Sırt çantası almam bile saçmalıktı aslında. Sadece Oğuz’la prova almak için biraz fazla hazırlanmış hissediyordum. Tüm o karmaşık notalar, sözler, sıralamalar, dizilişler... Bunlarla benim ilgileniyor olmam zaten saçmaydı. Çaldığım enstrüman, yapısı gereği, harekete çok müsait değildi bir kere. Tüm uzuvlarımla vuruyor olmam, kalkıp da etrafta gezinebileceğim anlamına gelmiyordu. Zaten gezinsem bile kör de değildim, herhalde önüme çıkacak bir gitaristi fark edip geri kaçabilirdim. Sahnede çarpışma ihtimalimiz yüzde kaçtı ki?
“Ah!” Göğsüme çarpan ve acıyla iki büklüm olmama sebep olanın kim olduğuna bakmak için başımı kaldırırken karmanın beni ne kadar hızlı bulabildiğine şaşırmadan edemedim. Sadece aklımdan geçirdiğim bir kınama bile nasıl olup da saniyeler içerisinde beni tekrar bulabiliyordu?
Yere düşmüş kızla göz göze geldim. Omuzlarına düşen hacimli ve dalgalı saçları vardı, perçemleri yüzünü görmemi engellemek istercesine önüne düşmüştü. Ellerinde sıkı sıkı tuttuğu beyaz patenlerin iki yana savruluşuna şaşkınlıkla bakarken bir yandan da alnını ovalıyordu. “Kusura bakmayın.” Diyiverdim. Önüne bakmayan hangimizdi, bilmiyordum ama en azından centilmenlik yapıp özür dilemem gerektiğini bilecek kadar olgundum.
Kız başını kaldırdığında koyu kahve gözleri benimkileri buldu. Uzattığım elimi tutmayı reddetmiş, doğrulmak için dizlerinin üstüne dönmüştü. Ona zarar verip vermediğimi merak ettim. Tam eğilecekken yine tahminlerimi boşa çıkararak ve emekleyerek savrulmuş patenlerini almak için çabucak uzanmıştı. “Özür dilerim, önüme bakmıyordum, iyi misiniz?” Patenleriyle beraber kalktıktan sonra elimi refleksel olarak götürdüğüm karnıma baktık aynı anda. Çekingen bir tavırla kaldırdığım anda yeşil tişörtümün kırmızı bir çizgiyle tekrar desen oluşturmasına karşın kız, adeta kendinden geçti. "Olamaz. Çok çok özür dilerim! Benim yüzümden oldu. Bağcıklarımı kontrol ediyordum, bıçakları dışarı bakıyordu, ne aptalım! Çok derin mi? Çok acıyor mu?"
Çantasını alel acele karıştırmak için az önce düştüğü yere bu sefer kendisini tamamen bıraktığında fırsattan istifade tişörtümü hafifçe kaldırıp baktım. Zaten tişörtümde olduğunu sandığım o kırmızı çizgi, direkt olarak tenime aitmiş. İki parça halinde kaldırdığım tişörtün altındaki yaraya bakınırken patenlerden birisini renklendirmiş kanımı görerek az da olsa paniklemiştim fakat karşımdaki kız, neredeyse ağlamak üzereyken bunu yansıtmama taraftarıydım. Dikiş atılması gerekecek kadar yoğun da kanamıyordu zaten, gerçekten endişe edilecek bir şey yoktu.
"Önemli değil. Derin görünmüyor." Dedim sakince. Yüzümde, acı da olsa bir gülümseme vardı. Elimi kıza uzattığım anda avcuma konulmuş tomarla peçeteye karşı şaşırdım. Gözlerim yine onun koyu kahvelerine denk geldiğinde çoktan dolmuş gözlerine karşılık yüz ifadesini koruyabiliyordu. "Bunlar..."
"Çok özür dilerim." Diye yineledi. "Gerçekten çok üzgünüm! Önüme bakmalıydım ama bakmıyordum..." dudaklarından kopan hıçkırık, karnım üzerinde hissettiğim acıyı tamamen unutmama sebep oldu.
Elimdeki peçeteleri karnımdaki ufak yaraya bastırırken elimi omzuna koydum. "Sorun yok. İyiyim ben. Zaten ben de önüme bakmıyordum. Bu kadar üzülme. Ciddi bir şey bile yok."
Elinin tersiyle göz yaşlarını çabucak silerken toparlanmaya çalıştı. "Umarım iyisinizdir." Tekrar yüzüme bakarken duraksamış, gözlerini kısarak beni daha dikkatli incelemişti. "Yanılıyor olabilirim ama acaba siz Tekin Anadolu Lisesine yeni kaydolmuş olabilir misiniz?"
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. "Nereden bildiniz?" Sınıf arkadaşlarımdan birisi olsa tanıyabileceğime adım kadar emindim. Hiçbir şekilde tanımasam bile sesi tanıdık gelirdi emimim.
Elini dost canlısı bir şekilde uzattı. Az önceki halinden eser kalmamıştı. "İsmim Aslı. Memnun oldum."
Ona ve eline anlamaz gözlerle bakarken ben de tedirgin bir şekilde peçeteleri tutan elimi değiştirdim ve kibar elini sıktım. "Ben de memnun oldum. Arslan bu arada ben."
"Biliyorum canım, tüm okul bununla çalkalanıyor zaten! Aynısı geçen sene de olmuş gerçi ama bizim için yeni tabi!" Kıkırdayarak çantasını tekrar sırtına attı. "Kursa geç kalıyorum ama sonra yine konuşuruz, olur mu? 9/B'deyim ben."
