Skip to content

PUS

Chapter 1 · 5 min read

PUS

Chapter 1

Yıkım

Televizyondan gelen o son dakika altyazı sesiyle bir anda irkildi, kafasını kaldırıp baktı. Ekranda o kocaman kırmızı "Son Dakika" yazısı duruyordu. Ayşe aslında bu haberlere her zaman alışıktı; malum, bu ülkede yaşıyorsan hele bir de abin askerdense böyle haberleri televizyonda görmek çok normaldi. Çaprazındaki koltukta duran televizyon kumandasına uzandı, sesini birazcık açtı. Telefonun ekranını kapatıp masaya koyarken gözü tekrar televizyona kaydı. İşte tam o an, altyazıda geçen o yazıyı gördü. Yazıyı okuduğu an kalbi göğsünde sıkıştı, nefes alamadı:

*"Hakkari’deki askeri lojmana yapılan hain saldırıda Yüzbaşı Eren..."*

Ayşe bir an ekrana bakakaldı. "Yok canım," dedi içinden, "kesin yanlış gördüm, rüya falan bu." Abisi askere gittiğinden beri ne zaman televizyonda bir şehit haberi görse zihni ona hep bu oyunu oynardı zaten. İster istemez kafasında hep en kötü senaryoları kurup kurup dururdu. Her son dakika haberinde, her telefon çaldığında yüreği ağzına gelirdi. Ama bu seferki başkaydı. O uzaklaştırmaya çalıştığı, "İnşallah gerçek değildir" dediği o korkunç senaryo tam karşısındaydı işte. Ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bilemedi, öylece ekrana kilitlendi.

Tam o sırada, evdeki o buz gibi sessizliğin içinde annesinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Öyle bir çalıyordu ki, sanki kötü haberi bağırarak veriyordu.

Ayşe olduğu yerde donup kalmıştı. Kalbi güm güm vuruyor, kulakları uğulduyordu. Annesi o sırada mutfaktaydı, akşam yemeğiyle uğraşıyordu. Suyun sesinin arasından Ayşe’ye seslendi, içeride ne olduğundan habersiz telefonunu getirmesini istedi. Ama Ayşe’nin eli ayağı öyle bir titriyordu ki, dizlerinde derman kalmamıştı, yerinden kalkamadı. Telefon inatla, durmaksızın çalmaya devam edince Nefise Hanım mutfak kapısından kafasını uzattı. Elleri köpüklüydü. Kızının öylece durduğunu görünce hafifçe sitem etti:

"Kızım kaç defadır sana sesleniyorum, duymuyor musun? Şu telefonu bana getirsene, ellerim köpüklü!"

Ayşe sanki bir rüyadaymış gibi, elleri kendi eli değilmiş gibi hissetti. Masadan telefonu parmaklarının ucuyla zor bela aldı. Adımları birbirine dolana dolana, sanki yere basmıyormuş gibi annesinin yanına gitti. Telefonu uzatırken ekrandaki o kurumsal, yabancı numarayı gördü. Hiç tanıdık bir numara değildi, soğuktu. Telefonu annesinin kulağına doğru tuttu.

Annesi şaşkın şaşkın, "Efendim?" dedi telefona.

Karşı taraftaki o resmi, tok sesli adam uzun uzun askeri cümleler kurdu. Adam konuştukça annesinin gözü de salondaki televizyonun ekranına, o kırmızı yazıya kaydı. Karşıdaki ses sustuğunda, o koca evde çıt bile çıkmıyordu. Annesinin dudaklarından sadece tek bir cümle döküldü:

"Vatan sağ olsun..."

O laf ağzından çıkar çıkmaz Nefise Hanım’ın dizlerinin bağı tamamen çözüldü. Ayakta duracak hali kalmadı, sırtı mutfağın duvarına sürtünerek acı içinde yere yığıldı. Ayşe, ancak annesinin o yere çöküşünü gördüğü an üzerindeki o şoku, donukluğu atabildi. Boğazından hıçkırıklar boşaldı, kendini tutamadı. Annesinin yanına kapaklanıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Koca evde, canlarından bir parçanın kopup gittiği o acıyla, o feryatla baş başa sadece ikisi kalmıştı artık.

---

Yarım saat önce..

Toz toprağın artik ayakkabılarımı değil boğazımı da işgal etmeye başladığında artik mola vermem gerektiğini hissettim. Kac saattir buradayım ki? Alanın kenarında duran suyumu alıp tek dikişte bitirdim.Oturduğum yerde silahımı kucağıma aldim ve ıslak bezle üzerindeki kirliliği temizledim.

