Skip to content

Programda Aşk Yoktu

Chapter 10 · 13 min read

Programda Aşk Yoktu

Chapter 10

•9

Warning!: Rape

Ertesi gün yemeğe gidecek ekip ekstra özenerek gelmişti şirkete. Yemeğin dedikodusu çok çabuk yayılımış, gelmeyenler gelenlere şaşkın gözlerle ile bakıyordu. Akşama doğru herkesi toplantı salonuna çağırdım yaklaşık beş altı kişiydik.

“Arkadaşlar sizi çağırdım çünkü uzun zamandır beraber şirket yemeği yemiyorduk. Bu günkü yemeği klasik bir şirket yemeği olarak düşünmeyin çünkü aramızda bir misafirimiz olacak. Lütfen şirketin sorularından masada bahsetmeyin. Yarın akşam davet edilmeyen yöneticiler ile de beraber yemek yiyeceğiz orda istediğiniz her sorunu masaya yatırabilirsiniz ama bugün masada bir misafirimiz olacağını unutmayın.” Suyumdan bir yudum aldım ve konuşmaya devam ettim.

“Çoğunuz prensiplerimi biliyorsunuz zaten. Telefonlar titreşimde olacak sıkıntılı bir şey olursa birbirimize Selinin kurduğu grup üzerinden haber vereceğiz. Konuk ile fazla muhabbet etmenize gerek yok o size soru sorarsa cevaplarsınız. Size güveniyorum. Şirketi en iyi şekilde temsil edeceğinizi düşünüyorum sizi de bu yüzden seçtim zaten.”

Emirhana döndüm.

“Eklemek istediğin bir şey var mı?”

“Yalnız gelecekmiş sanırım bize öyle söyledi o yüzden fazla yanlız hissetirmeyelim ona kendini.”

Bana döndü

“Başka diyecek bir şeyim yok.”

“Güzel. Sorusu olan yoksa dağılabiliriz.”

Bir süre bekledik sorusu olan var mı diye. Kimseden çıkmayınca

“Toplantı bitmiştir iyi çalışmalar.” dedim ve çıktım salondan.

Asansöye ilerledim 6. kata çıkıp yine merdivenlerler ile odama çıktım. Sıcacık bir duş alıp temizlendikten sonra kıyafetlerimi giydim. Siyah bir kumaş pantolon ve beyaz üst seçtim. Kemerimi belime bağladım. Aynada kendimi kontrol ettikten sonra sevdiğim parfümlerden birini seçip saçımı kuruttum. Yalan yok biraz heyecanlıydım. Olmazsa olmaz bir teklif değildi tabiki ama güzel bir fırsat gibime gelmişti. Yemeğe gidecek altı kişi arabalara atlayıp şirketin restoranına gittik. Bize ayırtılan masayı gösterdiler. Etrafta başka kimse yoktu doğal olarak. Ayda bir kere şirketin sorunlarını konuşmak için toplandığımızda ya da bugünkü gibi misafirimiz olduğunda restoranı bir iki saatliğine kapattırıp etrafta bizi dinleyecek kimsenin olmadığından emin olurduk. Şirketteki bir problemin dışarı taşması benim için ölüm ile aynı şeydi. Hangi bilgiyi kimin neye kullanacağını asla kestiremezdiniz bu sektörde. Güvendiğiniz birilerini bulmak her zaman en büyük önceliktir.

Emirhan ayağa kalkıp gelen konuğunu bizle tanıştırdı. Ayağa kalkıp elini sıktım.

“Hoşgeldiniz Ertan Bey.”

“Hoşbuldum Çiğdem Hanım.”

