Skip to content

PERDE

Chapter 2 · 25 min read

PERDE

Chapter 2

Bölüm II

Eve gelip anahtarlığımı askıya asarken işittiğim adım sesleriyle irkildim. Bu, pek aşina olduğum bir durum değildi zira ailem sürekli çalışıyordu ve genelde evde yalnız geçirdiğim en az 3 saatim oluyordu. Bazen işleri uzuyordu ve o zamanlarda yemek yeme talimatını bir mesaj olarak atıp ben uyuduktan çok sonra geldiklerini tahmin ediyordum. Ebeveynleri çalışan bir çocuk olarak büyümeye çok genç yaşta başlamıştım. Belki onlar da bu duruma hazır değillerdi, belki de bu sebeple kardeşim artık aramızda değildi. Bilemiyordum.

Çantamı kenara bırakıp içeriye doğru meraklı meraklı geçerken annemle karşılaştım. Yüzünde, asla sorduğunu görmediğim sıcak bir gülümseme vardı ve bana o kadar hayran bakıyordu ki ister istemez utanmıştım. Küçüklüğümden beri bana o kadar nazikti ki sırlarımı paylaşıp dost olabildiğim tek insan gibiydi. Psikolojimi iyi çözümler, nerede ne yapacağını iyi bilirdi. Hayatımın her alanında onun gibi olmak istemiştim. Bana kalırsa bu dünyada ondan daha kusursuz bir insan yoktu. "Arslan'ım. Hoş geldin, oğlum benim." sımsıkı sarılırken ben de ona sarıldım. İşleri yüzünden bana zaman ayıramadığını falan mı düşünmüştü acaba? Gerçi bu, ona göre bir düşünce değildi. Kimse kendini kötü görmezdi neticede. Ben bile onun kötü özelliği olmadığını düşünüyorken, o, nasıl kendisinde bulacaktı?

"Hoş buldum, anne." dedim ben de gülümseyerek. "İştesindir, sanıyordum." Hesap soruyor gibi hissettiğim anda zaten kelimeler dudaklarımdan dökülmüş bulunduğundan, yanlış anlamamasını umut etmek kalıyordu ellerimde.

Geri çekildi ve başını yana eğip gülümsedi. "Ah, oğlum.. Öyleydi ama bil bakalım kim komşuları sağır etmeye çalışıyormuş?" o sırada gözlerini yere çevirdi. Ben de dikkatlice yere bakarken suçlu bir tavırla oturmuş Grammy'i gördüm. Kuyruğu pervane gibi dönüyor ve gözleri büyük bir suçlulukla bana bakıyordu. Resmen "kurtar beni" diyordu ama ne yazık ki seni kurtaramazdım küçük kızım. Yaptıklarının cezasını çekmek zorundaydın.

Gülümseyerek tekrar anneme döndüm. Kolları arasında can çekişen bebeğe bu sefer acıması yok gibi görünüyordu. Pozitif kalmaya çalışarak "Yürüyüşe mi çıkaracaktın?" Diye sordum. Evden kovması gibi bir olasılığı değerlendirmesinden deli gibi korkuyordum. Evde kimse yokken hayvancağızın sıkılıyor olması çok doğal değil miydi? Bana kalırsa komşular da biraz abartıyordu.

Annem başıyla onaylayıp üstünü çırptı, sanki toz varmış gibi. Titiz bir kadındı ve sırf ben istiyorum diye Grammy'e katlandığını biliyordum. "Evet. Sen de gelmek ister misin? Hem bana yeni okulunun ilk gününden de bahsedersin?" elindeki tasmayı Grammy'e geçirmeyi başardığında saate baktım.

"Olabilir." düşünceler, filtresiz bir şekilde dudaklarıma akıyordu adeta. "Oradan da bateri dersime geçebilirim hem. Olur mu?"

Gülümseyerek başıyla onayladığında odama gidip kıyafetlerimi ayarladım. Ceketle birlikte elbette. Zaten akşam olmak üzereydi ve bu sefer emindim ki üşüyecektim. Tüm gün şanslı bir şekilde çok üşümesem de bir pervasızlık daha yaparsam dersimi alamadığım için doğa kanunları tarafından cezalandırılacağım kesindi.

