşet? Yine yakışıklı birilerini görmüştü anlaşılan. Ona anlamaz gözlerle baktığımı görünce devam etti. "Arhan Demir. Hani şu genç yaşta parayı kıran ünlü mühendis var ya. Heh! İşte o konuşma yapmak için bugün buraya geliyormuş."

Adamı duymuştum. Söylenilene göre işinde baya iyiydi ve bu sayede baya yükselmişti. Girip de kazanamadığı ihale yoktu adamın lakin bu kadar üne rağmen hiç yüzünü görmemiştim. Pek magazin seven biri değildi sanırım.

"Adam makine mühendisi değil miydi Buğlem?"

"Evet ama ne olacak canım sonuç olarak mühendis yani bizde gidip dinleyebiliriz." dedi sırıtarak. Buğlem bilgisayar mühendisliği 3.sınıf öğrencisiydi ve söylemek gerekirse bu işte cidden iyiydi.

"Biz derken?"

"Ya nolur benimle gelsen? Kimse beni senin kadar dinleyip umursamıyor. Lütfen sadece birazcık duracağız, hem adamı çok merak ediyorum." dedi yavru köpek bakışları atarken. Masum deli dolu bir kızdı ve dediği gibi yanında pek kimse olmazdı. Aynı zamanda çekingendi bu yüzden tek gitmek aklına bile gelmiyordu. Biz bunları konuşurken Kayra da yanımıza gelmişti. Saçında ki mavi tutamlar ve gözleri uyum içindeydi yine.

Dövüşmeyi ona da öğretmiştim lakin benim yerime o dövüşmez, ben ringdeyken arkamı kollardı. Tanınmamak için o da benim gibi kılık değiştirir her defasında farklı renk lens ve farklı renk peruk takardı. Milletin aklını karıştırmaya bayılıyordu.

"Ne zaman bu söyleşi?" diye sordum Buğlem'e kabul ettiğimi belirtircesine. Bunu görünce hemen sevinip koluma atıldığı gibi beni sürüklemeye çalıştı.

"Birazdan başlar, çabuk olmalıyız."

Onun beni çekiştirmesin izin vererek ilerlemeye başlamıştım Kayra ise meraklı bakışlarla peşimize düşmüş bizimle geliyordu. Bir yandan diğer koluma asılıp "Nereye gidiyoruz kız biz?" Diye soran Kayra'ya döndü bakışlarım. Mavileri merakla beni izliyordu. Bendeyken insanları boğuyordu denizler onda ise sadece huzur veriyordu. Renklerin bile insanları vardı bu dünyada...

"Arhan Demir'in konuşmasına şirine." dedim bıkkın bir sesle. Bir adamın çıkıp ne işler başardığını dinlemek beni boğuyordu. Çünkü kelimeler hep aynıydı. 'Çalışın ve başarın.' Bunu hepimiz zaten biliyorduk birde oturup bir saat boyunca bunu nasıl yaptıklarını anlatmalarına hiç gerek yoktu.

"Hani şu makine mühendisi olan." Ardından Buğlem'e dönerek devam etti. "Kız bizi geçtim sen ne alaka. Bilgisayar okumuyor muydun sen?"

"Ayy ikiside mühendis işte hayatım alanı fark etmez."

"Ee! Biz?" dedi Kayra soran bir sesle.

"Sizde mühendisin arkadaşı sıfatıyla yanımda bulunacaksınız." diye cevap verdi Buğlem şirince sırıtarak. Sarışın, yeşil gözlü, minyon bir kızdı ve bu hareket tatlı duruyordu onda.

Hızlı adımlarla yolumuza devam ederken Buğlem de bir yandan adam hakkında öğrendiklerini bizimle paylaşıyordu. Kaç yaşında olduğu, nerede doğduğu, ailesinin nereli olduğu ve daha nice gereksiz bilgi. Adamı görmeden yedi ceddine kadar tanıyorduk artık.

"Gerçekten İtalya da mı doğmuş?" diye soran Kayra'ya bıkkın bakışlarımı yolladım. Gecesinde boğarak adam öldürdüğüm günün sabahına bakın, bir tane baba parası yiyen iş adamının hayatını dinliyordum. Aman ne olay!