Yerini işaret ederek “Oturun lütfen.” dedim. Ertan Bey oturunca diğer ekip arkadaşlarım da ellerini sıktı kendilerini tanıtarak. Siparişler alındı ara sıcaklar masaya geldi. Sohbet başladı. Benim aklım bir yandan da Taner deyidi. O gün yaptığımız telefon konuşmasından sonra nasıl gittiğini sormak için iki kere daha aramıştım. Şöförün onu aldığından emin olmak için mesaj atmıştım arabadayken. Şu an içerde hazırlanıyor olmalıyıd. Şöförüm Bahri Bey arabada ses egzersizi yaptığından bahsetmişti bana. “Arabada bağırıp durdu.” diye ifade etmişti bu durumu. Neyseki çok uzun sürmemiş miş ki yola odaklanabilmiş.

Ertan Bey biraz göbekli yüzü yaşlı ama tıraşı temiz biriydi. Yemekten ve şaraptan çok anlamıyordu sanırım. Bizim Türk müteahhitlere benzettim onu. İş konuşmadan önce havadan sudan konuştuk. Yol nasıldı? Trafik var mıydı? İşler nasıldı? Aileniz var mıydı? Evli miydim? Çok şükür 16 yıldır işimle evliydim. Sizin eşiniz ne yapıyordu vs. Ana yemekler geldiğinde yavaştan iş konuşmaya başladık. Bizim işimizi araştırdığından ve bir yükselme potansiyeli gördüğünden bahsetti, Almanyada bizimki gibi girişimler varmış ama start up olarak kalmış. Onların cihazları üzerinde çalışmaya başlarsak ikimiz içinde çok iyi olabilirmiş.

“Ertan Bey bahsettiğiniz şeyler çok güzel fakat biz Almanyadaki daha büyük birkaç şirket ile ortaklık kurmaya çalışıyoruz şu an. Ayrıca sizin Almanya'daki pazar payınız çok yüksek değil. Sizi tercih etmemizin özel bir nedeni var mı sizce?”

Duruşunu düzeltti ve konuşmaya başladı.

“Aslına bakarsanız haklısınız. Sizin gibi büyük bir şirket değiliz ve yaptığımız araçlar belli o yüzden market değerimiz de sizinki kadar yüksek değil.”

Şarabımdan bir yudum alıp dinlemeye devam ettim.

“Bu yüzden şirket haklarımdan bir kısmını size devretmeyi düşünüyorum. Sonuçta yapacağımız işin büyük bir kısmı size ait olucak.”

“Nasıl bir paydan bahsediyorsunuz?”

“Yüzde on beş e ne dersiniz?”

Kaşlarımı havaya kaldırıdım. Yüzde on beşi duyunca Emir ve Selin de bana döndü.

“Çok az yüzde elli teklif ediyorum.” dedim şarabımdan bir yudum daha alarak.

Şaşırma sırası Ertana geçmişti.

“Biraz abartmıyor musunuz Çiğdem Hanım?”

“Batmak üzere olan bir şirketin yüzde on beşine sahip olsam ne olucak ki Ertan Bey?”

Kadehimi masama bıraktım

“Dediğiniz gibi şirketinizin gelişime açık hiçbir yönü yok. Bu durumda değerli doktorlarımın ve ARGE çalışanlarımın kısıtlı vaktini yeni projeler üretmek yerine size adamasını sağlamak için bana iyi bir teklif ile gelmeniz gerekiyor.”

“Yüzde otuza ne dersiniz peki?”

Kafamı olumsuz anlamda salladım.

“Yüzde elli. Ortak olacaksak tam olmamız gerekiyor değil mi?”

“Tamam ama eğer bir sene içerisinde bana tam iki katı artış sağlayamazsanız ortaklığımızı bitirmeyi teklif ediyorum.”

“Eğer iki katından daha fazla kazandırırsak yüzdeliği arttırma hakkımız olmasını talep ediyorum.”

“Kabul ediyorum.”

Eline tükürdü ve elini uzattı. Ben de elimi tükürüdüm ve elini sıktım.

“Yüzde elli ve diğer ulaşım ile alakalı tüm masraflardan siz sorumlusunuz. Pazarlama kısmını biz alacağız.”