"10/C." Gülümsedim ama o benim kadar mutlu olmuş gibi görünmüyordu. Yüzündeki şaşkınlıkla süslenmiş acıma duygusu rahatlıkla seçiliyordu.
"Seni C'ye mi aldılar?" Az önceki gür sesi içine kaçmış, aldatıldığını öğrenmiş gibiydi.
"Neden bu kadar şaşırdın ki? C'ye alınmam bir şey mi ifade ediyor?"
Kız omuz silkti. "Temsilcilerinin bile okula gelmediğini duymuştum. Temsilcisi olmayan bir sınıfın nakil öğrenci isteyebileceğini bilmiyordum sadece." İç geçirdi. "Neyse, zaten çok da biliyor değilim. Okulda görüşürüz o zaman!" Parmağını sol kolundaki dijital saate vurdu. "Hocam beni mahvedecek! Umarım yaran çabuk iyileşir. Bir şey olursa beni bulacağın yeri biliyorsun. Tekrar çok özür dilerim!" Cevap vermemi beklemeden koşturmaya başladığında arkasından bakakaldım. 9. Sınıfları iki günde hiç görmediğime emindim. Okulda da kendime ait hiçbir dedikoduya denk gelmemiştim. Temsilci de neydi ayrıca? Okula gelmeyince o sınıfa yeni öğrenci mi girmiyordu? Ne büyük saçmalık!
Söyledikleri o kadar kafamı karıştırdı ki ne zaman kursa girdiğimi, ne zaman merdivenleri inip baterinin başına gittiğimi bile fark edememiştim. Oğuz gitarını hafif hafif çalarken yanıma gelip zillerimden birisine eliyle vurdu. "Ne bu dalgınlık? Hiç değilse selamımı alabilirdin, değil mi?"
İç geçirdim. Selam verdiğini ne fark etmiş ne de duymuştum. Aslında onun burada olduğunu bile fark etmemiştim. Fark edilmeyecek kadar silik biri ya da ufak tefek bir yapısı olduğundan değildi bu. Dediği gibi, dalgındım sanırım. "Okuldakiler hakkımda konuşuyormuş, diye duydum."
Oğuz omuz silkip gitarına döndü tekrar. "Ben de bir şey oldu sandım. Okuldan gizli nefes bile alamazsın. Ya hakkında iğrenç bir dedikodu çıkarırlar ya da gerçeği görmen için her kelimelerini kullanırlar. Hayatımda hiç bu kadar yoğun bir haber ağı görmemiştim."
Yırtık tişörtümün altından kabuk bağlamaya çalışan yarama baktım. Çok sızlamıyordu ama acısı da zihnimde tazeydi. Oğuz fark etmiş gibi değildi, belki de o kadar belirgin bile değildi. "9. Sınıflarda bir kız söyledi."
"Hangi sınıftaymış? C sınıfındaysa bilirim." Oğuz yine dikkatini bana çevirdi. Yüzündeki meraklı ve sakin havaya karşı şaşkındım. Okuldaki halinden eser kalmamıştı. Sanki sakinlik perisi gelmiş de asasını burnunun ucuna dokundurmuş gibi, bir anda gelen bir sakinlikti. Yüzüne o kadar uzun süre boş baktım ki "sınıfını bilmiyor musun?" Diye tekrar sormak zorunda kaldı.
Başımı arkamdaki pencereye çevirdim. "C'de değil. Ayrıca neden sadece C'dekileri tanıyasın ki? Diğerleri insan değil mi?"
Sorularımın her biri görmezden gelindi. "Hangi sınıftaymış peki?"
"B'deymiş. Patenleri falan vardı. Kursa gidiyormuş o da." Ne kadar da aktif bir okul, diye geçirdim içimden. Oğuz zaten, kolundaki büyük dövmeler ve kaşındaki o tek piercinglerle bile 'ben sanatın ta kendisiyim' ya da 'gördüğünde olabildiğince kaçman gereken kötü çocuğum' izlenimi verirken ona içimi çok da rahat açamıyordum.
"Ah, sen Narin'i diyorsun." Oğuz'un kıkırtısıyla ona döndüm. İsmine Aslı dememiş miydi? Narin de nereden çıkmıştı şimdi? Karıştırmış olmalıydı. "9/B'nin temsilcisi olduğunu duymuştum. Çok başarılı bir kız. İl birincilikleri varmış."
"İsmimin Aslı olduğunu söylemişti ama." Elimi saçlarıma attım. Narin ve Aslı kelimelerimi karıştırmayacağıma emindim. "Belki de tanımıyorsundur."
"Olabilir." Oğuz da benim gibi üstelemedi. "Başlayalım mı?"
Başımla onayladım onu. Dosyayı açıp birkaç şarkıya bakarken o, çoktan kendi içinde bir şeyler çalmaya başlamıştı. Bu seferlik ona ayak uydurabileceğimi düşündüm. Zaten şu an burada olma sebebim onunla uyum sağlamaya alışmak değil miydi?
Çok yavaş bir ritimle, melankolik müziğin en zirvesini çaldığımızı hissederken bir yandan da aklımda Ahmet'in söyledikleri vardı. Ona hak verdiğim noktalar olsa da bu gizemli tavırları hoşuma gitmiyordu. Her şeyi açıkça söyleyemeyecek kadar neden kaçtığını merak ediyordum.
Derin bir nefes alıp zile vurdum. Oğuz'un mırıltı misali gezinen ses tonunun yerini gür bir ton aldığında, uyuduğum rüyadan uyanmış gibi hissetmiştim. Omzuna asılı klasik gitarını çalarak volta atıyorken bir yandan da sesini en yüksek tonda kullanmaya çalışıyor olmasını ilk defa garip karşılıyordum.