Görende severek adam öldürüyorsun sanar.

İç sesi olan tek insan ben değildim ama eminim ki benimki kadar gıcık olanı çok yoktur.

Bende sana aşığım bebeğim.

Hayali iç sesime göz devirirken -evet hayali bir ses beni sinirlendirebiliyordu- konuşmanın yapıldığı salona girmiştik. İçerisi ciddi anlamda iğneyi yere atsanız düşmeyecek derece doluydu. Kalabalıktan nefret ederdim hele ki böyle boş kalabalıktan...

Adamın yakışıklı olduğu söylentisi geziniyordu bu yüzden de şu an salonun çok yüksek bir kısmını kapsayan kızlar adamın söyleyecekleri için değil yüzü ve endamı için gelmişlerdi. Söylediğim gibi boş kalabalık.

Buğlem'in yine kolumdan çekiştirmesiyle ön sırada ki koltuklara ilerlemeye başlamıştık. Önden üçüncü sıra ve tam orta da olan üç koltuk boştu. Hayret! Böyle bir kalabalıkta nasıl boş kalmış diye düşünmeme kalmadan Buğlem'in önünde ki çocuğa para uzattığını gördüm. Gerçekten de bu adamı çok merak ediyor olmalıydı, yer tutması için birine para verecek kadar...

Çok fazla umursamadan boş koltuklardan ortadakine geçtim. Sonuçta kendi aptallığıydı, beni ilgilendirmezdi.

Benim hemen ardımdan da sağ tarafıma Kayra geçti. Yüzünden anlaşıldığı üzere o da merak etmişti. Neyse diye geçirdim içimden uyku için güzel bir yerdi.

"Namık dayı ne konuştu seninle?" dedi kulağıma fısıldar bir sesle. Gerçi bu uğultulu yerde pek fısıldar gibi olmamıştı ama sorun değildi.

"Beni sahalara çıkartma kararı almış." dedim bende onun gibi kulağına doğru konuşarak. Gözlerinde ki merak duygusu yerini şaşkınlığa bırakmıştı.

"Ne alaka, hani vazgeçmişti?"

"İlk başta bende çok kızdım ama düşündükçe mantıklı geliyor. Şu saçma söyleşi bir bitsin detaylıca anlatırım." Bu kısaca şimdi boşver demekti ve o da bunu anlayarak sakince kafasını sallayıp önüne döndü.

Bende önüme dönerken sunucu sahneye çıkmış ve gelecek olan konuğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu. Bu esnada Buğlem de hızla yerine oturmuş heyecanlı bakışlarla sahneyi izliyordu.

Gelecek olan kişi Yunan tanrısı değildi ya, bizim gibi insandı işte, bu abartı da neyin nesiydi?

Asla gözlerimden düşmeyen bıkkın bakışlarımla etrafı izlerken bir alkış tufanı koptu. Gözlerimi tekrardan sahneye çevirdiğimde yutkunmama engel olamamıştım. Sahnede uzun boylu, geniş omuzlu ve üzerinde harika taşıdığı siyah takım elbisesiyle biri duruyordu.

Yunan tanrısı konusunu tekrar mı düşünsek!

Lakin burada ki sorun vücudu değil yüzüydü. Birkaç saat öncesinde trafikte nedensizce gözlerimi alamadığım yüzün ta kendisiydi.

Dünya küçük dedikleri bu olsa gerekti.

Ya da kader ağlarını ördü mü acaba desek?

Saçmalama!

Hayatım çoğunlukla erkekler yüzünden mahvolmuşken şu kader saçmalığını düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Sadece saçma bir tesadüftü, bir daha asla olmayacak bir tesadüf...

Arhan Demir sunucuyla bizim duyamadığımız birkaç muhabbet döndürdükten sonra sakince arkasında bulunan tekli koltuğa yöneldi. Sunucu ellilerinin sonlarında hafif kırlaşmış saçlarıyla bir hocaydı. Tanışıklığım yoktu lakin siması tanıdıktı. Ayrıca sohbet ederken oluşan mimiklerine bakılırsa Arhan Demir'le de bir hayli yakınlardı.