Gözlerimi kısıp Hakkari'nin gökyüzü ile birleşen keskin dağ sınırlarına baktım. Kavurucu sıcak başımdan aşağı kaynar su dökülme hissiyatı yaşatıyordu. Birkaç yıldır artık buraya alışmıştım kalkıp talime devam edecektim. Sonucta beni hayatta tutan şeylerden biri dayanıklılıktı

Islak bezi silahın gövdesinde son bir kez gezdirip şarjörü yerine oturttum. Çıkan o tok "klik" sesi, bomboş sahada yankılanıp kayboldu. Silahı yanıma bırakıp sırtımı arkamdaki gölgeliğe yasladım. Üzerimdeki tişörtün elimdeki bezden bir farki yoktu artık tamamen sırtıma yapışmış haldeydi.

Avucumun içiyle alnımdaki teri silip derin bir nefes aldım. Tam o sırada şişenin yanında duran telefonum çalmaya basladi.Arayan nöbetçi subaydı. Yeşil tuşu kaydırıp kulağıma götürdüm.

"Yüzbaşı Eren, dinliyorum."

"Komutanım, acil olarak harekat merkezine gelmeniz gerekiyor. Ankara'dan doğrudan sizin için güvenli hattan arıyorlar. Albay Ahmet şahsen hattadır."

"Geliyorum," dedim ve telefonu kapattım.

Tüfeğimi omzuma takıp tozlu adımlarla hızlıca binaya doğru ilerledim. İçeri girip güvenli telefon odasının kapısını açtığımda, odadaki görevli asker selam verip hemen dışarı çıktı. Kapıyı arkamdan kilitledim, masanın üzerindeki kırmızı kriptolu telefonu elime aldım.

"Yüzbaşı Eren Yalçın, dinliyorum komutanım"

"Yalnız mısın?" Sesi buz gibiydi

"Buyrun komutanım"

"Söylediklerimi itiraz etmeden dinle. Eren artık yok"

Nasıl artık yok? Buradayım da işte.

"Nasıl yani komutanım? Ani saldırı olacağını mi kastediyorsunuz?"

Albay Ahmet telefona doğru iç çekti sanırım." Seni Nemesis Network dosyasına atıyoruz"

Bu ismi şu sıralar sürekli askeriyede duyar hale gelmiştim. Gerçi ne olduğu hakkında bilgim var mıydı? Zerre tanesi kadar yoktu.

"Emredim komutanım harekete geçelim "

"Sen hiçbir yere gidemezsin Eren. Sen öldün."

Elim ahizeyi daha sıkı kavradı. "Komutanım, şaka mı bu? Karşınızdayım."

"On dakika önce Hakkari kırsalında pusuda şehit düştün. Resmi kayıt sisteme girildi."

İnanamıyorum

"Komutanım yapmayın Ayşe var biliyorsunuz!"

"Biliyorum Eren, biliyorum. O yüzden bu göreve katılacağını garantilemek için sana bir teklifim var"

Teklif? Askere? Albaydan?

"Kabul edersen -ve edeceksin - Ayşe'nin bütün masraflarını karşılar tedavi göndeririz." Kısa bir duraksamanın ardından devam etti." Bu kadarı yeterli sanıyorum şimdi gut ve eşyalarını toparla"

Dıt... Dıt... Dıt...

Telefon yüzüme kapandı. Kalakaldım öylece. Ne nefes alabildim ne de elimdeki ahizeyi masaya bırakabildim.

"Ben öldüm..." dedim kendi kendime. Sesim bile benim sesim gibi gelmiyordu artık.

Şu an Ankara'daki evde annem kim bilir nasıl ağlıyordu. Ayşe’nin o hassas kalbi bu haberi duyunca ne hale gelmişti? Onlar orada bitti bitti erirken ben burada sapasağlam duruyordum. Ama başka çarem yoktu. Ayşe’nin yaşaması için kendi ölüm fermanımı imzalamıştım. Devlet ona bakacaktı, Ayşe yaşayacaktı ama bir daha bana asla "abi" diyemeyecekti.

Yavaşça elim göğsüme gitti. Üniformamın üzerindeki Türk bayrağına ve altındaki "Eren Yalçın" yazısına baktım. Dişlerimi sıktım, gözümden akan o tek damla yaş armanın üzerine düştü.

Ceketimin çıtçıtlarını tek tek açtım. Üniformamı, botlarımı ve beylik tabancamı masanın üzerine bıraktım. Masada artık bir yüzbaşı değil, sadece bir ceset duruyordu.

Köşedeki sivil kıyafetleri üzerime geçirip odanın arka kapısına doğru yürüdüm. Kapıyı açmadan önce masadaki geçmişime son bir kez baktım.

Pus çökmüştü. Ve ben o pusun içinde kaybolmaya gidiyordum.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.