“Sizinle çalışmak çok eğlenceli olacak Çiğdem Hanım.”

İkimiz de oturduğumuzda Seline yarın için avukartı ayarlamasını söyledim.

“Yarın avukatım ile görüşmeniz için şöförüm sizi otelinizden alacaktır. Asistanım Emirhana haber verebilirsiniz.”

Bu arada saat yedi yi çoktan geçmişti ve tam anlaşmaya varıp etraf durulduğu zaman Taner sahneye çıktı. Kokusu burnuma kadar geliyordu. Bir hafta bile olmamıştı onu görmeyeli ama o kadar özlemiştim ki. Siyah v yaka bir gömlek giymişti ve boynuna bir sürü kolye vardı. Saçları biraz ıslaktı. Emin değilim ama göz pınarlarına çok az makyaj yapmış olabilirdi. L-O-V-E yi söylüyordu. Masadaki birkaç kişi dönüp ne olduğuna baktıktan sonra yemek yemeye ve sohbete devam etti. Ertan masadaki diğerleri ile konuşuyordu. Sevdiği şarkı çıkınca sahneye baktı. Dudakları kenara kıvrıldı. Bana döndü.

“Bu benim en sevdiğim şarkıdır. Sanatçınız çok yetenekli.” dedi.

“Teşekkürler.” dedim kısaca. Bir yandan yemeğimi soğutmamaya çalışıyordum bir yandan da Ertanın şarabı bittikçe geri doldurması için garsona işaret veriyordum. Ağzından ne kadar şey kaçırırsa bizim için o kadar iyiydi.

Akşamın sonuna doğru beraber kalktık. Herkes evine dağıldığına emin olduktan sonra mutfağa gidip güzel bir şarap seçtim. Aşçı Halis abiye iki kişilik bir yemek hazırlamasını rica ettim. Gülümseyip omzuma vurdu. Görevini anlamış bir profesyonel gördüm onda. Güzel bir şarap seçtikten sonra iki tane de kadeh alıp kulise ilerledim. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Kulisin kapısını hafif aralık gördüğümde duraksadım. Aralık kapıdan içeride ne olduğunu izledim. İçeride Taner ile Ertan vardı. Taner sırtını duvara yaslamıştı o yüzden onu çok net göremiyordum. Çok net görebildiğim biri varsa o da Ertan ve ellerinin Tanerin çenesinde olduğuydu. Tanerin makyaj masasına tutunduğunu görebiliyordum. Ertan’dan daha uzun olmasına rağmen karşısında küçücük kalmıştı.

Yanımdan geçen garsonun eline şarabı ve iki kadehi uzatıp

“Bunları masaya götür.” dedim.

Nutkum tutulmuş bir şekilde içeride olanları izliyordum. İçerde ikisi bir şey fısıldaşıyordu ama burdan duyulmuyordu. Taner’in yüzünü yana çevirip adama yanağını döndüğünde yüzünü seçebildim. Yüzündeki sıkıntılı bakışı kapı arasından görebiliyordum. Kapı itip gürültülü bir şekilde içeri girdiğimde gözleri beni bulmuştu. Kaşlarındaki kıvrımdan dudağının titremesine kadar “Kurtar beni burdan” diye yalvarıyordu. Topuklularımla yerdeki halıyı eze eze biricik iş ortağıma ilerledim.

“Ertan Bey?”

Anında bana dönü

“Çiğdem Hanım Merhaba.”

Gömleğindeki bir iki düğme açılmıştı. Saçıda masadakinden bariz bir şekilde daha dağınıktı.

“Sanatçımızı sevmişsiniz bakıyorum.” dedim öfkeden köpürürü bir ses tonuyla. Topuklular ile onunla aynı boya gelmiştim.. Onun dibine kadar girmeme rağmen gözlerimiz aynı hizzadaydı.