Yerine oturan sunucu mikrofona uzanarak konuşmaya başladı.

"Söylemeden geçemeyeceğim bu gördüğünüz zeki iş adamı bir zamanlar sizler gibi benim öğrencimdi." Ardından Arhan'a dönerek, " Bunun sana nasıl hissettirdiğini soracağım lakin öncelikle hoşgeldin Arhan."

"Hoşbulduk hocam." diye cevap veren Arhan'la ikinci kez dumura uğramıştım. Kalın, boğuk ve aynı zamanda kesinlikle erkeksi bir sesi vardı. Ses tonunu iliklerime kadar hissetmiştim ve bu garipti.

Sesi huzur veren bir ırmağın şırıltısı gibiydi. Hiç bıkmadan usanmadan yıllarca dinleyebilirmişim gibi hissettirmişti. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazımdı, adam her şeyiyle harikaydı.

Salonda tekrardan bir alkış tufanı kopmuştu. Tabi bunun yanı sıra çığlık atan kızlardan tutun da bazı müstehcen soruları bağırarak soran insanlarda vardı. Bir süre iki taraftan kimse ses çıkarmadan bekledi ve ardından bir anda salonda ki tüm ses kesildi. Bu tuhaflıktan ötürü hızla arkama dönüp bakma dürtümü susturamadım. Güvenlik benzeri birkaç kişi devreye girmişti yüksel ihtimal korumalarıydı.

Önüme dönerken hiç beklemediğim o durumla karşılaşmıştım. Yeşilleri tam gözümün içine bakıyordu. Aynı sabah olduğu gibi gözleri gözlerimdeydi ama neden? Garip bir durum sergilememiştim ayrıca beni tanıması da imkansızdı. Onu gördüğümde yüzümde koca bir kask gözlerimde ise mavi lensler vardı. Şu anda ise bunların tamamından arınmış bir şekilde tam olarak Lavinia'ydım.

Belki etkilenmiştir bizden. Amin.

Sana kes sesini demekten ben yoruldum sevgili iç sesim.

Öyle yoğun bakıyordu ki istemsizce bakışlarımı kaçırdım gözlerinden. Birkaç saniye sonra tekrar baktığımda bana değil salonun arka kısmında duran korumalarına baktığını gördüm. Belki de az öncede oraya bakıyordu emin değildim.

Söyleşi kaldığı yerden devam etmişti. Bu süre zarfında Arhan Demir mühendislik öğrencilerine birkaç tüyo vermiş ve disiplin hakkında konuşmuştu. Söylediklerinden yaptığım çıkarımlara göre işkolik adamın tekiydi lakin şu an bir konuşmada olduğu için de kendi öyle lanse ediyor olabilirdi bunu bilemezdim.

Ses tonu o kadar ilgi çekiciydi ki söylediği bazı şeyleri anlamasam bile can kulağıyla onu dinlerken bulmuştum kendimi. Dediğim gibi garipti ve bu huzur veriyordu. Anlam verememiştim...

Sağ tarafıma dönmemle Kayra'yı yerinde bulamamam bir oldu. En son 15 dakika kadar önce tuvalete gideceğini söylemişti lakin bu kadar uzun süreceğini sanmıyordum. Hızla etrafa bakındı gözlerim ondan bir iz bulabilmek için ama yoktu. İçimde adını koyamadığım bir his vardı ve bu beni oldukça huzursuz ediyordu. Telefonumu çıkartıp Kayra'yı aramaya koyuldum. Telefon çaldı çaldı çaldı ardından kapandı. Bu işlemi defalarca kez tekrarladım lakin sonuç hep aynıydı, açan kimse yoktu. Kayra bunu asla yapmazdı ne olursa olsun o telefonu açardı. Bir sorun vardı hem de büyük bir sorun...

İçimdeki telaşa engel olamadan hızla ayağa kalkıp kapıya doğru adımlaya başlamıştım ki ardımdan gelen sesle duraksadım.

