Bu kadar kapsamlı bir şey olmasını asla beklememiştim.
Sahne o kadar büyüktü ki bir baştan öteki başa kadar yürümek bir işkence olurdu. 5 basamaktan oluşan, sahneye çıkmak için son şüphelerinizle yüzleşmeniz için bir şans daha veren merdivenlerin daha ilk basamağındayken donup kaldığım için artık toparlanmam gerektiğini düşündüm.
"Kusura bakmayın ama ben en az beş denemeden sonra ancak kavrayabilen bir insanım ve..." tedirginlikle davulların başına oturdum. Bu, hep beraber yapacağımız ilk prova olacağı için kendime çok da güveniyor sayılmazdım. Hem tedirginlik hem de korkunun bedenimi sardığı bu yeni deneyimde kendimi çok boşlukta hissediyordum. Sanki annemin karnından az önce çıkmıştım da bu bagetleri elime ilk defa vermişler gibi hissediyordum. Uzun, ince ve uçlarının özenle oyularak oval hale getirildiği odun parçaları..
Bagetlerim!? Daha az önce elimde değiler miydi!?
Ah, şu sağdaki davulun üzerindeymiş... Yüreğime indi be...
Ne diyordum... evet... Bildiğim, öğrendiğim ya da öyle sandığım her şey bir bir kafamdan uçup gitmeye başladı. Bagetlerim de bu görevi ilk üstlenenler olarak beni yeterince rahatsız etmişlerdi. Onları tekrar ellerim arasına hapsedip bir daha bırakmamam gerektiği konusunda kendime kısa telkinlerde bulundum. Listede en başta hangi şarkı vardı? Okul çıkışından sabah uyanışıma kadar kulaklığımdan yükselen sesleri hatırlamak için gözlerimi sımsıkı kapattım. Galiba Model falandı ya... ne bileyim? Zaten sırasına göre çalacağımız da meçhuldü. En iyisi kendimi akışa bırakmaktı.
Gözlerimi araladığımda gördüğüm ilk şey Oğuz'un yanıma gelmiş, etrafı dikkatle süzüyor oluşuydu. Dün olanlardan sonra gün içinde neredeyse hiç yan yana gelmemiş ve bununla beraber oluşabilecek her ihtimalin de karşısında durmayı başarmıştık. Şimdi aramızdaki sessizliğin sürüyor olması bir yandan beni rahatlatırken bir yandan da fırtına öncesi sessizliği yansıtabileceğine dair verdiği korkudan dolayı tedirgin ediyordu. Elime aldığım bagetlere, hafızamı tazeleyebilmesi adına tekrar çaresizce baktım ve omuzlarımı geriye doğru dairesel hareketlerle esnetmeye başladım. İşime odaklanırsam fırtına beni bulmadan geçip gidebilirdi ne de olsa.
"Sorun değil!" Sol taraftan gelen neşeli sesle döndüm. Mucize, sahnenin diğer ucundan merdivenleri tırmanırken duraksamıştı. Elinde koyu tonlarda bir keman vardı. Belki de günlerdir yansıttıklarının içinde en sempatik havasını bugün yansıtıyor olabilirdi. Melek de hemen arkasındaydı ve onunla birlikte enstrümanların doğru yerleştiğinden emin olmaya çalışıyor gibi görünüyorlardı. Merve karşıda, yukarıda, ince ses ayarlarıyla ilgilenmeye karar vermişti. Klarnet içeren bir iki parça dışında bir işi olmadığını söyleyerek bu görevde gönüllü olmuştu. Onunla beraber bu işlerden anladığını söyledikleri İlyas da yukarıdaydı ama Merve kadar kendisini verip vermediğine dair derin şüphelerim vardı.
"Zaten provaların amacı da bu değil mi?" Melek de katıldı, arkadaşı Mucize'yle birbirini tamamlayan havalarını kanıtlamak istercesine. "Kendini strese sokma. Her şey iyi olacak!" Onlara inanmak istedim. Dedikleri yanlış da değildi ne de olsa. Bu bir provaydı. Kendimi bu kadar kasmam anlamsızdı.
Ahmet de sonunda sahneye çıkan merdivenleri bir bir tırmanmaya başlamıştı. Parmaklarının tam olarak kavramadığı kemanı neredeyse kayıp düşecek gibi duruyordu ve her zamankinden daha uykusuz görünmüştü gözüme. Sinir bozucu öğretmenlerin de diyeceği gibi gece boyu beşik sallamış gibi görünüyordu. Belki de hasta olduğu için iki gün üst üste okula gelmek onu yıpratmıştı, bilemiyordum.
Gitarının boş tellerine vuran ve yine solumda kalan Mert "Hangi şarkıyla başlıyoruz?" Diye sordu, aynı Mucize'nin enerjisiyle. Özüne bakıldığında herkes oldukça enerjik görünüyordu aslında. Onların bu halleri, benim içimdeki o enerjiyi de canlandıran can suyu oluyordu.
Herkes mikrofon ayarlamalarını yaparken Rauf yanıma geldi, yüzünde ağır bir ciddiyet olmasa da her zamanki gibi koca bir tebessümle gezmeyi eksik etmiyordu. O da diğerleri gibi dün akşam olanların üstünü örtmeyi tercih etmiş gibi görünüyordu fakat ben, onun o ağır halini gördükten sonra eskisi gibi davranmakta zorlanıyordum. "Bana bir ritim versene." ciddiyetle dökülen sözcükleri içimi korkutmuştu. En son paylaştığı bilgilerden sonra birkaç günlük tanışmamızdan edindiğim izlenimdeki gibi görünmüyordu gözüme. Onu baştan aşağı merakla süzdüğümü fark ederek pek de içten olmayan bir kahkaha bırakıverdi. "Canını istemedik, ritim istedik. Uzun zamandır bir bateristle çalmadığım için nasıl olduğunu da tam hatırlamıyorum, seni rezil etmeyeyim."