“Evet tatlı çocuk.” deyip toplamaya çalışmıştı durumu.

“Kendisi ile tanışmak için bu akşam misafirim olmasını rica ediyordum ben de tam kendisine, belki siz ikna edebilirsiniz?”

Gülümsedim.

“Ailemizden insanları hediye etmiyoruz Ertan.” dedim gayet sert bir şekilde. Sinirden küplere binmiştim belli etmemeye çalışıyordum. “İstersen güzel viskilerimiz var onlardan alabilirsin.” diye ekledim.

“Ah evet tabiki.”

Omzundan tuttum, kulisten dışarı çıkardım.

“Emirhan seni oteline kadar bırakacak.” dedim ona. Kapının önünden geçen bir garsona seslendim

“Beyefendiye çıkışa kadar eşlik edin.” dedim ve kapıyı hemen ardından kapadım.

Taner yerinde donakalmıştı eli bile hala makyaj masasını tutuyordu. Eklemleri bembeyaz olmuştu. Yanımdaki koltuğa atılmış mavi renkli karolu şalı aldım bir iki adım ilerleyip omzuna attım.

“İyi misin?” diye sordum endişeli bir şekilde. “Bir şey yaptı mı sana?”

Gözlerini benden kaçırıp yutkundu. Gözlerini benden hiç kaçırmamıştı. Bir şey demedi.

“Saçına dokunabilir miyim?” dedim.

Kafasını ileri geri salladı. Saçlarını kulağının arkasına attım. Sonra da sevdim saçını. Nefes alışı biraz daha düzelmiş gibiydi.

“Üşüyor musun?”

“Hayır iyiyim…”

Gözlerini kapadı. Kirpiklerinin titrediğini görmek canımı çok yakıyordu. Masayı kavradığı elinin kavradım. Elleri buz gibiydi.

“Gel böyle” ellerinden tutarak onu iki adım ötede demin üstünden şalı aldığım koltuğa oturttum. Kapıyı açıp yorgunluktan bayılmak üzere olan garsonlardan birine papatya çalı getirmesini söyledim. Kapıyı geri kapayıp dizlerine örtmek için bir şey aradım odada. Ter silmek için olan küçük havluları alıp dizine yerleştirdim. Askılıktaki ceketini alıp havlunu üstüne dizlerini bir kat daha sıcak tutması için serdim.

“Daha iyi misin?”

“İyiyim teşekkür ederim.”

Titremesi belirgin bir şekilde geçmişti. Yüzünün rengi geri gelmişti.

“Tam zamanında geldin.” dedi bana.

“Sana ne yaptı?”

“Çiğdem cidden önemli değil ben sanatçıyım başıma hep böyle şeyler geliyor.”

“Sen benim arkadaşımsın.”

Bu sefer arkadaşım olduğunu söylediğim için canının yanma sırası ondaydı sanırım. Sakinleşmeye çalışan kalbi yine ritmini bozdu.

“Kimse benim arkadaşıma böyle bir şey yapmaz Taner. Bir dahakine ağzının ortasına bir tane yumruk sallamayı unutma sakın. Buradaki herkes bizim dostumuz sadece bağırsan bile herkes odaya dolar.”

Ellerini tutup yanağını okşadım. Ne ara elim yanağına gitmişti ne ara sağ gözünün altını süpürmeye başlamıştı bilmiyorum. Yanağını okşamayı bırakıp saçını sevdim. İyi hissettiğinden emin olmak istedim.

“Bana otele onunla gelmemi istediğini söyledi.”

Gözlerimi kapadım ve sinirle burnumdan soludum.

“Gerzek” diye küfür ettim. “Özür dilerim bunu yaşadığın için.”

Ellerini öptüm. Çoktan koltukta yanına çökmüştüm.

“Sende otursana yerde oturma.”