"Konuşmanın ortasında salonu terk etmek saygısızlıktır küçük hanım." dedi Arhan şu anda salonda tek ayakta bulunan bana ithafen. İçimdeki korku yavaş yavaş tüm vücudumu ele geçirmek üzereydi bu yüzden sözlerine kulak asmadan hızlıca devam edip salonu terk ettim. Kayra ortalıkta yokken saygı umrumda bile değildi.

Hızlıca fakültede ki tüm tuvaletleri gezmeye başladım. Hepsi boştu, Kayra'ya ait tek bir iz bile yoktu.

Panikle dışarı adımladım, bahçenin içinde koşarken ortak tanıdığımız herkese soruyordum lakin kimse onu görmemişti.

"Lavinia!" Adımı zikreden kişiye döndüm hızla. İsmini hatırlamadığım lakin bir zamanlar ortak dersimin olduğu bir çocuktu bana seslenen. "Arkadaşını kampüsten çıkarken gördüm. Şu ilerde ki sokağa doğru gidiyordu."

"Tamamdır. Teşekkürler." diyerek hızla kendimi kampüsten dışarı attım. Dediği sokak bir çıkmaz sokaktı ve caddeye biraz uzak kaldığı için oldukça ıssızdı. Kayra'nın orada ne işi olurdu ki?

Adımlarım sokağa girdiğinde aniden kesildi. Sokak boştu lakin hemen ileride duvar dibinde onun eşyaları vardı.

Siktir!

Hayır! Hayır bu olamaz.

Put kesen adımları zorla hareket ettirerek eşyaların yanına geldim. Telefonu açık bir şekilde yerdeydi ve ekranda onun yüzü vardı. Kayra'nın masum yüzü...

İnsan öldürürken bile titremeyen ellerim şu anda zangır zangır titriyordu. Zor bela elinde aldığım telefona tıkladım ve video oymama başladı. Ekranda sadece Kayra'nın yüzü vardı. Kaşı ve dudağı patlamış aynı zamanda yanağında moraracağı belli olan kızartılar vardı. Dövmüşlerdi onu, benim tek dostumu şu dünyadaki tek ailemi dövmüşlerdi. Bir erkek eli çenesini sıkı sıkıya kavramış ekrana bakması için zorluyordu onu. Ardından konuşmaya başladı iğrenç ses...

"Hey! Sevgili dumancım arkadaşını bir süre ödünç alıyorum. Umarım kızmazsın." Hemen ardından iğrenç kahkası duyuldu ve devam etti. "Sana iki gün süre dumancım. Ya bana istediğimi verirsin ya da bu tatlı kızın canı çok yanar." Tekrardan bir kahkaha daha koyvermişti. "Son aramalarda ki numara benim, onu aradığında ne isteğimi bizzat söyleyeceğim. Şimdilik iyi günler dilerim Duman." ardından video son buluyordu.

Dizlerimin bağı çözülmüş sanki bedenimi daha fazla tutamaz gibi yere çökmüştüm. Namık haklı çıkmıştı onu benim yüzümden kaçırmışlardı. Onu koruyamamıştım. İçimde yükselen acı boğazımı yakıyor ardından gözlerimden akmak istercesine ateşlere boğuyordu. Sonunda bu acıya daha fazla dayanamayan dudaklarımdan bir çığlık koptu. Kuşlar uçuştu, gök sanki son kez gürledi üzerime acımı hissetmişcesine...

Öldürelim.

Nefes almaları dünya üzerinde ki tüm varlıklara hakaretten yaşamaları artık mümkün değildi...

~~~ ~~ ~~~ ~ ~~ ~~~ ~ ~~ ~~ ~~ ~~~~~~~

Ve birinci bölüm sonu...

Yeni bir kurgu yeni bir kitap yeni bir hayat...

Bakalım bizi bu yenilikte neler bekliyor...

Sizce Kayra'ya ne olacak?

Acaba Arhan Demir kim?

Ve en önemlisi Lavinia'yı nasıl buldunuz?

Umarım bölümü sevmişsinizdir. Lütfen yorum ve vote atmayı unutmayın olur muuuu?

Çokça seviliyorsunuzzzz🖤⚖️

End of chapter

3 comments