"Kalbinden nefreti, aklından geçmişi, sırtımdan o yükleri al bu gece. Ölsem de gitsem. Kalmak ne zor, ah. Hiçbir şey bilmeden ölsem, ölsem..."
"Pek melankoliksin. Hiç tipine uymuyor." Dik duruşumu bir kenara bırakmış, sanki evde kitap okuyor gibi düşürmüştüm omuzlarımı. Kamburumun çıktığına da neredeyse emindim ama umrumda bile değildi. Bateri çalmaya başladığım ilk zamanlarda çaldığım şarkıları anımsatan bu mıymıntı tonlara karşı sıkıntım gitgide büyüyordu. Ben rock seviyordum, bu yüzden bu kadar davulla beraberdim!
"Öyle mi?" Cevap vermesi o kadar uzun sürdü ki neden bahsettiğimizi hatırlamaya çalıştım. Gülerek gitarını omzundan indirdiğinde gerçekten kendisini iyi biriymiş gibi sunmaya çalışmasını iyice garipsemiştim. Pencereden dışarı bakarken yüzünü buruşturdu. "Ah, Rauf'un babası geliyor. Şimdi Ahmet'i nasıl öveceğini dinlemek zorundayım."
"Nereden-" sorumu tamamlayamadan kapının açılmasıyla boğazıma dizilen kelimeleri yutmaya karar verdim. Yaşlıca fakat genç bir giyim tarzına sahip adamın güleç yüzüne bakmak insanı huzura boğardı adeta. Yüzündeki tanıdıklığın nereden geldiğini kestirememiştim. Belki de kursa geldiğim zamanlarda onu birkaç kez görmüş ama hiç konuşmamıştım, kim bilir?
"Ooo, Oğuz efendi! Yıllar oldu sanki!" İkisinin birbirine sarılışını izlerken sessizce iç geçirdim. Buradaki herkesin birbirini tanıyıp tanımadığını merak ediyordum. Gerçi böylesi iyi bir sesin sahibini kursumda ağırlamaktan ben de onur duyabilirdim. Yaşadığımız şehir de büyük değildi, herkesin herkesi tanıması mümkündü. "Diğer yarın nerede bakalım?"
Diğer yarısı mı? İkizi falan mı vardı? Eğer öyleyse sınıfta kesin görmez miydim? Başka okullara da gitmiyorlardır herhalde, değil mi? "Bilmiyorum ki Çetin Amca." Oğuz omuz silkti ama gülümsemeye devam ediyordu. İlk baştaki o içtenliği kalmamış gibiydi.
Adam dertle iç geçirdi. "Ah ah..." isminin Çetin olduğunu öğrendiğim adamın bakışları yavaş yavaş bana kaydığında hafifçe gülümsedim. Soğuk bir kişiliğim olduğunu düşünmesini istemiyordum ne de olsa. "Sen de Arslan olmalısın. Oğlum senden çok bahsetti, yeni gelmişsin." Yüzümdeki boş ifadeyi görünce açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı. "Emre'den bahsediyorum. Neyseki hiç susmayan bir oğlum var da okulda ne olup bittiğinden kendim gitmişim gibi haberim oluyor."
Kaşlarım çatıldı, sorgular bir edayla yaşlı adama bakarken Oğuz araya hem fiziksek hem de sözel olarak girdi, tekrar omzuna astığı gitarına yarı sarılır haldeyken. "Rauf'tan bahsediyor. Rauf Emre, onun tam adı ama okulda hep Rauf diye seslendiğimizden hatrında kalmamış olmalı."
"Ah, öyle mi?" Başımı yana eğip yine eski tebessümümü takınmaya çalışırken ayaklandım. "Çok yeniyim daha. Zamanla..." Oğuz'a baktığımda gözleriyle beni onayladı. "Zamanla alışacağıma eminim."
"Emre'yi evde de çok kullanmıyorlar zaten. Benim dışımda ona Emre diyen yoktur." Yüzündeki duygu durumunun değiştiğini açıkça anlasam da henüz tam bir yorumda bulunmak bana zor geliyordu. "Ahmet'i uzun zamandır görmüyorum, iyi mi peki? En azından haber alıyorsunuzdur."
"Ahmet?..." sorgular bir edayla tekrar Oğuz'a dönerken yüzünde en ufak bir tereddüt belirmeden hızlı hızlı kelimeleri döküşünü izledim.
"Biliyorsunuz işte. Sağlık sorunlarıyla çırpınıp duruyor. Onu ben de görmeyi çok isterdim ama yataktan bile çıkamıyormuş artık, çok ilerlemiş." Öyle mi olmuş? Okulda Ahmet'ten bahsetmiyorlardı belki de.
"Sizi ayrı düşünmek imkansız geliyor. Benden duymuş olma, oğlum ama..." Odağı bana döndüğünde bagetlerimi arka ceplerime sokuşturup Oğuz'un yanına varmıştım çoktan. Bu sohbetin tek bir kelimesini bile kaçıramazdım. "Ahmet'e çok kez ders vermesi için teklifte bulundum. Bu zamanlarda doğru dürüst şan dersi veren kimse yok. Sağlığını toparlarsa bu teklifimi gözden geçirebileceğini söyledi. Buraya piyano için ara ara gelirdi ama kursun her etkinliğinde çaldırırlardı, görürdüm. Çocuklarla beraber sırf onlar istiyor diye yabancı şarkıları söylediğini bile görmüştüm. Dünyaya öylesi zor gelir. Bu cevherin erken göçmesini kaldıramıyorum."
"Göçmek?" Şok olmuştum. Okuldakş Ahmet'ten bahsettiğine şüphe yoktu fakat söylenenleri tam olarak onun kişiliğine oturtamıyordum. Peki tanıştığım Ahmet kimdi o zaman?