Bir de şimdi hava beni haksız çıkarıp ısınmaya kalkarsa gerçekten kafayı yerdim.

Hızlıca üstümü değiştirdikten sonra anahtarımı cebime attım ve kapıyı açıp asansörü çağırdım. Annem de o sırada Grammy'i kucaklamış, kapıyı kilitlemekle meşguldü. "Eee, anlat bakalım, oğlum?" dedi bana döndükten sonra. "İlk günün nasıl geçti?"

Omuz silkip gelen asansöre bindim ve sıfıra basıp anneme döndüm. "Normaldi. Sadece müdür yardımcısı sınav gibi bir şey yaptı ama sınava da benzemiyodu. Değişik, anlam veremediğim sorular vardı. 4 taneydi ve okulla zerre ilgisi yoktu. Ya da vardı ama ben anlamadım, bilemiyorum artık o kısmını."

Annem kaşlarını kaldırmış, merakla beni dinliyordu. Sonunda asansörün kapısı sola doğru açıldığında ilk o çıktı ve küçük tatlı kar topumuzu -Grammy'i- yere indirdi. Ana kapıdan çıkmamıştık ama gerisinde fazla heyecanlı davranacağını düşünmemiş olmalıydı. Oysa Grammy, şimdi bile yerinde duramıyor gibi görünüyordu. "Yoksa şu enstürmanlar ve sporla ilgili sorular olan kağıttan mı bahsediyorsun?"

"Evet!" heyecanla ana kapıyı kendime çekerken cevaplamıştım annemin sorusunu. Onların geçebilmesi için ağır, demiz kapıyı tutarken "Size de mi verdiler aynı kâğıttan?" Diye merakla sordum. Belki de karşılaştırdığı kağıt onların doldurduğu kağıttı. Zaten Deniz Hoca da öyle bir şeylerden bahsetmişti, yanlış hatırlamıyorsam.

"Evet.." annem, benim kadar heyecanla karşılamadı bu durumu. Düşüncelerine dalmış, belki de mantık kurmaya çalışmıştı. "Öğrencileri tanımak için olduğunu düşünmüştük." Grammy annemi çekiştiriyor, etrafta hoplayıp zıplıyordu ama şu an ikimiz de ona ilgi gösterecek durumda değildik.

"Belki de öyledir. Bana önemli olmadığını söyledi." Omuz silktim. Annemi de düşüncelerinden uyandırıp Grammy'nin acısına son vermek istediğimden söylemiş olabilirdim ama bu herkes için kazanç olmaz mıydı? Bu olay için ikimizin de elinden bir şey gelmezdi artık.

"Evet, bize de öyle. Dediğin gibidir, canım." gülümseyerek Grammy'e baktı ve tasmasını çıkarıp etrafta ışık hızında gezinmesine izin verdi. Tekrar bana dönüp samimi sorularını sürdürdü. "Sınıfınla kaynaşabildin mi?"

"Evet! Aslında biraz garip gibiler ve çoğunu tam olarak tanıdığımı da söyleyemem ama birkaçı çok sevecen ve arkadaş canlısıydı. Hatta Ahmet diye bir çocuk da bugün bizim sınıftaymış. Şanslı olduğumu söylediler bu yüzden." Sınıfla ilgili aklıma gelen her şeyi, aklıma geldiği şekilde akatardığım için annemin de kafasının karışabileceği ancak dank etti kafama. Ne yapabilirdim ki? Onunla geçirdiğim zaman o kadar kısıtlıydı ki hayatımda olup biteni, olabildiğince hızlı ve filtresiz olarak aktarmak istiyordum ona.

Annemin kaşları ağır ağır gözlerine doğru yol alırken düşünceli bir yüz ifadesiyle bana döndü. "Nasıl yani? Neden şanslı hissetmen gerekiyormuş ki?" Sesine hakim olan tedirginlik bir an için beni de germişti. Neden her kelimeme temkinle yaklaşıyordu ki?