Ona basit bir 4/4'lük ritim verdim ve hemen ayak uydurabilmiş olmasına hayranlıkla baktım. Bir hızlanıyor bir yavaşlıyordum ama o neredeyse hiç kaçırmadan bana ayak uydurmayı başarabiliyordu. Sanki bu sınıftaki herkes zaten profesyonelmiş de beni yiyorlarmış gibi düşünmekten kendimi alamadım.
Sonunda Ahmet de sağıma, boşta kalmış yanıma, gelebildi. Kemanı hala parmaklarıyla tam kavramıyor olsa da artık daha sıkı tuttuğuna şüphe yoktu. Arşesini boyun hizamdan Rauf'u dürtmek için uzattığında geriye doğru kaykıldım. O reçineyle kaplı şeyin toz zerresinin beni rahatsız edeceğine adım kadar emindim. Bir kemanist olarak Ahmet de farklı hissetmezdi muhtemelen.
Rauf; omzuna dokunan sivri uçla önce bedenini refleksel olarak çekmiş, hemen ardından da bakışlarını benden çekip asıl fail olan Ahmet'e yöneltmişti. "Ne oldu?"
"O kadar şeyi nereden biliyordun?" Sözcükleri yine donuk ve ruhtan uzaktı. Ne amaçla sorduğunu anlamak iki katı zor hale gelmişti benim için. Sorguluyor muydu, hesap mı soruyordu, yoksa zaten ikisinin de bildiği bir gerçeği neden bana açık ettiklerinin fırçasını mı çekiyordu?
"O kafeye sık sık gidiyordum. İdil'e de çıkma teklifini orada etmiştim. Sana anlatmıştım ya, şansımıza 'Senden Daha Güzel' çaldı, demiştim." Gitarını kaldırıp yerinde konumlandırırken arkasındaki taburelerden birisini de yanına çekti. "Bana hep anlatmanı bekledim ama sır gibi sakladın. Neden sakladın?" Rauf, Ahmet'e göre daha okunabilir birisiydi. Gözlerinde hayal kırıklığının taze parlaklığı duruyorken sesi de, bu olay daha dün yaşanmış gibi hüzün doluydu.
"Oğuz ve ben dalga konusu olmamak için bunu herkesten saklamanın doğru olacağını düşündük." İç geçirdi, şimdiden yorulmuş gibi görünürken o da taburesini çekip iyice bana yaklaştı fakat hala muhattabı ben değildim. O maviye çalan ela gözlerinde merağın parıltıları zar zor da olsa seçiliyordu. "Tüm o şarkılar, peki? Nereden biliyordun?"
"Oğuz intihara kalkıştıktan sonra bir süre evlerinde kaldım. Ailelerimizin arkadaş olduğunu biliyorsun. Benden rica ettiler, ben de uyanana kadar yanında bekledim birkaç gece." Rauf ve Oğuz'un bu kadar yakın olabileceklerini tahmin dahi edemezdim. Bana sorarlarsa onlar kanlı bıçaklıydı ve sırf eğitim öğretim hayatlarının değerini bildikleri için birbirlerine karşı mesafeli duruyorlardı.
Başımı öne uzatıp ikisinin de görüş açısını mahvettikten sonra Rauf'a döndüm. "Oğuz'un intihara kalkışması kısımları zaten şok edici ama bunu şimdilik atlıyorum." Rauf da bu durumdan memnun olmuş olacak ki başını aşağı yukarı sallayarak etkin bir dinleyici olmayı seçti. "Oğuz ve Ahmet kafede çalışacak kadar yakınlarsa intihar girişiminden sonra da onun yanında olanın Ahmet olması gerekmez mi? Sen neden oradaydın?"
"O zamanlar kavgalıydık." Arkamdan gelen sesin kırgın tınısını sezmiştim. Bakışlarımı ona çevirirken çoktan iç geçirmiş, gözlerini kapatarak tamamen bu konudan soyutlanmaya çalışmıştı. "Bu, gerçekten çok uzun bir hikaye."
"Hala dalga konusu olmaktan çekindiğine bakılacak olursa hikayenin henüz sonlanmadığı da belli oluyor." Rauf elini omzuma koymuş, beni geriye sertçe çekerken sinirli bakışlarını doğrudan Ahmet'in üzerinde yoğunlaştırmıştı. Düşmemem için hala beni tutan güçlü kola yardımcı oldum ve dengemi buldum ama o gözlerindeki öfke, hiç alakası olmayan beni bile yakacak gibiydi. "Korkak herifin tekisin. Tüm bunları yaşamanın sebebi de bu! Biraz cesaretin olsa daha farklı olabilirdin!"
"Tüm bunlar mı?" Ahmet'in ses tonundaki hayal kırıklığı beni bile sarsmıştı. Sanki arkasından bıçaklanan Sezar misali şaşkın ve kırgındı. Diğer omzuma koyduğu elindeki sıkı tutuşla ben de gerildim. Sanki bu zamana kadar dengesini bulmaya çalışıyordu da nihayet bulabilmiş gibi davranıyordu. İki omzumdaki el de beni sıkı sıkı tutarken yutkundum. Birazdan tam önümde kavga etmelerinden çekiniyordum. "'Tüm bunlar' da ne demek?"