"Gömdünüz hemen siz de." Oğuz şakaya vursa da adamın kırışıklarla yazılmış gözlerinin ardında derin bir hüzün vardı. Sanki o gerçekten gömmüş gibiydi.
"Öyle deme, oğlum. Bir yıldır görmüyorum neredeyse. Emre de hiç görmüyormuş."
Sorgulayan bakışlarımı Oğuz'a çevirsem de Oğuz'un bana bakmaya pek de niyeti yok gibi görünüyordu. Daha bu öğleden sonra yanımda keman çalmış oğlanın iyi olduğunu söylemek geçti içimden ama Oğuz rahat durmamış, yine lafı sonlandıracak, bana anlamsız gelen bir şey söyleyivermişti.
"Onu... uzun zamandır ben de görmedim. Umarım toparlanır. Elimizden bir şey gelmemesi ne acı..."
Adam iç geçirirken kendi öz oğlunun hastalığını dinlercesine kederlenmişti. "Eğer onu görürseniz selamımı söyleyin. Barınak konserinize katılacak mı peki? Belki orada görüşürüz."
Oğuz, sanki kendisine yöneltilen bu soru, nefes alıp verme sıklığını sormak kadar saçmaymış gibi omuzlarını kaldırıp gözlerini tavana dikerken yüzünde kendini beğenmiş bir sırıtış belirmişti. "Sahnede ölmek isteyen birisini hangi serum bağlar ki yatağa? Geleceğini umuyorum."
Adam parmağını şıklatıp beklediği şeyin bu olduğunu ima ediyorcasına işaret parmağını sallamaya devam ederken kapıya yöneldi. "O konsere kesinlikle geleceğim. Umarım ölümüne şahit olmam."
"Ona çok yüklenmeyiz." Oğuz arkasından el sallarken çoktan kapıyı çekip çıkmış adamın arkasından bakakaldım.
"20 şarkının 15 tanesinde asli görevli olduğunu düşünürsek gerçekten hiç yüklenmiyoruz(!)" Cebime sokuşturduğum bagetlerimi tekrar çıkarırken uslu çocuk imajımı bir kenara bırakmıştım.
Oğuz, içinde tuttuğu nefesi bir anda dışarı burakırken "15 şarkıyı söylemeyi becerebileceğini düşünüyorum." Dedi, rahat bir tavırla.
"Beceremez demiyorum, yalancısın diyorum."
"Ufak yalanlar göz çıkarmaz." Gitarına döndüğünde göz devirdim. Saçmalığın daniskasıydı bu yaptığı ama umursamamayı tercih ettim. Ne derse desin konser anında ne olacağını hiçbirimiz tam olarak kestiremezdik zaten.
Baterinin başına geçerken bakışlarımı Oğuz'a çevirdim. "Sizin aranızdaki gerginlik ne peki? Önceden zaten beraber çalıyormuşsunuz, ne değişti? Okulda laf dalaşına girdiğiniz o anlamsız mevzular ne peki? Yoksa Rauf'un gay olduğu da bir yalan mı? Eğer öyleyse tüm bunlar ne alaka?"
"Ne çok soru soruyorsun..." baskıcı bakışlarımın odağı olmaktan rahatsız olarak omuzlarını geriye doğru esnetti, bakışlarını birkaç kez kaçırsa da pek etkili olduğu söylenemezdi. "Neyse ne! Onunla çalmak kadar seni yukarı taşıyabilecek çok az şey var, tamam mı? Herhangi bir yere başvurmadan önce Ahmet Berk'le çalışmaların olduğunu söylemen yetiyordu bir zamanlar. Birkaç videolu kanıt ve bum! Bir müzik şirketi seninle çoktan anlaşma yapmış!"
Ahmet'in bu kadar sayılır biri olmasının altında yatan sebebi kestiremiyordum. Evet, yetenekliydi. Birden fazla enstrümanı çalabiliyordu ve Rauf'un babasının dediklerine bakılacak olursa sesi de oldukça güçlüydü. Yine de Ahmet de bizim gibi sıradan bir lise öğrencisiydi. Ona, müzik sektöründeki bu tanınırlığı neyin sağladığını merak etmek kadar doğal bir şey olamazdı.
"Ah, anlıyorum... bunu basit bir gay ilişkisi olarak yorumlamak benim hatamdı zaten. Diğer yarın falan diyorlar ama hepsi benim yanlış anlamam olmalı(!)" Espri yaptığımı yine baterimle belli ederken göz devirmeyi, duruma duyduğum memnuniyetsizliği de sonuna kadar belli etmekten çekinmiyordum. "Sen onu başarısı yüzünden kıskanıyorsun yani?"
"Onu neden başarısı yüzünden kıskanayım, lan!?" Oğuz'un sakinliğinin deneme süresi dolmuş gibi görünüyordu. Premium için ne kadar bir ödeme isterdi acaba?
Gitarını sırtına doğru itekledikten sonra kavga arıyormuş gibi bedenini bana doğru eğdi. Elleri önünde, saçma sapan jestler için savrulurken gülmemek için tutuyordum kendimi. "Ben ondan daha başarılıyım be! Sen benim gibi bass renkli bir sesi başka kimse bulabilirsin, söylesene!"
"Bir düşüneyim..." zile, sanki vermem gereken cevaba yaklaşmışım gibi küçük küçük ama seri şekilde vurduktan sonra son dokunuşu sert ve dikkat çekici bir sese ayırdım. "Ah, buldum! Bu yaşında Şan öğretmenliği için teklif bile alan Ahmet olabilir mi?"