"Hiç gelmezmiş okula da o yüzden. Sanırım anoreksiymiş ama bana kalırsa benden sağlam çocuk." ufak ufak gülerken annem de acı acı gülümsedi. Çocukların hasta olmasını kaldıramadığını biliyordum. Bunun altında yatan sebeple ilgili tahminlerimi ona soramadığım için sadece birer tahmin olarak kalıyordu fakat emindim ki dünyaya gelmiş kardeşimin, sonucunu henüz öğrenemediğim akıbeti yüzündendi. Bu konuyu bildiğimi de açık edemeyeceğim için sessiz kalmayı seçtim yine.

"Çağımızın bir gerçeği artık, yeme bozukluğu." Annem, karşısında kendi hastalarından birisi varmış gibi konuşmaya başladığında gülümsedim. Hasta olan ben değildim ki, niye bana anlatıyordu? Zaten biliyordum ayrıca. "Tedavilerini aksatmadığı sürece en yakın zamanda iyileşip gelmeye devam edecektir." merhametli bir gülümsemeyle devam etti. Artık daha yumuşak bakıyordu ve anlamanın zor olmadığı şekilde onun için üzülüyordu. Kim üzülmezdi ki?

Saatime baktığımda koşarak gitsem bile geç kalacağım bateri dersim, adeta beynimde bir fırtına yaratarak ortaya çıkmıştı. "Geç kalıyorum." Gülümseyerek yumuşatmaya çalıştığım duruma karşılık annem de güldü.

"Koş hadi, ne zaman zamanında gittin ki?" Grammy yanımıza gelmiş, veda etmek istercesine bir sağa bir sola bana bakarak zıplıyordu. Onu kucaklayıp başını okşadıktan sonra annemin kucağına bıraktım ve el sallayıp koşmaya başladım. Artık annemi bir daha ne zaman görme şansım olacaktı, bilemezdim.

Bateri hocam -Sevda Doğan- bekletilmekten, düzensiz ve yazısı kötü, onu ciddiye almadığını bu şekilde ifade eden öğrencilerden nefret ederdi. Ne büyük şans ki hepsi de bende ister istemez mevcuttu ve muhtemelen bu dünyaya onun sınavı olarak gönderilmiştim. Şu anki tek duam, bana karşı daha az kızgın olması olurdu.

Nefes nefese kalmış halde binaya girdikten sonra danışmadaki ablaya selam verdim ve aşağıya doğru ağır adımlarla inmeye başladım. İlk kez sadece piyano sesi hakimdi buraya. Normalde bu katın gürültüden yıkılıyor olması gerekiyordu ama şu an sadece bir piyano sesi, bir de güçlü solistin tüyleri diken diken eden sesi vardı.

Hemen yanımdaki piyano odasına baktığımda kimsenin olmadığını fark ettim. Başka nereden geliyor olabilirdi ki? Bu katta piyano bulunan iki oda vardı. Birisi piyano odası, ikincisiyse ses çalışmaları için mini konserlere hazırlanan öğrencilerin kullandığı prova odasıydı, piyano odasının çapraz karşısında kalıyordu. Sessiz adımlarla oraya yöneldim ve içeriye göz atmak istedim ama iğne atsam düşmeyecek bir kalabalık vardı. İnsanlar resmen odaya sığmamış, bir de dışarı taşmışlardı. Hiç ses çıkmıyordu, nasıl herkes buraya anlaşmış gibi toplanabilmişti, anlamamıştım. Piyanonun nahif tonu ve solistin sesi, herkesi mum gibi orada dikmeye yetebiliyordu. Fısıldaşarak bile olsa değerlendiren yoktu, dedikodusunu yapan yoktu.

İçeriye geçip kalabalığın arasından sıyrılarak piyanonun başındaki kişiyi görmeye çalıştım. Parlaklarını piyanodan çekmiş ve başını geriye atarak derin bir nefes almıştı. Ceketinin kapüşonu başına çekili olduğundan tam ayırt edememiştim, piyanonun tuşları üzerinde tekrar yer bulan parmakları çubuk kadar inceydi. Bedeni kambur duruyordu ama sesi düzgün ve gür çıkıyordu. Belki şarkıyı biliyor olmamdan dolayı, sesi de tanıdık geliyordu.

