تخطٍ إلى المحتوى

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

الفصل 1 · قراءة 7 دقيقة

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

الفصل 1

Bölüm 1

yorumlamayı ve beğenmeyi unutmayın!!seviyorum sizlerii!

Ben bu dünyaya gözlerimi açtığımda, annem gözlerini sonsuza dek kapatmış. O an doğum muydu, yoksa başlangıçla birlikte gelen bir son mu, hâlâ tam olarak bilmiyorum. Hayatım boyunca bana anlatılan tek şey şu oldu: “Annen seni doğurduğu gün öldü.” İnsan, bunu duyduğunda ne hisseder sanıyorsunuz? İlk duyduğumda çok küçüktüm, kelimelerin ağırlığını bile kaldıramayacak yaştaydım. Ama yine de içimde bir şey kırıldı. Çünkü daha başlarken kaybetmiştim en önemli şeyi. Bir çocuğun dünyadaki ilk limanı olan o sıcak kucak bana hiç nasip olmamıştı.

Annemin yerine geçen kimse olmadı. Bir teyze, bir büyükanne, bir komşu eli bile uzanmadı bana. Babam vardı sadece. Ama o da yok gibiydi. Gölgesi vardı ama sevgisi yoktu. Bakışları soğuktu, sesi sertti. Ben onun için sadece hatırlamak istemediği bir gecenin hatırasından ibarettim. Beni her görüşünde annemi hatırladığını bilirdim. Yüzünde bir kin vardı, bir sitem, bir pişmanlık… ama hiç sevgi yoktu. Bir çocuğun gözlerinden anlayabileceği bir şeydir bu. O yıllarda belki adını koyamazsın ama hissedersin. Ben sevgisizliği iliklerime kadar hissederek büyüdüm.

Hiçbir zaman “kızım” demedi bana. Hatta bazen adımı bile söylemezdi. Seslenmesi gerekiyorsa ya bağırırdı ya da susmamı isterdi. Ağladığımda “ne var yine?” derdi, ama hiçbir zaman yanıma oturup “neden ağlıyorsun?” diye sormazdı. Oysa bazen sadece bir cümle yeterdi. Bir kelime bile… Belki sadece sarılsa, o gün daha az kırılırdım. Ama olmadı. Her gün biraz daha sustum. Her gün biraz daha içime kapandım.

Çocukluğum yok gibi. Vardıysa da ben hiç yaşayamadım. Oyuncaklarım olmadı, doğum günüm kutlanmadı. Kırmızı elbiselerle fotoğraf çekilmedim, pastaların mumlarını üfleyemedim. Ne zaman mutlu hissetsem, bir yerlerde suçluluk duydum. Çünkü bana hep hissettirilen şey şuydu: Ben istenmeyen bir çocuktum. Var olmamam gereken bir yerdeydim sanki. Sadece nefes alıyordum ama kimsenin umurunda değildi. Varlığımın kimseye bir anlamı yoktu.

İlkokula başladığımda fark ettim diğer çocuklarla aramdaki farkı. Onların anneleri vardı. Okula gelirlerdi, saçlarını örerlerdi, ellerinden tutup sınıfa getirirlerdi. Ben yalnızdım. Saçımı kendim tarardım, bazen tarayamazdım bile. Babam çoğu zaman kahvaltı bile hazırlamazdı. Okula aç giderdim, defterim eksik olurdu. Öğretmenim sorunca “unuttum” derdim. Yalan söylerdim. Çünkü evde bana yardım edecek kimse yoktu. Çünkü evde beni dinleyen yoktu.

Zaman geçtikçe yalnızlığım büyüdü. Kalabalık içinde daha da yalnız oldum. İnsanlara yaklaşmak istesem de, sevgiye açlığımı belli etmemek için bir duvar ördüm kendime. İçimde kocaman bir boşluk vardı ama bunu kimse görmesin istedim. Çünkü ne zaman duygularımı belli etsem, karşılık bulamadım. Sevilmeye değmediğimi düşündüm. Babam bile beni sevmezken, başkası neden sevsindi ki?

Ergenlik yıllarımda işler daha da zorlaştı. Babam daha da uzaklaştı. Artık eve geç geliyordu. Bazen günlerce yüzünü görmüyordum. Param yoktu, ihtiyacım olan şeyleri söylemeye utanırdım. “Yine ne istiyorsun?” diye çıkışacağından korkardım. Alay edilirdim, küçümsenirdim. En doğal haklarım bile bana lüksmüş gibi gösterilirdi. Bir şey istemek bile suç gibiydi. Çünkü ben istemeye bile layık değildim sanki…

Büyümek zorundaydım. Çocukluğumu yaşayamadan, sorumlulukların içine itildim. Her şey için kendi başımaydım. En basit kararları bile tek başıma almak zorundaydım. Güvenebileceğim kimse yoktu. Hatalar yaptım elbette. Yanlış insanlara güvenmeye çalıştım. Ama her seferinde bir daha inanmamayı öğrendim. Kalbim o kadar çok kez kırıldı ki… artık kırılacak bir yer kalmadı.