"Her şeyi biliyorum, demek. Artık saklamasan mı?" İç geçirip başını farklı bir yöne çevirdiğinde omzumu tutan eli de nihayet üzerimden çekilmişti. Ahmet, benden daha fazla güç alarak bu yükün dengesini değiştirmemiş, iyice önüme eğilerek Rauf'a ulaşmaya çalışmıştı.
"Senin bir şey bildiğin yok!" Sert ve belki yüksek tonda çıkan sesi, az önceki kırgınlığı da hala içinde barındırıyordu. Omzumu neredeyse yerinden söküp atabilecekmiş gibi hissediyordum şimdi. Sakinleşmesi için ne denirdi ki? Boş ver, desem boş verir miydi?
Yıllar sonra ilk kez hesaplaşan eski sevgililer gibilerdi zaten. Bu durum karşısında yapılacak en iyi ve tek şey sessiz kalmak olurdu zannımca.
"Öyle mi? Bir şey bilmiyorum, öyle mi!? O Oğuz denen itle kavga ettiğiniz için suçluluğundan zayıflamadın mı? Kavga ettiniz ve intihara teşebbüs etti. O kadar ahlaklısın ki vicdan azabından ölüp ölüp dirildin! Tüm o sağlık sorunların ilerlesin diye ilaçları çöpe atmanın sebebi, Oğuz değil mi? Neyle inkar edebilirsin? Bu haldeyken kime baş kaldırabileceğini sanıyorsun!? Çeneni kapatıp yalan söylemekten kaçsan iyi edersin artık." Rauf elektrogitarını sertçe yere vurduğunda için acıdı. Söyledikleri doğruysa Ahmet gerçekten arkadaşlarına değer veren birisi olmalıydı ama neden kavga etmişlerdi ki?
"Seni gerçekten arkadaşım sanıyordum." Omzumu tutan eli gevşemiş, geri çekilmişti. "Bir şey bildiğin yok hala!" Kemanını omzuna yerleştirip tuşelerinde parmaklarını gezdirirken gözleri göz kapakları arkasına gizlenmişti. Rauf da yalnızca iç geçirmekle yetindi. Kendi kendisine homurdandığını çok silik de olsa duyabiliyordum şimdi. Gitarı sertçe kucağına çekmiş, akorlarına bakmak için eğilmişti.
"...Bir şey bildiğin yok, demek dışında bir argümanın yok ve duygusal manipülasyona başvurabilecek kadar da sığsın. Zamanında sana inandığım için kendimden utanıyorum..." Rauf'un sözleri her geçen saniye ağırlaşırken Ahmet'in duymamış olmasını umdum. Haksız bile olsa, tamamen suçlu bile olsa bu kadar lafı duymayı hak etmediğini düşünüyordum.
"Sen sadece bilmediğimi sanan bir ahmaksın!" Son kez Ahmet'e sert bir tonda söylediği kelimeler boşlukta asılı kaldı. Mert bile ne olduğunu anlamak için bize dönmüştü. Rauf'n gitarından yükselen sert vuruşlar yüzünden çoktan baskılanmış sesini umursamadım. Olay hakkında hem fikrim yokken şimdi bir de küs arkadaşların arasında kalmıştım.
Hem de gerçek anlamda. İkisinin tam ortasında oturuyordum be!
Olayları tam kafamda tartamadan yanıma Oğuz, elinde tuttuğu mikrofonuyla gelirken her daim deli bakan gözlerinde bir sakinlik vardı ilk kez. "Baksana, Arslan mıydı senin adın?" Parmakları arasına sıkışmış penası en az bir yüzük kadar doğalmış gibi eliyle beni gösterirken başımı aşağı yukarı salladım. "Arslan... bu akşam kursa gelecek misin?" Gerçekten oldukça anlayışlı ve kibar davranıyordu. Gözümün boyanması an meselesiydi.
"Gelmeyecek, aptal!" Ahmet'in çıkışına karşı şaşkınlıkla ona döndüm. Kemanını yere koyarak ince bacağına yaslammış, arşesine reçine sürmekle ilgileniyordu. sesi sert olsa da ne bağırmış, ne de öfkeye teslim etmişti kendisini. Benim adıma neden böyle ters cevap verdiğini anlamamıştım. Kavgalılardı, vicdan azabı çekiyordu ama yine de gururunu ezmeyi reddediyordu, öyle mi?
Bakışlarımı, hala sessizliğini korumasını garipsediğim Oğuz'a çevirirken onun da benden pek farklı olmadığını fark ettim. "Seni kim sinirlendirdi?" Artık sözlerinin doğrudan Ahmet'e gittiğini bilsem de Ahmet'in de öyle düşünmemesi sebebiyle sohbet bir türlü devam edemiyordu. Oğuz ona bir adım daha yaklaştığında Ahmet, reçine sürdüğü arşesini vir anda göğsüne doğrultarak geri itmeye başladı onu.
"Oradan bakınca asla sinirlenmeyecek bir derviş gibi mi görünüyorum?" Tekrar bakışları bana dönerken sessizliğimi korumaya özen gösterdim. Şimdi ne dersem diyeyim bir işe yaramayacağını biliyordum. "Mümkünse en azından bu çocuğa gerçekleri ben anlatmak istiyorum. Her şey gibi bunun da içine etme."
"Ben kime yalan söylemişim acaba?" Oğuz'un sert bakışlarının odağında bu sefer de Rauf belirdiğinde Rauf'un pek de umrunda görünmedi doğrusu. Gitarının akoruyla meşgul gibi görünürken aslında hiçbir şey yapmadığını, hiçbir müzik bilgisi olmayan birisi bile rahatlıkla anlayabilirdi. Kendisini oyalıyor gibi davranıyor, resmen onları sessizliğiyle cezalandırıyordu.