Derin bir nefes almıştı ki aniden iç çekip parmaklarını piyanodan çekti, bize doğru deri koltuk üzerinde döndüğünde mavi-yeşil ela gözlerine tanıklık ettim. Ahmet olabilir miydi? Ama o gitar ve keman çalıyordu, piyano da çalıyor olabilir miydi ki? Ne zamandır müzikle ilgileniyordu kim bilir? Okulu bile bu amaçla kullandığı düşünüldüğünde pek de şaşırtıcı görünmezdi aslında. Neden güzel sanatlarda şansını denemediğini merak ettim. Kabul alamamış mıydı yoksa?

"Rica etsem sadece Sevda hocayla yalnız kalabilir miyim?" dedi bıkkın bir ses tonuyla. Ellerini iki yanına salmış, herkesin ağır ağır dışarı çıkışını izlemişti. O sırada benim de gözlerim Sevda Hocayı aramaya başlamıştı. Burada olduğu, aklımın ucundan bile geçmezdi. Genelde ders dışında müzikle ilgilenmenin ona işkence olduğunu, sabahtan akşama kadar bu işi yapınca insanın beyninin yorulduğunu ve hatta durduğunu söylerdi. Yaptığı mesleğe inat bir migreni vardı ve o krizlere denk gelmek, en büyük korkularım arasındaydı.

Ben etrafa aval aval bakarken piyano çalan çocuk ayağa kalkıp elini omzuma attı. "Arslan?" dedi sorarcasına. Sanki burada olmam, dünyanın en tuhaf durumuymuş gibi tonlamıştı adımı.

Başımı yavaşça ona çevirirken o da kapüşonunu çıkarmış, dik dik bana bakmaya başlamıştı. Sonunda göz göze geldiğimizde onun Ahmet olduğuna emin olmuştum artık. Yüzünün inceliğinden bile kolayca ayırt edilirdi aslında ama burada olacağına pek ihtimal vermediğim içindi sanırım, konduramamıştım. "Vay be, sen de mi buradaydın?" Diye sordu, hafif gülümseyerek. Yüzünde az da olsa samimiyet kırıntılarına rastlayabiliyordum. "Ama bunun rastlantı olacağını düşüneceğimi sanıyorsan yanılıyorsun." tekrar piyanonun koltuğuna oturup parmaklarını tuşlara götürdü. "Kapıyı kapatır mısın?"

Kaşlarım hafif çatık kapıyı kapatırken bir yandan da koridorda kalan birisi olup olmadığına bakıyordum. Hala Sevda Hoca'nın nerede olabileceğini düşünüyordum ki Ahmet de şarkısına devam ediyordu sakinca. Bir kayıttan dinliyormuş hissi veriyordu. Tanıdık notalar, kaçmayan ritim, bir kez olsun çatlamayan ses...

Omzumu piyanonun yaslandığı duvara yaslayıp hayranlıkla onu izlerken bakışları bana döndü ve yanındaki boşluğu işaret etti. "Çalmayı biliyor musun?"

Omuz silktim. "Bildiğim tek enstürman bateri benim." Gülerek bu ayıbımı örtmeye çalıştım. Onun yanında, dünyaya gönderilmiş ilk insan gibi hissediyordum. "Senin gibi tüm yetenekleri üstüme toplayamamışım."

Gülerek ellerime baktı ve birkaç saniye sonra sağ elini elime uzattı. "Gel, sana göstereyim."

"Ben hiç çalmadım dedim ya." dedim tedirginlikle. "Aniden içine sokma."

Oysa onun gözlerinde kendinden emin bir ifade vardı, benimkinin aksine. Sanki yıllarca çalmıştı benimle o piyanoyu, şimdi de tekrar çalmak için ikna ediyordu. Nazikçe yanına çekiştirip oturttuktan sonra derin bir nefes aldı. Gözleri birkaç saniye için siyah beyaz tuşlar arasında hızlı bir gezintiye çıktı.