Ve işte bugün… 22 yaşındayım. Bunca yıldır içimde taşıdığım yalnızlığı, sevgisizliği, değersizliği anlatacak kelime yok. Bazen geceleri hâlâ sessizce ağlıyorum. Kimse duymasın diye yastığa gömüyorum yüzümü. Çünkü alıştım. Sessiz kalmaya, görünmemeye, içimdeki çığlıkları yutmaya alıştım. Birisi “seni seviyorum” dediğinde bile inanamıyorum. Çünkü sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Hiç yaşamadım ki…

Ama hâlâ içimde bir umut var. Belki bir gün… Biri beni gerçekten görür. İçimdeki kırık kızı fark eder. Belki bir gün biri, annemin yokluğunda büyüyen bu çocuğa sarılır ve der ki: “Artık yalnız değilsin.”

İşte o gün, hayat gerçekten başlar benim için.

Ben Larya.Larya Sedca.Büyüdüm. Üniversiteyi bitirdim. Hayat biraz kendi ritmini buldu derken 22 yaşıma bastım. Ve o yıl bir şeyler değişti. Değişmek zorundaydı belki de.

Bir akşam sofradaydık. Her zamanki gibi sessizlik vardı. Derken babam gözlerini bana kaldırdı ve dedi ki:

“Artık büyüdün. Bu evde çok kaldın. Yeni bir başlangıç yapmanın zamanı geldi. Kendi hayatını kurmalısın.”

Söyledikleri ne öfke doluydu ne de sert. Ama içinde tarifsiz bir uzaklık vardı.

O an yüzüne baktım. Bambaşka bir şey gördüm: Belki yorgunluk, belki kabullenme… Belki de sadece rahatlamak isteyen bir adamın dürüstlüğü.

İçim acımadı desem yalan olur. Ama şaşırmadım da. Çünkü o evde bir misafir gibiydim zaten.

Kırgınlık yerini sessiz bir kabule bıraktı. Valizimi toplarken, yıllardır beklediğim veda belki de o an oldu. Ne gözyaşı döktüm, ne isyan ettim. Sadece artık sıramın geldiğini hissettim.

Başka bir şehre gittim. Kimsenin beni tanımadığı, geçmişimi bilmediği küçük bir yere. Duvarları solmuş, ama penceresinden gün ışığı güzel süzülen bir oda tuttum.

İlk gece sessizlik başkaydı. Evde sessizlik varken içimde hep bir baskı olurdu. Burada ise sessizlik, bir boşluk değil… bir başlangıçtı.

Kendi yemeğimi yaptım, kendi çamaşırımı astım. Tek başımaydım ama ilk kez özgür hissediyordum.

Korkuyordum, evet.

Ama aynı zamanda ilk kez hayatın beni nereye götüreceğini merak ediyordum.

Ve kendi kendime şunu dedim:

“Her şeyin yokluğunda büyüdün Larya… Şimdi her şeyin varlığına doğru yürüyorsun.”

Belki geçmişte sevgi eksikti. Ama ben sevilmeyi beklemek yerine, artık kendimi seveceğim.

Ve belki bir gün…

Biri çıkıp gerçekten görür beni.

O zaman babamın sustuğu yerden hayat devam eder.

İşe başladığım ilk sabah, hava griydi.

Bahar ayına giriyorduk ama şehir henüz alışamamış gibiydi. Hava serindi ama boğucu değildi; içime işleyen ama yormayan bir serinlikti. Sokağın köşesindeki çiçekçi tezgâhında solmuş papatyalar vardı, bir tanesi bana göz kırpıyormuş gibi hissettirdi. Komik, değil mi? Ama o an böyle düşündüm. Sanki "Bugün kötü geçmeyecek," der gibiydi.

Kırtasiyeye vardığımda kapı zaten açıktı. İçeri girince zemin tahtalarının o tanıdık gıcırtısı karşıladı beni. Küçük yerlerde her şeyin sesi olur, fark ettin mi? Bir sandalye çekildiğinde, çay karıştırıldığında, hatta biri düşüncelere daldığında bile bir ses çıkar.