"Senin yüzünden hayatım mahvolmuş gibi davranmayı kes artık. İnan ki biraz bile, toz tanesi kadar bile umrumda değilsin." İkisi arasındaki soğuk savaşın başlangıcı bu değildi fakat ilk defa kendilerini bu denli açık ediyorlardı bence. Ahmet, bir derviş olmayabilirdi ama aralarında en sakini olduğuna neredeyse emindim.
Evet.. evet bir günde emin olabilecek kadar safım.
"Böyle davrandığımı nereden çıkardın?" Oğuz, şok üstüne şok yaşıyordu. Az önceki duyduklarımdan sonra onun bu şaşkınlığı beni de şaşırtıyordu. Hiçbir şeyin farkında değil miydi yoksa rol mü yapıyordu?
"Dedikodular yalan söylemiyor. Ölüm orucumu bile kendine mi bağladın? Ne komiksin öyle! Dünya etrafında dönüyor falan sanıyorsun herhalde!" Pek içten olmayan bir kahkahayla durumu daha da tatsız bir hale getirirken ayağa kalkmış, az önce arşesiyle dürttüğü noktayı şimdi de işaret parmağıyla dürtüyordu. "Sadakatin kelime anlamı hakkında en ufak fikri olmayan bir aptal yüzünden ölümün gelmesini bu kadar yavaş beklemem!"
Ahmet'i bileğinden kavrayıp tekrar yanıma çekiştirirken ikisinin de bakışları bana odaklandı bu sefer de. "Gerginliğe gerek yok, değil mi? İşimize bakalım. Barınak için bile olsa konser, konserdir."
Oğuz hala Ahmet'i tutan elime kenetlenmiş haldeyken Ahmet sessiz kalmış, kendisini taburesine bırakırken yüzündeki ciddiyetten en ufak bir taviz vermemişti. Oğuz'un gitmesi için Ahmet'i bırakmam gerektiğinde Ahmet'in iyi olup olmadığını tartmak için ona döndüm. "Haddime değil ama ne olduğunu bana da söyleyecek misiniz yoksa dedikodulardan toparlamaya devam mı etmeliyim?" Aslında zaten anlatacağını söylemişti ama eğer sorarsam süreci hızlandırabileceğimi düşünmüştüm.
"Senin ailen ne iş yapıyor?" Sorusu öyle ani bir şekilde vurmuştu ki beni, beraber yaşadığım iki kişinin ne iş yaptığını bir an için düşünmem gerekmişti. Ahmet'in yeşile çalan ela gözlerinin hangi cevabı beklediğini merak ediyordum. Neden sormuştu ki mesela?
"Doktorlar." Diye mırıldandım. "Seninkiler peki?"
Kemanı omzuna yerleştirdi tekrar ama çalmaktan olabildiğince kaçınıyor gibiydi. Sanki arşesi, kemanındaki en ufak bir tele değdiği an kıyamet kopacaktı. "Akademisyen ikisi de. Fazlasıyla mükemmelliyetçi iki akademisyen." Göz ucuyla beni baştan aşağı süzse de iç geçirmekle yetindi. Her ne söylemeyi planladıysa şimdi aklından tamamen gitmiş gibiydi.
"Akademisyen mi?" Vay be... "Çok havalı olsa gerek."
"Öyledir." Geçiştirişi, durumun memnuniyetsizliğini saklamak istemediğini bile açıkça ortaya seriyordu. "Bu akşam kursa gidecek miydin peki?"
"Bana pek seçenek bıraktığın söylenemez." Omuz silkmiştim. Sanki düşüncelerime değer veriyormuş gibi şimdi de fikrimi sormasını garipsiyordum doğal olarak. Yine de önümdeki bateriyle espri yapmışım gibi vurduğum iki davul ve bir zille gülümsemeyi eksik etmedim. En azından bu şekilde ciddiyetin azalacağını umdum.
"Onunla yakın olmanı engelliyorum sadece. Şirinlik yapıyor, fark etmiyor musun? O, seni mahvetmeden önelemini alıyorum, suç mu?" İç geçirip kemanının akorlarıyla uğraşırken en az Rauf kadar beceriksiz bir oyuncu olduğunu düşünmüştüm. Bu zamana kadar akor yapan çok insan görmüştüm ve hiçbiri telin sesini dinlemeden gerginliğinin yeterli olup olmadığına karar vermiyordu.
"Onu tanımıyorum ama onunla aran bu denli bozukken objektif bir şekilde yorum yapabileceğini düşünüyor musun gerçekten?"
Ahmet bu sorum karşısında afallamış, ne diyeceğimi bilemez gibi bir süre yalnızca dudaklarınnı açıp kapatmıştı. Kelimeler boğazından yükseliyor fakat dile dökülmek konusunda o kadar istekli görünmedi.
Sonunda bedenini sahneye çevirdi tamamem. "Şansını dene o zaman." Ahmet'in bu tavırlı görünen ama aslında sadece beni bana bırakmış halini görmezden gelip göz ucuyla Rauf'a baktım. İki büklüm kalmış haldeydi, gitarı olmasa yuvarlanıp gidebilirmiş gibi görünüyordu.
Elimi onun omzuna koyarak hafifçe sarstıysam da herhangi bir dönütte bulunmadı. Omzuna konan bir sinekten farksız hissetmeme sebep olmaya çalışıyorsa kesinlikle yanlış bir yol izlediğine şüphe yoktu. "Hadi ama, neden bu kadar sinirlisin? Böyle değildin sen. Oğuz'un gelişinden beri sende bir gariplik var. Yoksa garipsedin mi? Uzun zamandır aranızda değilmiş ne de olsa."