Sonunda gülüp diğer elinin üstüne elimi koydurttu. "Bateri çalarken de beyninin iki tarafını kullanıyor olmalısın sonuçta, değil mi? Mantık hemen hemen aynı. Ayrıca bu şarkı, sandığın kadar da zor değil. Birkaç kez çalsan piyano çalabiliyorum diyebilirsin." dalgın gözleri yine piyanonun tuşlarında gezinirken yüzündeki yorgunluğa bir türlü anlam veremiyordum. Belki de geceleri hiç uyumayıp ihtiyacı olan dinlenmeyi okulda sağladığından henüz kendine gelememişti. Okulda uyuduğu uyku da uyku sayılmazdı ne de olsa. Belki de sadece duruşu böyleydi. Belki de her zaman böyle görünüyordu. Onu tanıyana kadar hiçbir konuda kesin yargılarda bulunamıyordum.

Parmaklarının narin ve zarif hareketlerine ayak uydurmaya çalışan parmaklarımı takip etmeye çalışıyordum. "Neden öğretmeye çalışıyorsun ki?" dedim durgunlukla. Dudaklarım bile aralanamamış gibiydi, tüm odağım, piyano üstünde gezen parmaklarımızdaydı.

"Öğrenmek istemiyor musun?" O da beni umursamazca cevapladı beni. Parmaklarının hareketlerini eskisinden daha yavaş yaparken arada bir kontrolü bana bırakıyor, ezberden de olsa öğretmeye çalışıyordu. Zaten 5 dakika içinde tüm piyanoyu hatasız çalmayı öğreteceğini falan sanıyorsa çıldırmış demekti.

"Ondan değil de..." dedim, parmaklarını bu sefer de ben yönetirken. Resmen tamamen bana bırakmak üzereydi. Nasıl olurdu da saniyeler içinde koskoca enstürmanı ezberleyebilirdim?

"Eee?" Devam etmem için diretirken umursamazlığını dürdürüyordu ya da piyanoya odaklandığından bana olan dikkatini azalmıştı, tıpkı benim ona karşı yaptığım gibi. "Sana da yetenek yüklüyorum işte, kendini aşağıda görme diye. İstemiyorsan yapmam."

Omuz silktim. "İstemiyorum, demedim ki?" dedim, homurtuyla. "Sadece nedenini anlayamıyordum hepsi bu..."

Ellerini iki yanına koyup destek alarak başını geriye attı ve sessizce melodiyi mırıldanmaya başladı. "Artık anladın işte. Anlamadın mı yoksa?" başını bana çevirip güldüğünde göz devirdim.

"Anladım anladım. Üstüme gelip durma artık!" Hiçbir bilgimin olmadığı enstürmanı çalabilmiş olmak gerçekten garip ve aynı zamanda harikulade hissettirmişti. Dünyanın zirvesinde falandım. O da böyle hisseder miydi acaba?

"Bizim sınıfa düşmene şaşmamalı, hemen öğreniyorsun." Açık boynundaki tüm kıkırdaklar sayısına kadar belli oluyordu sanki ama sürekli odaklanırsam rahatsız olacağını düşünerek kaçırdım gözlerimi.

Kaşlarımı çattım. Onun bedeninin inceliğine o kadar kaptırmıştım ki kendimi, basit bir konuyu bile takip edememiştim. "Neyi?" diye sordum merakla.

Kahkahayı basıp ayaklarına güç vererek usulca kalktı. "Piyanoyu işte. Hafızan çok iyi olmalı." Arkama geçti, omuzlarımdan tutup bir ileri bir geri neşeli bir biçimde sarsmaya başladı. "Başardın! Başardın! Hadi kutlayalım!"

Şaşkınlıkla dengemi sağlamaya çalışırken sebepsizce gülüyordum. "Nesin sen, Ahmet'in ikiz kardeşi falan mı? Kendisine hiç benzemiyorsun da."

Gülerek kendini tekrar koltuğa bıraktı ve derin bir nefes aldı. "Ne istiyorsun, yeni çocuk? Acı çekmek falan mı?" ciddi yüz ifadesi geri döndü. Bakışları soluklaştı. Sanki birkaç saniyeliğine ruhunu neşeli birine satmıştı ve şimdi iadesini alıyordu.

Kaşlarım çatıldı. "Şimdi anlıyorum... Sen bipolarsın! Bu yüzden herkes, sen ne dersen onu yapıyor!" parmağımı şıklattım. "Sonunda çözdüm!" Gözlerimin bu düşüncelerle parladığına bile emindim zira gerçek anlamda mutlu olmuştum. Sonunda onu çözebilmeye bir adım da olsa yaklaşmak güzeldi.