"Siktir lan!" Gitarını tekrar önüne çekti. "10 karton sigara içmeden erişemez o benim ses rengime. Hoş, içse de erişemez. Zaten o ana kuzusu sigara da içemez!" Parmakları usul usul gitarın tellerinde gezinirken yüzündeki buruk ama bir şekilde mutlu olduğunu hissettirebilecek o tatlı noktadayken bir anda hızlı bir tonda girdi şarkıya. "Orda her kiminleysen, beki sevgilinleysen..."
Göz devirip önüme dönmeden ve kendi kendisine rastgele şarkılarla beni yok saymaya devam eden Oğuz'a yetişmeye çalışmadan önce titreyen telefonuma göz attım.
Ahmet: onunla buluştun mu gerçekten?
-: çok çaresiz olmalısın.
Cevap yazmadan önce Oğuz'un şarkısına ayak uydurmam gerektiğini düşündüm. Beki de ona bir süre yazmazsam düşünmek için zamanımın olabileceğini düşünüyor da olabilirdim. Neticede ona hala kızgındım, akıllanmasını istiyor da sayılabilirdim.
"Bir zamanlar..." şarkıyı bitirip yine kendisine ara vermek amacıyla boş bir sohbet başlatmaya karar verdiğini anladığımda Ahmet'e dönmem gerektiğini düşündüm. Hiç değilse o karşımda değildi ve çaresiz olduğumu düşünmesindense onun çaresiz olduğunu düşündürmek isterdim. "..Onun gerçekten etkileyici bir vücudu olduğunu söylesem inanır mıydın?.."
Başımı aşağı yukarı sallarken parmaklarım ekranda geziyor "davetleri son dakika reddetme gibi bir huyum yoktur." Yazmak için varımı yoğumu ortaya koyuyordum. Tam o anda üzerimde beliren gölgeyle gözlerimi kısmış, tepeden beni izleyen Oğuz'a çevirmiştim tekrar odağımı. "Ne var? Arkadaşlarımıza yazmamızın yasak olduğunu bilmiyordum." Telefonu kenara atıp yine o ritmik dalgamı ortaya koyarken Oğuz dertli bir iç daha çekti.
"Ahmet, diyordum." Diye yineledi, sert bir tonda. Artık onu dikkatle dinlemem gerektiğinin son uyarısı gibiydi. "Eskiden kıskanılacak bir vücudu vardı. Şimdiyse bana aptalca acı çektiriyor. Hah! Çok da umrumdaydı onun kilosu. Ne boku varsa yesin! İster iskelet olsun, ister varil..."
"Ahmet'in ağzına keki ciddi anlamda tıkan ben miydim diye bir düşüneyim..." yine o bekleme efektini yaparken geri geri odada giren kapüşonlu çocuk yüzünden dikkatim dağılmış, sırtı tamamen kapıya dönük olan Oğuz'un anlamaz bakışlarına maruz kalmıştım. Zile vuruşlarım ağırlaşırken kaşlarım çatılmıştı. Kim sessizce girmek isterdi ki buraya?
"Çocuk musun lan sen? Sence arkamda biri varmış gibi davranmana inanır mıyım? Eskidi bu şakalar, Arslan bey!" Gitarına geri dönerken kaşları çatılmış, yüzüne ilk defa net bir öfke ifadesi hakimiyet kurmuştu. Oğuz'un arkasından dolaşıp yanıma gelene kadar kendisini belli etmemek konusunda ustaca davranan yabancının Ahmet'ten başkası olmadığını anlamam uzun sürmedi.
"Senin burada-" sözümü yarıda keserek işaret parmağını dudaklarına bastırmış, elindeki dosyayı kucağıma bırakıvermişti. Elimdeki dosyadan ne farkı olduğunu düşünmüştüm. Herkesin kendi dosyası vardı zaten ama neden bir kişinin getirmesini yeterli görmemişti ki?
Oğuz'un gitar sesleri arasından yanıma çökerek oturmuş ve kendisine birkaç beden büyük olduğunu tahmin ettiğim tişörtün yakasının neredeyse karnına kadar açılmasına izin verdi. "Sabahtan beri çalışıyoruz ama bir arpa boy yol gidemedlik. Mucize'yle konuştum da... o da sesini açmak konusunda berbattı. Ada neredeyse konsere gelmeyecekti. İkna etmem çok uzun surdu cidden..."
"Kurtarıcımız geldi, desene." Bateriden espri yaptığımı belli ettiğim o klasik sesi çıkarmadan öncesine kadar takdir edilecek kadar sessizdim.
Oğuz aniden bana dönmüş olsa da gözlerindeki kafası karışmış bakışlar sayesinde hala Ahmet'i göremediğni fark edebiliyordum. "Ne dedin?" Diye sordu ciddiyetle. "Ne zırvaladın da bu kadar komiğine gitti yine?"
Omuz silktim, gözlerim bir an için Ahmet'e doğru kaymış olsa da herhangi bir tepki alamamıştım ikisinden de. Oğuz, sanki nefes alıp vermeyi manuele almış da manuel olarak da sadece bu şekilde nefes almayı biliyormuş gibi derin bir iç geçirdi. Gitarına tekrar parmaklarını yerleştirdikten sonra yalnızca bir iki teli çekişinin ardına Ahmet'in sesini duydum. "Birden ay ışığını kesti. Bir de sen çok değiştin."
Onlara daha ilinci kelimelerinde ağır bir ritimle ayak uydururken Oğuz aniden durduğunda Ahmet de sessizce, neresinde çıkardığını kestiremediğim sandviçini yemeye başlamıştı. Aslına bakılırsa onun, ilk defa bir şeyi kendi rızasıyla yediğini görüyordum. Her şeye rağmen Oğuz'un hala Ahmet'i görememesine şaşırıyordum. Kör falan mıydı? "Nereden anladın onu çalacağımı? Listede yoktu."