"O... o..." aklında gelen tonla küfürü yutmaya çalıştığı anlaşılıyordu. "O pislik benim 1 yılımı mahvetti. Ne olmasını bekliyordun, geldi diye göbek atmamı mı?" Homurdana homurdana söylediği sözcüklerde kendime bir umut ışığı bulmuştum. Ahmet'e kıyasla o, kendisi hakkında bir şeyler paylaşmaktan pek fazla çekinmiyordu. Hatta bu konuda istekli bile sayılabilirdi. Ona soru sormak, Ahmet'e sormaktan bin kat daha kolaydı.
"Sana ne yapmış olabilir ki? Hastanelik falan mı etti? Dinlediklerimden yola çıkarsak daha çok kendisini etmiş gibi görünüyor." Mucize'yle beraber sohbet eden Oğuz'a döndük ikimiz de. Onların arasındaki gergin hava da çok rahat bir şekilde bu mesafeden bile hissedilebiliyorken Rauf iç geçirerek tekrar tüm odağımın ona toplanmasına sebep olmuştu.
"Kendisini bir şey sanıyor. Solist diye kendisini değerli zannediyor, hepsi bu. Ahmet olmasa onun sesinden de bir bok olmazdı üstelik ama Ahmet'e kalsa bunun kendisiyle hiçbir ilgisi yoktur tabi." Rauf tamamen bana döndüğünde delirmiş bakışlarının anbean yumuşamasına şahit olmuştum. "Sen... neden bu sınıfa düştün ki? Bateri çalıyor olman dışında bir artın yok."
Bu... çok... sertti işte... acımasız herifin teki!
"Eh.. buna ben karar vermedim, değil mi?"
Rauf ayağa kalktığında yakalarıma sarılan parmakları yüzünden bir anda içini ufak bir korku sardı. Bana zarar vereceğini düşünmüyordum ama gözleri ve tavırları da öyle söylese buna kesin olarak emin olabilmeyi isterdim. "Tabi. Sen karar vermedin ama ailen verdi, değil mi? Bağlantıların mı var? Annenlerin siyasetle alakası olmadığına nasıl emin olacağım!?" Oturduğum tabureden kalkmama sebep olacak kadar sertçe çekiştirdiği yakamın daha fazla sünmemesi için hareketlerine ayak uydururken ellerimi havaya kaldırdım. Kıyafetlerime karşı titizdim, ne yapabilirdim?
"Neden bahsettiğin hakkında en ufak fikrim yok."
"Buraya patronluk taslamaya falan geldiysen aradığını bulamayacaksın!" Kendimi birkaç adım daha geri çekerken Ahmet'le göz göze geldik. Gözlerindeki sorgulayan havaya inat harekete geçmeyen bedenine karşı şaşkın olsam da umursamadım. Ben de olsam bir iki günlük çocuk için olmayan canımı tehlikeye atmazdım.
Rauf'un yüzüne sertçe geçirilen yumruk yüzünden savruluşuna, birkaç adım sendeleyerek benden tamamen çekilmiş olmasına ufak bir şokla baktım. Karşımda duran Oğuz'un gözlerindeki donuk bakış Ahmet'inkileri anımsatmıştı bir an için. "Piçlik yapıp durma, piç. Çocuğun bir bok yaptığı yok. Bildiğini bile sanmıyorum!" Yakalarımı düzeltmiş, yere düştüğünü fark etmediğim bagetlerimi geri vermişti. "Onu umursama. Bir kez reddedildi diye hayatının bittiğini sanan başka bir piç işte."
"Seni adi..." Rauf tekrar atılmaya kalktıysa da ikisinin arasına giren bu sefer ben oldum.
"Aranızda ne olup bittiği hakkında en ufak fikrim yok ama bu kadar yeter, tamam mı?" İç geçirip Oğuz'a döndüm. "Akşam buluşalım." Sonra da Rauf'a döndüm. "Sen de ne hakla bana saldırdığını anlatana kadar benimle konuşmasan iyi olur yoksa ikinci günümden beni disiplinlik edeceksin!"
Rauf elimi sertçe itip yerine dönerken Ahmet direkt olarak Oğuz'a bakıyordu. "Birileri yine büyüsüne birilerini kaptırıyor gibi görünüyor."
Oğuz omuzlarını geriye atıp gitarına uzanırken gözlerinde sert bir bakış vardı. "Akşam görüşürüz, Arslan."
Tüm bu olanlardan sonra yanımdaki Ahmet ve Rauf'la tekrar iletişime geçmemiştim. İkisinin de kanlı bıçaklı olduğu Oğuz'a yakın davranacak en ufak bir hareketimde, beni yeryüzünden silmeye ant içmiş gibi davranmalarının altında yatan sebebin ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Birkaç yaylı çalgıcı daha Ahmet'in etrafına toplandıktan sonra beklentiyle gözlerine bakıyordu. Aynısı Rauf için de geçerli olurken uzakta olsa da aynı şekilde Ahmet'e beklenti dolu gözlerle baktığını anlayabiliyordum. Ahmet elindeki kağıtları hızlı hızlı geçtikten sonra yanındakilere döndü. "Çoğu parçada yaylı çalgılar yok. Belli zamanlarda sahneyi terk edersek hem boş kalabalığı örteriz hem de estetik durur."
"Hala tam listeyi bilmiyoruz." Ada da yanımıza geldiğinde piyanonun başında kimse kalmamıştı. "Ne kadar süre sahnede kalacağımızı bilmeden sahnede kalmak bana çok zor geliyor."