Benim halime gülmeye başladığında hücrelerime kadar aptal olduğumu düşündüğünü hissettirmişti. "Hayır tabiki! Sadece fazla kişisel gelişim videoları, kitapları ve bolca denemeden sonra insanları nasıl ikna edeceğimi çözdüm, hepsi bu" İç çekti, iç çektim. Gerçekten bu kadar basit mi açıklayacaktı onca büyük fikrimi?

"Buna gerçekten inanmamı mı bekliyorsun?" Somurttum. Kollarımı bağlamış, ayağa kalkmış ve az önceki gibi sırtımı tekrar duvara yaslamıştım. Neden o da tekrar şarkısına dönmüyordu ki? Neden benimle iletişime geçiyordu? Adı üstünde, yeni çocuktum ve söylediğine göre benimle çok da görüşmeyecekti. Absürt teorilerimi de basitçe açıklayacak yolları varsa, önemsemiyorsa neden hala burada sohbet ediyorduk?

"Seni inandırabilirim ama bu sana aile fırçası, gece kurtlarla boğuşma ve yalnızlığa mal olur." yüzündeki ciddiyet, hiç sakası olmadığını kanıtlar nitelikteydi ama inanasım da gelmiyordu doğrusu.

"Gerçekten inanmamı bekleme." dedim gülerek. İşi şakaya vurmanın en iyisi olacağına karar vermiştim. "Ama inandırmanı isterim. Aile fırçası için önce bir aileye ihtiyacım var, gerisi de benim için sorun değil doğrusu. Sonuçta benim bedenim ve benim düşüncelerim. Onları da yönetmeyi başarabiliyorum."

Gözleri ardına kadar açıldı, dirseklerini diz kapaklarına yasladı ve nazikçe dilini dudakları üstünde gezdirmeyi seçti. "Nasıl yani, öldüler mi?" şaşkınlık ve hüzünle kaplı ses tonu resmen yüreğimi sızlattı. Ne diyeceğini bilememiş gibi bir hali vardı. Onu böyle görmek, bir an için benim de gerilmeme sebep oldu, hiç yoktan yere.

Kaşlarım çatıldı. "Ne!? Hayır, tabi ki! Sadece evde değiller. Yani evdeler tabi de hep değiller... Yani muhtemelen annem evde ama yine muhtemelen gidecektir." Gözlerimi kapattım. Niye bu kadar saçmalamıştım ki? "Ne önemi var ki?"

"Her türlü fırça yemez misin?" dedi, gülümseyerek. Başını biraz kaldırmış ve ciddiyetle bakmıştı. "Sonuçta eve geliyorlar, değil mi?"

"Merak etme, yemem fırça falan. Şu an yiyebileceğim tek fırça, Sevda hocaya ait." etrafa bakındım. Ahmet'le konuşurken asıl amacımı tamamen unutmuştum. "Bu arada, Sevda Hoca kalsın, demiştin... Nerede o? Ben de onun için bekliyordum."

Tüm vücudu sarsılarak büyük bir kahkaha atmıştı. "Yoksa sen de mi bugün gelmeyeceğini bilmiyorsun?" dedi, kendine gelmeye çalışarak. Kollarını karnında kavuşturmuş, gülmeye devam ediyordu. "Kesinlikle herkes ayakta uyuyor burada."

Somurttum. "N'oldu ki Sevda Hocaya?" O kadar koşturmanın sonucu bu mu olacaktı? En azından mesaj çekseydi. Ölür müydü gerçekten?

Ahmet derin bir nefes aldı, omuz silkti. Sonunda toparlanmış gibi görünüyordu. "Bugün gelmeyeceğini söylemişti." dedi. "Herkes başımdan gitsin istiyordum ama öyle dümdüz de kovamazdım. Şansımı deneyeyim demiştim. İlk defa bu kadar yaver gitti." parmaklarını birbirine doladı. "Sen niye geldin? Hala beni takip ettiğini falan düşünüyorum bu arada."