Yine omuz silkmeyi tercih ettim. Bu aptallıklarla bu zamana kadar nasıl gelebildiğini merak ediyorum doğrusu. Bateriden, kendi iç sesimle yaptığım bu şakayı taçlandırırken Oğuz'un yaklaşmasıyla nihayet her şeyin açığa kavuşacağını düşünsem de gözleri doğrudan bana bakıyordu. At gözlüğü takmış gibiydi adeta! "Senin bu dengesiz tavırlarınla kimse uğraşamaz, tamam mı? Önünde en belirgininden bir örnek var. Git biraz ders çıkar."
"Benden bahsediyor sanırım." Ahmet, ağzı tıka basa doluyken mırıldansa da yarım saattir kendi kendisine şarkı söyleyen Oğuz'dan daha temiz bir ses çıkarmıştı. Oğuz da ben de net bir şekilde duyabilmiştik onu fakat önem arz eden kısmı at gözlüğü taktığına yüzde yüz emin olduğum Oğuz'du. "Örnek al biraz beni, yeni çocuk. Yoksa seni de günün birinde, en sevdiğin şarkıları en imalı şekilde söyledikleri bir konserlerine davet edip ağlamanı görebilmek için gözlerini bile kırpmazlar."
Ne demek istediğini tam anlamıyla anlamasam da Ahmet'in neden kendisini sınıfa karşı bu kadar soyutladığını az çok çözüyordum. Kendisini gizliyordu çünkü açmanın bedelini en ağır şekilde ödemişti. Ellerini çırparak ayaklanırken Oğuz'un şaşkın bakışlarına karşı dik ve sert durmayı başarabiliyordu. Yerinde olsam binlerce defa kahkahayı basacağıma, kör gözlerine atıf yapa yapa gecesini ona zehir edeceğime adım kadar emindim. Oysa onların arasında yalnızca sert bir atmosfer hakimdi.
"Orada olduğunu bilmiyordum."
Ahmet, Oğuz'un bu savunmasına öyle içten bir kahkahayla gülmüştü ki kurs merkezinin inlediğine neredeyse emin gibiydim. "Bilmiyordun, demek. Öyledir eminim. Hepinizin yalanlarını dinledim, eksik olma. Hiç kalbim kırılmadı doğrusu, neden kırılsın ki zaten? Sanki sizin için hayatımdaki en önemli anlarından vazgeçmişim gibi davranmamalıyım, değil mi? Siz kimsiniz ki? Birkaç aydır tanıdığım, yatağımı, odamı, sessizliği paylaştığım birkaç yabancı!" Kolunu omzuma atıp tüm ağırlığını verdiğinde bile o denli ağır olmadığını düşündüm. "İki aşk şarkısı söyledik diye triplere girdin herhalde. Dedikodulara inanan koca karılar gibisin!"
"Saçmalamayı kes lan, piç! Haberim olsa neden yapayım!? Ben..." Oğuz doğru kelimeyi bulabilecek mi, diye beklemiştik adeta. Bakışları iki yanında geziyor, ipucu arayan dedektifi andırıyordu.
Ahmet daha fazla dayanamadan devam etti. "Ölsem de gitsem. Kalmak ne zor.." ses tonu gitgide artarken şaşkınlıkla baktım ona. Sadece şarkı söylerken bu kadar sesi çıkabildiğini sanıyordum. Şarkı sözü bile olsa tamamen içinden gelen bir istek olduğunu hissetmek tüylerimi diken diken etmişti. "Hiçbir şey bilmeden ölsem, ölsem!" Ciğerlerini sökmek istiyorcasına bağıra bağıra söylediği sözlerin bana pek de tanıdık gelmeyem bir şarkıdan olabileceğini düşündüm. "Aklama hiç vicdanını, çek acını!"
Oğuz ona doğru bir adım attıysa da aklına her ne geldiyse geri çekilip diğer köşeye geçmeyi tercih etti. Az önce söylediği sözleri nihayet bir şarkı misali mırıldanmaya başladığında köşedeki gitarlardan birisini de kucağına çekti. Nihayet ritmiyle beraber söylemeye başladığında müzik olmadan müziği hissettirebilmesine şaşırmıştım. Hem sözleri hem melodisi hem de Ahmet'in söyleyişiyle tüylerim diken diken olmuştu. "Hiçbir şey bilmeden ölsem ölsem..."
"Kes şu çeneni artık!"
Ahmet sussa da gitarını susturmamaya yeminli gibiydi. "Zaten biliyorsundur ama bir de benden duy isterim. Sonra haberim yoktu falan deme."
"Ne var, mezar yeri mi satın aldın?"
"Mezarımın yerini senin gibi bir pisliğe söyleyerek kirletmesine izin vermem." Oğuz, bu sefer de sakinleşmek için derin bir nefes aldığında Ahmet'in yüzünde keyif alan bir sırıtış belirmişti. "İdil var ya, dün akşam İzmir'e gitmiş."
Oğuz'un şaşkın yüzünün beni bu denli mutlu edebileceğini kim tahmin edebilirdi ki? "Ne? Neden gidiyormuş?"
"Bilirsin sanıyordum." Ahmet sırıttı. Bilmediğini bildiğime emin olmama sebep olmuştu. "İdil'e söz verdim. Bilmiyorsan sana ben söyleyemem. Eski sevgilisine laf taşıyan başka bir pislik olmaya niyetim yok."
"Piç..."
Boğazımı temizleyerek araya girmezsem varlığımı unuturlarmış gibş hissediyordum. Zaten bahsettiklerini anlamam da imkansız gibiydi. "Yeni geldim falan ya, İdil kim acaba? Tanımam gererkiyor mu? Gitmiş olmasını sorgulamam gerekiyor mu, Oğuz gibi?"