"İlk defa yaşamıyorsun ya..." Zeynep flütünü temizlerken sitemkâr ama sakin bir şekilde mırıldanmıştı. Elimdeki bagetleri davulun üzerine bırakıp Rauf'a döndüm. O da yanındakilere, nasıl bir paylaşım yapacaklarını çoktan anlatmaya koyulmuştu.
"Gitar solosunu Ahmet'e veremez miyiz?" Uzun boylu, tıpkı Rauf gibi sıkı sıkı sarıldığı gitarına yasladığı başından yalvarırcasına bakan oğlanın ismini hatırlayamamıştım. Tanıtmış mıydı acaba? Sesi çok derindi, o kesindi. Rauf ona ters bir bakış attı.
"Gitarımı getirmedim." Ahmet'in saçma sapan bir bahaneyle sıyrılmaya çalıştığı bu gitar solosunun ne olduğunu merak etmeden edemiyordum. Duman'dan mı olurdu acaba? Model? Dolu Kadehi Ters Tut?
"Benimkini alabilirsin." Az önce soloyu Ahmet'e satmaya çalışan çocuk hevesle elindeki elektrogitarı kaldırdığında Ahmet tüm bu konuşulanları hiç duymamış gibi davranmayı tercih etmişti. "İyi be, almazsan alma..." gitarını tekrar kucağına çekerken onu ilgiyle izleyen bana eğilmiş, fısıldasa da Rauf'un radarından kaçamamıştı. "Zaten güzel sanatlar lisesine kabul edilmişti, başarılıydı da. Neden onu buraya transfer ettiler ki? Bizi ezebilsin diye mi?"
"Öyle mi?" Şaşkınlığım Rauf'u daha da sinirlendirdi ama sessizliğini koruyordu hala. "Okul mu transfer etti?" Az önce Rauf'a, benimle iletişime geçmemesi gerektiği konusunda tehditler yağdıran bana karşı elbette bir tavır göstermesi kaçınılmazdı.
"Bu kadar palavra yeter." Rauf, yine alacağım olası cevapların önünü keserken bu sefer araya Ahmet girmişti.
"Transferimi ben istedim." Eğilerek baktı uzun boylu oğlana. Ne bir öfke ne bir sitem içeriyordu sözleri. "Aileme daha yakın olabilmek için. O dediğin lise, şehrin öteki ucunda."
"Heba edilmiş bir yetenek." İç geçirip gitarının tellerine vururken çıkan oldukça basit metalik sesin anfiye bağlandığında yok olacağı düşüncesine sıkı sıkı tutunuyordum. Bu enstrümanın en nefret ettiğim hali buydu bana göre. Sesi, kopmuş elektrik tellerinin yeri dövüşünü anımsatıyordu.
Sessizlik, melodilerin arasına sıkışmış gibi hissettiriyordu. O uğultulu ya da uyumlu seslerin arasında hissettiren sessizliğin soğuk havası tüylerimi diken diken ediyordu.
Merve ellerini havada sallarken gözlerimin kontrol odasına kaymasıyla diğerlerinin bu gergin havasından sıyrılmıştım. "15 dakika mola!" Diye bağırdığında sesini duyurabilmesine şaşırdım. Aramızdaki mesafe azımsanamayacak kadar çoktu ve o... bilirsiniz... biraz da ufak tefek birisiydi. "Teknik bir sorun var da."
Oğuz aniden karşımda belirdiğinde elimi kalbime götürdüm. "Ödümü patlattın be!"
"Baksana, Arslan... Sen hiç canlı müzik yaptın mı?" Gözlerindeki parıltı, ellerine sıkı sıkı tutunan gitarına bakarken küçük bir çocuğu andırdığını düşünmeden edemiyordum. Nitekim sesi, bu masum görünen yüzünü maskelemekte büyük bir rol oynuyordu. Tıpkı az önce adını hatırlayamadığım çocuk gibi derin bir sesi olsa da ismimi her aklına geldiğinde zikretmesi, Mustafa'nınki gibi babacan bir hava verse de onunki kadar samimi hissettirmiyordu. Otoriterdi, baskındı, ağırdı.
"Birkaç kez. İlk defa böylesi büyük bir işe gireceğim."
İsminin Gizem olduğunu düşündüğüm, pek renkli bir kız elinde kamerayla bize doğru koştururken nefes nefeseydi. "Zaten yukarıdan aldım ama prova sonunda hazır hepimiz buradayken uzun zamandır kullanamadığımız sosyal medya hesaplarımızı coşturmaya karar verdim." Elindeki küçük kamerayı havaya kaldırıp hevesle sallarken yüzündeki heyecanlı tebessümden en ufak bir şey kaybetmiyordu. "Elimde birkaç kamera daha var. Gitar grubuna da bir tane vereyim dedim." Rauf'a uzattığı kameranın hemen ardından Rauf ayaklanmış, hevesle kamerayı eline almıştı.
"Bana güvenebilirsin, sosyal kız! Seni içerik konusunda geçeceğim! Bir bakmışsın, hesapta sadece gitaristler var!"
"Telliler." Diye düzeltti onu, Mustafa. "Ben saz çalıyorum, oğlum! Gitarist diyip durma şu gruba!"
Birisi daha elini kaldırdı. "Ben de Kanun çalıyorum ya!"
"Bu ne halta yarayacak sanki..." Oğuz diğer elindeki mikrofonu çevirirken ve bıkkın bir edayla mırıldanırken bakışlarını benden çekmiyordu. Sanki sınıfa yeni gelen oymuş da benim ona bir şeyler öğretmem gerekiyormuş gibi davranmasına karşılık ters ters baktım. Ne!? Bateri nasıl çalınır, dersinde miyiz? O halde ders 1: Baget nasıl tutulur?