"Alakası yok!" Diye karşılık verdim hiddetle. "Nasıl düşünürsün? Üstümü nasıl değiştirdim o zaman?"

Omuzlarını kaldırıp bir bebek edadıyla büzdü dudaklarını. Masum bir çocuk gibi göründü gözüme, birkaç saniye için. "Onu da mı ben düşüneceğim? Belki de sırf bu savunmayı yapmak için yanında falan taşıyorsundur."

"Sen paranoyağın tekisin." Dedim, gülerek. "Gerçekten böyle düşünmedin, değil mi? Dersim vardı benim. Merak etme, hayatımın aşkını gizli gizli izlemiyorum." Rauf adına bir gönderme yapmaya özen göstermiştim zira bana aralarında geçen olaylarla ilgili bir şeyler anlatmasını istiyordum.

"Burada mı?" dudak büzdü. "Gerçi evlerimiz yakınmış, doğru da olabilir." Geriye kaykılmış, ellerinden destek alır halde tavana bakmaya başlamıştı.

"Paranoyaklık yapmayı bırakır mısın?" diye sürdürdüm inadımı ve sözlerimi. Hala onun psikolojik olarak rahatsız olduğuna atıfta bulunmaya çalışıyordum ama belli ki onun umursadığı falan yoktu. Belki de Rauf onu çoktan bu konuda umursamaz kılacak kadar dalga geçmişti. "Sana yalan borcum yok, hem de daha bugün tanışmışken."

"Yalancısın demiyorum." dedi, elini havada sallayıp gülüşünü tamamen yüzünden sildikten sonra. "Vurmalı çalgılar bana çok zor gelir hep. Ellerimin ikisini de bambaşka yerlerde kullanmak umrumda değil ama düşüncelerimi ikiye bölmek beni mahvediyor." dalgın bakışlarını, biri ona aniden vurmuşcasına keskin bir şekilde dağıtıp tekrar bana baktığında gözlerine sorgu hakimdi. Bu tavrı beni de sorgulamaya itmiş ve duruşumu düzeltip başımı yana eğerek tüm dikkatimi ona vermemi sağlamıştı. "Bu arada..." bir süre durup tekrar parmaklarını piyanonun narin tuşelerine değdirdi ve yavaşça tekrar,az önce söylediği o şarkıyı çalmaya devam etti. Düşüncelerini toplamış gibi hızlıca parmaklarını çekti. Bu kadar ani tavırlar sergilemesi, tüm kaslarımın kasılmasına sebep oldu. "O sinir bozucu okula gitmeme sebep olacak mısın?"

"Ne?" Tam olarak neden bahsediyordu ki? "Merak etme, Arslan kılığına girmiş Rauf değilim ben. İstemiyorsan gelme, bunu sen bileceksin. Dadın değilim ya!" Ellerimi cebime sokup başımı çevirdim. Deliydi bu çocuk, başka açıklaması yoktu.

"Hayır, yani... demek istediğim.." ciğerlerini havayla doldurdu, düşüncelerini toparlamak adına parmaklarını şakaklarına bastırdı. Gözlerini birkaç saniyeliğine göz kapaklarıyla örttü. "Eğer baterist olarak sınıfa katılmaya karar verirsen sana ayak uydurabilmek için okula geleceğim, demiştim." dedi umursamazca. O an demek istedikleri tek tek yerini buldu zihnimde. "Buna sebep olacak mısın, diyorum!"

Omuz silkip sandalyelerden birini çekip oturdum ve elimi istemsizce saçlarıma attım. Gerilmiştim. Sanki ne cevap verirsem vereyim yanlış olacakmış gibi geliyordu. "Bilmiyorum." Bu basit cevabın beni kurtaracağını sanmıştım fakat tek yaptığı karşımdaki genç oğlanın merakını daha da arttırmak olmuştu. "Teklif ederlerse reddetmem tabiki.'' dedim, kendi kendime konuşur bir tonda lakin duymuş olacak ki derin bir iç çekti.

"Hayır desen şaşırırdım zaten, gerçekten. Seni iğnelemiyorum ya da yargılamıyorum, kim şehrin en geniş kitleye sahip mekanlarından birinde yeteneğini sergilemek istemezdi ki?''