Ellerinini bırakmadan makyaj masasının sandalyesini çektim altıma. O sırada papatya çayı geldi. Kapıyı açıp garson çocuğun elinden aldığım kupayı Taner'in eline verdim.

“Ellerin ısınsın.” dedim ve kapıyı kapattım. Ayağa kalkınca aklıma adama Emirhan sizi bırakacak dediğim gelmişti.

“Taner çok üzgünüm iki dakika birini aramalıyım.”

Emrihan’ı aradım adamı otele bırakıp bırakmadığını sordum. Yolda olduklarını söyledi.

“Yarın sorarsa onu alamayacağımızı söyle. Avukatın ofisi dışında bir yerde buluşalım daha fazla işlerimizin içine girmesini istemiyorum o ibnenin.”

“Tamamdır.” telefonu kapadı sonra.

Tanere geri döndüm. Çay içini ısıtmış olmalıydı daha iyi gözüküyordu.

“İyi geldi mi diye sordum.” çocuk gibi gülümsedi.

“Evet çok güzel tatsana.” diyerek bana uzattı kupayı. Gülümseyerek bardak elindeyken bir iki yudum aldım. Başparmağımı onaylar işareti yaptım. O da gülümsedi.

“Taner cidden çok özür dilerim. Bu günün güzel geçmesi gerekiyordu bize yemek hazırlatmıştım.”

Yüz hatları yumuşadı bir anda. Beş dakika önce olanlar yaşanmamış gibi bakıyordu bana şimdi. Cidden mesleki bir deformasyon olabileceğini düşündüm ve dünyam başıma yıkıldı o an. Buna kaç kere daha sessiz kalmak zorunda olabileceğini düşündüm sadece. Yüzümdeki gülümseme sarsıntıdan dolayı yıkılan bir bina gibi çöktü. O ise hevesli bir şekilde

“Yemek mi? Bize…”

demişti.

“Evet yemek ama istemiyorsan sorun değil ”

“İstiyorum bu akşam gerginlikten hiçbir şey yemedim.”

Birazcık daha gülümsedim.

“İyi o zaman gel gidelim.” dedim elinden tutup ayağa kaldırdım. Kulisten çıkıp onu kocaman restoranın ortasındaki iki kişilik küçük masaya götürdüm. Gereksiz ışıklar kapatılmıştı ve sandalyeler ters çevrilmişti. Sahne ışıkları kapalıydı bardaki ışıklar ve bizim oturacağımı yerdeki ışık dışında her yer kapkaranlıktı. Sandalyemi çekip oturmamı bekledi. Ben oturunca o da kendi sandalyesini çekip önündeki yemek dünyanın en lezziz şeyiymiş gibi bakmaya başladı. Önce sezar salatanın üstündeki garip krokan gibi olan süsü yedi. Ondan sonra çatal bıçak ile ızgara tavukları yemeyi başladı.

“Bu kadar aç olduğunu bilseydim birkaç şey daha hazırlatırdım aşçıya.”

Kapanışı yapmak için bekleyen bir kişi dışında kimse olmadığı için tirbüşon ile şarabı Taner açtı. Önce benimkini sonra kendininkini doldurdu. Sohbet ede ede yemeğimizi yedik. Çıkarken Taner hala aç olduğunu söylediği için güzel bir akşam dönercisine gittik. Orda hesabı ödemek için kavga ettik. Taner beni buraya kendisinin getirdiğini o yüzden hesabı onun ödemesi gerektiğini söylerken ben de onun benim misafirim olduğunu buna izin vermeyeceğimi söyledim. En sonunda dönerci abi bize ayran da vererek yemekleri kendisinin ısmarladığını söyledi. Sanki en başından beri planımız buymuş gibi aşırı sevindik ve abiye çok teşekkür ettik. Evet milyonluk şirketiniz de olsa dönerci abinin sizi çok sevip döner ısmarlaması hoşunuza gidiyordu. Oradan da çıktığımızda saat on ikiye gelmek üzereydi çoktan.