İkisinden de zıt bir cevap almayı bekliyordum fakat aynı anda almayı planlamıyordum elbette.
"Evet."
"Hayır."
Ahmet yine, Sanki alkol komasına girmiş gibi ondan beklenilmeyecek bir kahkahayı koyuverdiğinde ona döndüm. "Yemez, merak etme. O, benden hoşlanıyor zaten. Değil mi, yeni çocuk? Benim için dünyaları yıkacak birisine benziyorsun."
"İçime hiç su serpmedin, haberin olsun." Oğuz'un keskin bakışları, beni olduğum yerde atomlarıma ayırmak ister gibi bakıyorken gözlerimi kaçırdım. Yoktan yere düşman mı ediniyordum yoksa?
Ahmet göz devirip ayaklanırken streç filme sarılmış bir sandviç uzattı bana da. "Yesene. Acıkmışsınızdır. Sadece iki tane vardı bende." Ceplerini karıştırdı, bulamadı. Başını kaldırıp düşünceli bir tavır takındı. Birkaç saniye sonra buruk bir tebessümle başını eğdi. "Tüh!" Elini karnına koyup saat yönünde ovaladı. "Birini yemiştim, değil mi? Şansına küs, Oğuz."
Oğuz ilk defa bu denli sessiz, bu denli ılımlıydı. Ahmet'in bu kibirli ve sivri tavırlarına karşı ya çok hüzünlü bakıyordu ya da çok tepkisiz kalarak hiç yaşanmamış gibi davranıyordu.
Elimdeki sandviçi bölmek üzereyken Ahmet durdurdu beni. "Bırak. Onun yanında vardır. Uzun süre aç kalamadığı için avm konserlerinin birinde anonsla yemek katından çağırmıştık onu. O yürüyen merdivenleri koşarak indiği anı hala unutmayım. Aptal mıdır, nedir?"
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken bir köşede, sırtı dönük oturmaya karar vermiş Oğuz'a şaşkınkıkla baktım. "İdil de B sınıfındaydı. Oğuz'un favorisi." Ahmet bana ardı ardına bilgiler yağdırırken takip etmeye çalışıyordum. "Gerçi kimin olmaz ki, eşsiz bir vücudu var. Eşsiz vücut dediğinde akla ilk Oğuz gelir, unutma. Bana bile yürüdü, yavşak." Ahmet'in enerjisi yavaş yavaş giderken kolumdan sıkıca tutup kendi göz hizasına kadar çekerek taburemden beni düşürmeye çalıştığını düşündüm. Bu kadar zayıf olmasına rağmen deli bir gücü vardı. "Seni ara ara şarkılardan atıyorduk ama anlamı kalmadı. Sonuna kadar çalabilir misin?"
"Tabi..." hayır demek mümkün müydü ki? "Eve... beraber yürüyelim mi?"
"Ne bu, çıkma teklifi mi?" Alaycı kahkahasının ardından ayağa kalkarken aslında onun can sağlığından endişe ettiğimi rahatça dile getirme fırsatı bulamamıştım. Artık akıl sağlığından da şüphe ediyordum. "Seni de bırakalım mı?"
"Gerek yok." Oğuz, buz gibi bir tonda yanıtladı.
Ahmet, tanıdığım o düşünceli halimin aksine tam bir baş belası gibiydi şimdi. Oğuz ne kadar ılımlıysa o da o kadar çirkef ve sinirliydi. "Gerekse sormayız zaten."
"Siktir git artık."
"Sakın ha!.. Adımı 'gay' diye çıkardıktan sonra kendini kesmeye kalkma. Anasının kuzusu seni..." Ahmet'in bir an için bile tuttuğu kolumu bırakmaması ve hatta gün geçtikçe daha sert bir hal almasına karşılık kemdimi olabildiğince tutmaya çalışıyordum. "Gidelim."
Çekiştirerer beni götürüken eşyalarımı zar zor toparlamıştım. "Yarın okulda görüşürüz, Oğuz!"
Oğuz, sanki ölüm fermanımı imzalamışım gibi neşeyle el sallarken belki de Ahmet'ten kurtardığım için bana minnet edebileceğini düşündüm. "O piçten kurtulursan konuşuruz bunu." Pek imalı, pek sert tonuna rağmen alaycı gülüşünün her şeyi ortaya döktüğünü düşündüm.
Ahmet dışarı çıkar çıkmaz derin bir nefes almış, omzundan düşmek üzere gibi görünen kapüşonlusunu düzeltmeye koyulmuştu. Ela gözleri bir anda beni buldu, baştan aşağı süzerken gerildiğimi hissetmeme sebep oldu. "Ailenin yatılı kalmaya karşı katı kuralları var mı?"
"Sanırım beni gerçekten doğrayacaksın. Ba dam tıs..." Ahmet buna kahkahalarka gülerken kokainin mi yoksa metanfetaminin mi enerji verdiğini hatırlamaya çalıştım. Başka şekilde bu kadar iyiye gitmesi, bir anda her şeyi yoluna koyması mümkün değil gibi geliyordu. Kafayı çektiyse bile bunu nasıl başardığını öğrenmeliydim.
"Hep yapar mısın sen bunu?" Ellerini baget tutar gibi kaldırıp rastgele hayali davullarına vurmaya başladı. "Ba dam tıss" gülüşünde ufak da olsa bir acı gölgesi sezimlesem de bir şey demedim. Ne olacağını kestirmek zordu. "Güzelmiş. Baterist olsam ben de yapardım. Havalı baya."