"Ne bileyim ben? Demek ki eskiden de yapılıyormuş, hiç mi haberin yok?" Gizem benim yanıma gelip bir kamerayı da benim gözüm önünde sallarken tek ayağı üzerinde zorlukla durduğunu fark ettim. Davulların üzerinden bana uzanmaya çalışması bile güzeldi. Onu daha fazla uğraştırmadan ben de aldım. Umarım vurmalılar grubunda yalnız değildim. İlyas mı vardı sanki bir de?
"Sen tek başına sayılırsın ama İlyas da senin gönderilerinde yer bulur belki diye sana veriyorum." Aklımı okumuş gibi tercümanım oldu. Eliyle ağzının Oğuz'dan tarafta olan kısmını siper ederken gözleri de usul usul, tehlike var mı diye etrafı kolaçan ediyordu. "İlyas yüzünden 2 kameramdan oldum. Bir tane daha olsun istemiyorum."
"Bu kadar kamerayı alacak kadar seviyor musun bu okulu?" Ben de onun gibi fısıldarken kamerayı almış, çoktan incelemeye başlamıştım. Kötü görünmüyorlardı ama hala bir sınıf sosyal medyası için fazlaydı bana kalırsa.
"Babamların üretiyor bunları! Bedava sayılır."
"Kız matematiği." Oğuz'la ters bakışmaları son bulurken Gizem de ona aldırmadan uzaklaşmaya başlamıştı. Ona olan ters tavrım yüzünden nihayet kendisini de sorgulamaya başlamıştı. "Ne var?"
"Sen gerçekten çok kabasın, biliyor muydun?" Gizem hemen diğer yanımdaki Ahmet'in karşısına geçip tabure çektiğinde Oğuz da ben de merakla o yöne dönmüştük.
"Bak, sık gelmediğini biliyorum ama solistlerden bunu kime emanet edebilirim? Senin de beni anlaman gerekiyor. En azından seni gelmeye de teşvik eder, hm?" Gizem'in renkli saçları yüzünde düştükçe, gözlerindeki yalvaran ışık da büyüyor gibiydi.
"Gizem, ısrar edip durma. Ayrıca ben solist de değilim." Ahmet'in yorgun gözleri Oğuz'a döndüğünde Gizem, aralarındaki saniyeler içinde oluşmuş göz kontağını bozmayı başarmıştı.
"Onun da geldiği yok ki!" Gizem kollarını göğsünde kavuşturdu, iç geçirdi. Birkaç dakika sonra istediği olmayan bir çocuk gibi ayaklarını yere vurabilirdi.
"Benden daha sık geliyordur." Kemanını temizlemeye geri dönecekken Gizem onun incecik eli üzerine elini koymuş, tekrar tüm dikkatini üzerine almayı başarmıştı.
"Sayfayı takip eden ve müzik kulağı olan herkes senin için takip ediyor. Biraz daha ilgili olamaz mısın?"
Ahmet elini yavaşça Gizem'in elinden kurtarırken hareketlerinde hiçbir sivrilik yoktu. Sakin ve akıcıydı. Gözlerini bile Gizem'in gözlerinden çekmemişti. "Hayallerim içinde bir popçu olmak yok."
"O halde sen de popçu olma. Lise hayatının acı ama gülümseyerek hatırlayacağın anılarını biriktir." Elleri üzerinden çekilen eli yakalayıp bıraktığı kamerayı tutabilmesi için parmaklarını da içe doğru ittirmeyi eksik etmedi. "Sana güveniyorum."
Ahmet, elinde kalmış kameraya bir süre daha baktıktan sonra bakışlarını etrafta dolaştırmaya başladı. Sanki az önce ev cini olmaktan kurtulmasını sağlayan o şanlı nesneyi edinmiş gibi görünüyordu. Ahmet... artık özgür! Kamerayı açmış, içini incelemeye başlamıştı. Hala pek meraklı görünmese de en azından karşı çıkmaktan vazgeçtiği anlaşılabiliyordu.
Gizem sahnenin karşısındaki koltuklar arasına geçmişken avazı çıktığı kadar bağırdı. "Hadi bu dönemin ilk fotoğrafını çekelim! Toparlanın biraz!"
Ayaklanacakken arkama geçen Oğuz, omuzlarıma ellerini koyarak beni olduğum yere geri itmişti. Ahmet sağ omzuma, Rauf da sol omzuma ellerini koyduğunda kaçacak bir deliğimin olmadığını anlayarak ben de bagetleri göğüs hizamda çapraz tutarak poz verdim. Kameradan çıkan flaşın hemen ardından Gizem tekrar bağırdı. "Bir tane daha! Peyniir..." kendi gülümsemesiyle bizi de şevklendirmeye çalışıyordu. Flaş bir kez daha patladı, kamera aşağı inerken boştaki elini tamam anlamında kaldırdı.
Oğuz arkamdan çekilip gitmiş, Ahmet de tekrar kamerasıyla oynamaya başlamıştı. Provalar devam ederken Gizem'le sık sık sohbet edebilmiştim. Ahmet; Ada ve birkaç kişiye daha nasıl söyleyecekleri konusunda bilgilendirme yapması o kadar uzun sürüyordu ki yemek yemeye gidenlerimiz bile olmuştu. Öğle vaktindeyse salonda sadece ben ve Ahmet kalmıştık. Son olanlardan sonra konuşmuyor, tek kelime etmiyordu ama ben de konuşma havasında değildim zaten. Belli başlı kabul görmüş parçaların ritimleriyle ilgileniyorlen ara ara o da katılıyor, aniden susmam sonucu o da sessizliğine geri dönüyordu. Sohbetimiz, melodiler içinde kaybolup gidiyordu.