“Taner benim evim çok yakında istiyorsan bu gece bende kal.”

“Seve seve.”

Şirketin üst katına oda yapılmadan önce kaldığım eve gittik. Apartman dairesi gibi bir yerdi. Anahtarın hala bende olması bir mucizeydi. Evin yolunda Taner bana internetteki Allah diyen tirbüşon videosunu görüp görmediğimi sormuştu. Ben hayır deyince hevesle videoyu internette aratmış ve çıka videoyu bana göstermişti. Ne diyeceğimi bilemediğim için bön bön yüzüne baktım. O ise dünyanın en komik şeyi bu kollarını havaya kaldıran türbişonmuş gibi güldüğü için onun eğlencesine eşlik etmiştim. Merdivenlerden çıkarken aylardır uğramadığım evime geldiğimi gece yarısı boğuluyormuş gibi çıkardığımız gülme seslerinden dolayı tüm komşularım anlamıştı. Bu gürültü yeterli değilmiş gibi döner merdivenden çıkmaya çalışırken düşüp merdivenlere kapaklanmıştım. Taner yardım etmeye çalışırken o da benim ile beraber düşmüştü. Halimize kahkahalarla gülüp onun bana komşuları hatırlatması ile ayağa kalkmaya çalışmıştık. Son iki katı birbirimizi merdivenlerde sürükleyerek çıkmıştık. Sonunda apartman numaramın yazılı olduğu evime geldiğimde anahtarı cebimden çıkarıp deliğe sokmaya çalışmıştım. Tabiki demin merdivenlere kapaklanmamla aynı sebepten dolayı başaramamıştım. Taner arkamdan bana yaklaşıp ne yaptığımı anlamaya çalışmıştı. Sırtımda onu hissedince ister istemez irkilmiştim. Daha da yaklaşıp ellerimi tutarak bana yardım etmişti. Anahtar kilide girince aynı anda ensemde onun nefesini hissetim. Hiçbir şey demeden anahtarı üç kere çevirip kapıyı açtım.

“Ayakkabılarını çıkar içeriye al.” dedim ona. Anahtarı rastgele bir yere fırlatıp ayakkabımı çıkardım. O da önce paltosunu sonra ayakkabısını çıkarıp içeriye geçti. Ben odama doğru yönelirken o anahtarı alıp kapıyı geri kitledi. Üstteki sürgüyü de çekip anahtarı kapının üstünde bırakarak yanıma geldi. Aynanın önünde kendi yansımama bakıyordum. Zaten az yaptığım makyajımın çoğu uçmuştu. Sürdüğüm ruj dudaklarımdan biraz taşmıştı. Elim ile onu düzeltmeye çalışırken Taner içeri girdi. Beni aynanın karşısında görünce arkamdan yaklaşıp belime sarıldı. Aynadan beni izliyordu. Bu çocuk bana bakıyorken başka yere bakmak imkansızdı. Beş kilometre öteden beni fark etse yine döner ona bakardım. Bana sarılmış çenesini omzuma koymuştu. Baygın gözlerini dalgalı dağınık saçları örtüyordu. Sadece gözler bile uyumak üzere olan bir bebeğe benziyordu. Burnunu saçlarıma sürttü, daha sıkı sarılıp saçlarımı kokladı. Zaten kapanmak üzere olan gözleri kapandı. Bir şeyler mırıldanmaya başladı. Ona döndüm

“Bir şey mi oldu?”

Kalbimin deli gibi attığını söylemeye bile gerek yoktu sanırım. Daha sesli mırıldanmaya başladı.

“24 hours in the tub, 24 hours of your though”

Hangi şarkıyı mırıldandığını bilmiyordum. Tek bildiğim beynimdeki mutluluk saçan tüm hormonların birbirlerini valse kaldırmış olmasaydı. Mırıldanmayı bırakınca gözlerini tekrar açıp eski bebek halin aldı. Burnu saçlarımda olduğu için sadece gözleri gözüküyor, buna rağmen aşırı çekici gözüküyordu.