"Sağ ol..." ceketimin kapüşonunu kafama geçirip soğuğa karşı göğüs gererken Ahmet'in fazlasıyla rahat tavırlarına karşı biraz şaşkındım. Hiç üşümez miydi mesela? Onun da ceketi vardı ama benimkinden saha ince görünüyordu. Altındaki da ne kadar kalın olursa olsun büyüklüğü sebebiyle her an bedeninden kayıp gidebilecekmiş hissi veriyordu.
"Bana da öğretsene. Ufak birkaç numara sadece." Tekrar bana döner dönmez yüzüne ağır bir ciddiyet doldu. "Sandviçini ye artık. Hasta mı olmak istiyorsun?"
"Baba falan mısın sen? Ne bu böyle, özür dilemek için yemek getirip hiçbir şey olmamış gibi davranmalar?" Elimdeki sandviçi havada sallarken Ahmet'in bakışlarını kaçırmasına şaşırmıyordum. Muhtemelen böyle bir dönüş de beklemiyordu benden. "Ne derdin var senin onlarla? Onlarla olan derdinde bile niye ben arada kalıyorum?"
Hızla nefesini verip gülüyormuş gibi bir ses çıkardı. Alaya aldığı, söylediklerimi ciddiye almadığı ve hatta sinirini bozduğumu bile rahatlıkla anlayabiliyordum. Gözleri baştan aşağı beni süzerken aniden göğüs hizamda durmuş, kaşları çatılmıştı. Üstüme doğru atlarken birkaç adım geri çekilme refleksime bile geç kalmıştım. "Sen kanıyorsun!"
"Yalanlarına mı?" Ellerimi havaya kaldırıp hayali davullarıma vuracakken Ahmet'in ani doğruluşu tüm atmosferi mahvetti. Ellerini omuzlarıma koyup beni sertçe sarsmaya başladı.
"Aptal mısın, yeni çocuk!? Tişörtün kan olmuş! Karnında yara falan mı vardı!? Ne zaman oldu bu!? Seni çekerken mi açıldı!? Neden söylemedin!?"
Söylediklerini toparlamam biraz uzun sürdü. Kan, yara, zaman... kursa gelmeden önce yaşadığım o tatsız olayı tekrar anımsamamı sağlamıştı. "Aaa, onu mu diyorsun? 9/B sınıfından bir kızla çarpıştık da."
"Çarpışmanın sonucu yaralanmayla bitti, öyle mi!? Sen de hiçbir şey olmamış gibi baterinin başına mı oturdun?" Benim için neden bu kadar endişe ettiğini anlamamıştım. Hala sağlıklı ve iyiydim. Sorun neydi? "Ben de kendimi deli sanardım!"
"Bak, kız kursa gidiyormuş. Buz pateniyle ilgileniyormuş. Önümüze bakmıyorduk. Pateninin bıçağı da karnımı çizdi. Büyütülecek bir şey yok. Çoktan kabuk bağladı bile, bak!" Yırtık tişörtümü havaya kaldırırken onun çıkardığı ceketini belime sıkı sıkıya sarmasına karşılık öylece kalakaldım.
"Aptal! B sınıfından hangi aptal yaptı bunu!? Nasıl birisiydi, söyle çabuk! Bir de yeni dönemmiş! Akılsız! İki akılsızsınız!"
"Ne yapacaksın, gidip dövecek misin, kızcağızı?" Güldüm ama Ahmet'in buna bile gülemeyecek kadar öfkelendiği anlaşılıyordu.
"Kızcağız, öyle mi? Sen kendine mi acısan acaba!? Resmen 3 gün sonraya bateristimiz yok yine!"
Göz devirdim. Bateristi ellerinden kayıp gidecek diye bu kadar korkuyormuş demek ki... "Olayları büyüttükçe büyütüyorsun! Bir şeyim yok, dedim ya! İsmi de Aslı mı Narin mi neymiş? Oğuz söyledi bana da. Kız kendisini Aslı diye tanıttı ama Oğuz Narin'dir diyor."
Ahmet, bana zorla bağladığı ceketinin kollarını alel acele daha sert çekerken yüzündeki ciddiyet bir saniye olsun silinmemişti. "Aslı Narin Soydaş. 9/B sınıfı, sınıf temsilcisi. Onunla tanışmıştık. Temsilciler birbirlerini tanır zaten. Mecburen."
"Öyle mi? Aslı diyince kimse niye tanımadı acaba?.."
Ahmet doğrulup derin bir nefes aldı. Sarı saçları dağılmış, beyaz teni kızarmıştı. "Çünkü Narin ismiyle dalga geçip duruyorlar. İl birinciliği olduğunu söylemişti. Başarılı bir kız. Okulumuzu iyi temsil edecektir ama seni bıçaklaması için hala geçerli bir sebebi yok."
Ciğerlerimdeki tüm havayı dışarı bıraktım. "Anlamayla ilgili ciddi derecede sorunların var sanırım. Kız bana yanlışlıkla çarptı, bu da yanlışlıkla oldu. Daha ne dememi bekliyorsun?"
"'Ben aptalım ve kazara bile olsa bu kadar derin yaralanamayacağımı kabul etmek istemiyorum' demeni bekliyorum."
Yere düşen çantamı alıp omzuma attım. "Konuyu daha fazla uzatmayacağım. İlgili baba rolünden çıksan iyi edersin! Ben gidiyorum!"
Başını yana eğmiş, omuzları düşmüştü. "Bende kalmak ister misin? Evet ya da hayır. Çabuk karar ver!"
Hala özür dileyemeyen, başına buyruk birsi... yüzüne, ciddi olup olmadığını anlamak için bir süre baksam da en ufak mimiğinin değişmemesiyle "Evet." Demiştim. "Sende kalırım."