Merla tezgâhın arkasındaydı. Üzerinde geniş, lacivert bir kazak vardı; kolları ellerini neredeyse tamamen örtüyordu. Elinde bir fincan çay, gözleri ise pencerenin dışındaydı. Beni fark ettiğinde gülümsedi. Bu gülümseme, ne zoraki ne de aşırı samimiydi. Tam kararında, içten bir tanıma gibiydi.

“Hoş geldin, Larya. Bugün biraz raflarla uğraşacağız. Yeni kalemlikler geldi dün, onları yerleştirmek gerek.”

Basit bir cümle. Ama bana “sana burada yer var” dediğini hissettirdi.

O gün rafları silerken ellerim biraz titriyordu. Belki heyecan, belki yeni bir yerde, yeni bir insanla baş başa kalmanın verdiği huzursuzluk. Merla beni izlemiyordu, sürekli gözümün üzerinde değildi. Ama arada “İstersen şöyle yapabilirsin,” deyip yönlendiriyordu. Ne emir verir gibiydi, ne de umursamaz. Tam bir denge.

Öğle arasında küçük mutfağa geçtik. O sırada ben çayları taşırken, o da küçük bir tabaktan poğaça uzattı.

“Hazır gelmişken öğle yemeğini yalnız yeme, kötü alışkanlıktır,” dedi gülerek.

Birlikte o küçük masaya oturduk. Ben konuşmak için bir şeyler ararken o kendi kendine anlatmaya başladı. Hikâyeler... ama masalsı değil, günlük hayatın içinden. Mahalledeki yaşlı teyze, karşıdaki antikacı, kedilere mama koyan çocuk…

Ben dinledim sadece. Ama bu bile yetti. Uzun zamandır böyle biriyle oturmamıştım.

Çayımız bitince bana döndü ve şöyle dedi:

“Sen de anlatacaksın bir gün. Bugün değil belki. Ama ben beklerim.”

O gün eve dönerken yolda durup bir simit aldım. Sıradan bir şey belki, ama ilk kez evime dönerken yalnız hissetmedim. Sırtımda yorgunluk vardı, evet, ama içinde anlam taşıyan bir yorgunluktu bu.

İkinci gün geldiğimde Merla dükkânın kapısında beni bekliyordu.

"Bugün birlikte vitrin düzenleyeceğiz," dedi.

Heyecanlandım. Kulağa önemsiz gibi gelse de bana verilen her görev, bu hayatta yerimin olduğunu hatırlatıyordu.

Üç renkli kâğıt seçtik, raflara kitapları yeniden dizdik. Fark ettim ki Merla, her şeyin hikâyesini anlatmayı seviyordu. Bir defter bile ona göre “sır taşıyan bir kutu” gibiydi.

Onun bu yaklaşımı, bendeki sessizliği kırmaya başlamıştı.

“Bu şehirde kaç kişi tanıyorsun?” diye sordu bir ara.

Duraksadım.

“Sen... ve marketteki kasiyer.”

Güldü.

“Yeter. Bir yerden başlamak için ikisi de olur.”

O hafta boyunca her gün küçük bir şey öğrendim.

Kalem türlerini, müşterilerin davranışlarını, hangi yaş grubunun hangi ajandayı sevdiğini… Ama en çok da insanlarla küçük küçük nasıl bağ kurabileceğimi öğrendim. Merla’nın kimseyi sıkmadan ama kimseyi de boş bırakmadan kurduğu o ince iletişim bana ilham oldu.

Dördüncü gün, ben bir müşteriyle ilgilenirken Merla arkadan izliyordu.

Müşteri çıkınca yanıma geldi ve sadece şunu söyledi:

“Göz göze geldiniz. Gülümsedin. O an seni ilk kez burada gördüm, Larya. Hoş geldin.”

Bu cümle, yıllardır duymadığım bir aitlik hissiyle doluydu.

Ben “hoş buldum” diyemedim. Ama o an içimden bir şey kımıldadı.

Bu yeni şehirde, bu küçük dükkânda, hayatımın ilk sakin günlerini yaşıyordum.

Merla’nın anlattığı sıradan hikâyeler, bana büyük umutlar gibi geliyordu.

Ve o küçük masa, o çay fincanı, o defter rafı...

Hepsi hayatımda ilk kez kendi yerimi hissettiriyordu.

Henüz kimseye anlatmadım geçmişimi.

Ama her geçen gün, anlatma isteğim biraz daha büyüyor içimde.

Belki yarın değil.

Ama bir gün… anlatacağım.

Çünkü artık dinleyecek biri var.

نهاية الفصل

1 تعليق