“Uyumak istiyorum.” demişti fısıldar gibi. Şarkı sözünün devamı gibi…

“Tamam geç uyu.” demiştim ona yatağı işaret ederek.

“Seninle uyumak istiyorum.”

“Neden bir sadece arkadaş değil miydik?”

Anında beni kendine çevirip ayna ile arasına aldı. Bunu o kadar hızlı yapmıştı ki o gün taksicilerin onu rahatça dövebileceğini düşündüğüm anki aptallığımı fark ettim. Alınını alınıma dayadı ve gözlerimin içine baktı. Ordan bakınca benim ruhum görülüyor muydu bilmiyorum ama ben gözlerinin ardından onunkini net bir şekilde görebiliyordum. Tek kaşını kalkıp dudaklarının kenarını kıvırdı. Yüzüme dalga geçer gibi, “Arkadaş mı emin misin?” der gibi baktı. Yutkundum, gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Yüzünü biraz daha yaklaştırdı bana ve bu sefer burunlarımız birbirine değdi.

“Şu şaka…” dedi fısıldayarak. Ağzı şarap kokuyordu.

“...çok canımızı sıkmıyor mu sence hm?” diyerek burnunu yüzüme sürttü. Burdan geri dönüş olmayacağını biliyordum. Şu an onu ittirsem bile yarın sabah kalktığımda canım arkadaşım oyununu oynamaya devam edemeyecektim. Bu çocuk benim sabrımı çok zorluyordu ve anlaşılan onun da sabrının son demlerine gelmiştik. Kalbimin atışını boğazımda hissediyordum ama duyduğum ses benim kalbime değil onunkine aitti. O kadar yakınımda duruyordu ki göğsünde atan kalbinin sesi kulaklarıma doluyordu. Sessiz kaldım. Gözlerine bakmaya devam ettim. Ne olacaksa olsun istedim o an. Hayatım mahvolacaksa olsun bu zamana kadar uğraştığım her şey elimden kayıp gidecekse gitsin istedim ama kılımı bile kıpırdatmaya cesaret edemedim. Benim cesaret edemediğim şeye o yeltendi ve tedirgin bir şekilde yanağımdan öptü. Bıraktığı kısacık ıslak öpücüğün ardından geri çekildi. Ben ona uzanıp yanağı ile dudağı arasında bir yeri öptüm. Geri çekilip ona baktığımda ikimizde ne istediğimizi biliyorduk ama ikimiz de birbirimizin de onu isteyip istemediğinden emin olamıyorduk. Onu öpmemden cesaret alarak dudaklarını dudaklarıma kadar getirip sürtmekle yetindi sadece. Gözlerimi kapadım. Geri çekilip bana baktığında gözlerimi açtım. başımı onaylar anlamda yukarı aşşağı salladım. Dudaklarını dudaklarıma hızla kitleyip öptü beni.

Onu ilk gördüğümde aldığım nefesi bu zamana kadar içimde tutmuş ve şimdi veriyormuş gibi hissetim. Öpüşmeye devam ederken dili ile dudağımı ıslattı. Ellerimi sırtına çıkardım aynı anda aynaya yaslı duran ellerini belime yerleştirdi. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik. Bir daha asla böyle hissedemeyeceğimi kimle öpüşürsem öpüşeyim kiminle sevişirsem sevişeyim karşımdaki afetin yarısı kadar bile keyif almayacağımı biliyordum artık. Artık her şeyin sona erdiğini, Nuh’un gemisinin battığını biliyordum.

Allahım çok şükür yeter ya sonunda öpüştü bebeklerim benim.
End of chapter

The next chapter is locked

Open chapter 11 for 5 coins in the app and carry on where you left off.

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.