20-25 dakikalık sürenin sonunda "çabuk yoruluyorsun. Bence nefes egzersizleri yap." Diye bir mırıltı ilişti kulaklarıma.
"Önerecek kadar yetkin olduğunu düşünmemiştim." Ona hala biraz kızgındım. Olanları üstü kapalı anlatması, Rauf'la olan gerginliklerinden etkilenmem, Oğuz'a her daim sert oluşunu anlamlandıramadığım noktaların oluşu buna sebep olan etkenlerden yalnızca birkaçıydı. Diğerlerinin aksine ben, kendisini üstün gördüğünü düşünmüyordum ama onda anlam veremediğim bir şey vardı. Kelimelerle ifade edemiyordum ama farklıydı.
"Şan dersleri nefes egzersizleriyle başlar. Yani evet, yetkinim." Hala üst perdeden konuşmuyordu. İki arkadalın hangi kahveyi içeceklerini seçmeye çalışması gibiydi, sıradandı.
"Ah, öyle miymiş? Neyseki solist değilim. Tek yapmam gereken bir iki davula fazladan ve gerektiği zamanda vurabilmek." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Bu zamana kadar hiç merak etmediğim şeyi sorabilmek için kaldırdım başımı. Parmaklarını esnetirken bir yandan da nota kağıtlarında gezdiriyordu gözlerini. Belli ki az önceki iğnelememi biraz olsun takmıyordu. "Şan dersi almana rağmen neden transferini istedin ki? Ana kuzusu gibi de görünmüyordun."
"Şan dersimle ne alakası var?" Bakışlarını kaçırmadan sayfayı çevirdiğinde hep onu okuyup hem bana nasıl odaklanabildiğini merak ettim. Basitçe odağını benden uzak tutmaya çalışıyordu anlaşılan. Yoksa o kadar notayı konuşarak anlaması imkansız falandı.
"Güzel sanatlara girmek için almadıysan neden alasın ki? Güzel sanatlar ortaokulu için mi?"
"Öyle bir saçmalığı ilk kez duyuyorum." Omzu üzerinden nihayet bana döndüğünde gözlerinde derin bir kederin yattığına yemin edebilirdim. "Babam istediği için aldım. Seslere karşı fazla duyarlı bir ailen olunca kaçınılmaz oluyor. Ayrıca güzel sanatlar lisesi olayını da daha fazla uzatmak istemiyorum, tamam mı? Geldim işte. Ne kadar konuşursak konuşalım bu gerçek değişmeyecek."
"Sanki çok paylaşımcıymışsın gibi..." tekrar baterime döndüm, davullarına vurmaya başlamıştım ki saniyler içinde keman sesi doldu kulaklarıma. Bana adapte olmakta biraz bile zorlanmıyor, nefes almak kadar doğal davranıyordu. Sanki yıllarca beraber çalmışız gibi rahattı. Bagetlerimi aniden durduğumda 1 saniye bile sürmeyen keman sesi de hemen hemen benimle sonlanmıştı. "En azından söylesene, bu bahsettiğiniz "ölüm orucu" için ne diyorsun?"
"Çok paylaşımcı değildim hani, neden soruyorsun?" Ters yanıtını beklediğim söylenemezdi. Benim öfkem saman alevi gibiydi. Bir anda coşuyor ama bir anda da geçiveriyordu. Onun öfkesi ise pasifti. En başta tepki vermiyordu ama sonrasında bu olanları misliyle ödetiyordu.
2 günlük keşfim bundan ibaretti.
Omuz silktim. "Merak ettim. Zayıflığını normal bir yeme bozukluğu sanmıştım."
Ahmet kemanına davrandı, tam çalmak üzereyken yine o korkulu rüyasına başlamış gibi çekinmişti. "İlk günden bu kadar entrikaya maruz kaldığın için üzgünüm."
"Ah, demek bu yüzden. Bilmeliydim! Sen geleceği görüp şimdiki halime üzüldüğün için aylar öncesinden bu oruca başladın, değil mi?" Bateriye, yine o espri efektim için vurduğumda Ahmet kemanını kucağına özenle yerleştirdi. Bir aptalmışım gibi yüzüme bakarken ciddiyetimi sorguluyordu sanki.
"C için bile çok aptalsın. Umarım yeni olmanın getirdiği bir heyecandır." Kapısı ara ara yabancı öğrenciler tarafından açılan konferans salonunda her ses yankılanıyor ama onunki hep stabil kalabiliyordu. "Bak, yeni çocuk... gerçekten iyi birisine benziyorsun. Bu sınıf seni diri diri yutmadan önce kaç git."
Davullarıma, yine espri efektimi yapmak için vurduğumda Ahmet burun direklerini ovaladı. Ona gülerek baktım. "Sanatla uğraşıyoruz, havalıyız, diyorsun herhalde ama bu diri diri yutma meselesini bana yutturamayacağını söylememde fayda var."
"Salak olduğunu biliyorum, her seferinde kanıtlamana gerek yok." Ahmet tekrar kemanını omzuna yerleştirirken ben de baterime döndüm. Anoreksi olmuş birisi için 'diri diri yutmak' tabiri kesinlikle doğruydu fakat o kadar büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyordum.
Umuyordum ki bu, buz dağının görünen yüzü değildi.
الفصل 4
Bölüm IV
نهاية الفصل
0 تعليق
لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.