"Barınaktan mı bahsediyorsun gerçekten?" Diye yargılar bir tonda, baygın bakışlarımı ona sunarak sordum sorumu . "Gerçekten inanamayacağım kadar geniş bir kitle. Umuyorum ki vurduğum her davulda, her zilde köpek ve kedi yavruları daha mutlu olurlar."

"Barınak yardımı, demiştim! Gerçekten kedi ve köpeğe mi çalacağız sandın? Ya aptalsın ya da dinlemiyorsun hiç beni!" Baştan aşağı beni yargılayarak süzerken bir barınak yardımı için kaç kişinin toplanabileceğini merak ettim. O sırada hala bana dimdik bana gözleriyle duyguları bütünleşmiş halde olan oğlana baktım. Onunla göz temasında birkaç saniye fazla bulunmak delirmeme sebep olabilirdi. "O barınaklar tek başlarına ayakta kalmıyorlar, bir gelir kaynakları olmak zorunda ve bunu da zengin insanlardan sağlıyorlar. Eğer yeterince iyi gösteri yapılırsa barınağa yardımda bulunan insanlar anlam veremediğim şekilde daha çok para vermeye yöneliyorlar." Mimik ve jestleri o kadar yerindeydi ki konuşmasıyla mest olmuştum. Nasıl olabilirdi de bu kadar kusursuz davranabilirdi? Büyümüş de küçülmüş deyimine cuk otururdu.

"Barınaklar nasıl işliyor, biliyorum herhalde!" Aslında tek bir olayını bile bilmiyordum ama onun bu yargılayıcı bakışları altında resmen eziliyordum. "Sus artık."

İç geçirdi ve tekrar piyanonun tuşlarında, baskı uygulamadan gezdirdi parmaklarını. "Öyle mi? Biraz belli de et, olur mu? Nefesimi boşa harcadım resmen."

"Sanki sayılı da..." homurdana homurdana başımı çevirdim. Hala haklı çıkmaya çalışıyor olmam beni bile şaşırtıyordu.

"Belki öyledir. Bunu biraz düşün." Başını tuşlara yaslayıp gözlerini kapattığında derin bir iç çektim ve konuyu değiştirmek için bir şeyler düşünmeye başladım. Ortama hakim olan tek şey, yaslandığı tuşlardaki düzensiz seslerdi.

''Okulunu neden sevmiyorsun ki? herkes çok iyiye benziyor.'' dedim, ona bakarak. parmakları tekrar ve tekrar piyanoya bir hevesle gidip kırılganlıkla dönerken sayılı olan nefeslerinden derin bir tane aldı ve dışarı bırakırken bana döndü. Sonunda gözleri göz kapaklarının ardındaki esaretinden kurtulmuştu.

"Bilmediğin şeyler var, yeni çocuk. Neredeyse tüm sınıf benden nefret ediyor ve tüm hocaların asıl amacını öğrendikten sonra da hiçbir zevki kalmıyor. Raporla sınıf atlayabiliyorsam neden okula gitmek isteyeyim ki? Zaten büyük bir hedefim de yok. Muhtemelen güzel sanatlar falan okurum. Bitirmesi de zor olmaz benim için." Söyledikleri içten gibi görünse de bir maskenin arkasından okunan, ezber cümleler gibi hissettiriyordu.

"Nasıl yani? ayda bir 'Ahmet tutulması' falan mı yaşanıyor yani okulda?" dedim işi dalgaya alarak. Sağ olsun o da beni dinlediğini belli edip hafifçe gülümserken bir anda ayağa kalkmasıyla ödüm patlamıştı.

"Hadi bana ritim tut." Elini, kapıya doğru uzatarak çabucak söylemişti. Sanki dünyayı kurtarmamı istemiş gibi bir avallıkla ona bakarken tekrar ufak da olsa bir kahkaha bıraktı ve elini serbest bırakıp ince bedenine çarpmasına neden oldu. ''Sadece bana ritim tut dedim, yeni çocuk. Ayda yılda bir gerçekleşen tutulmada da sınıfa rezil mi olayım istiyorsun?''

"Bir anda istenir mi öyle? Olaylar arasındaki bağlantıyı kuracağım diye bir yerimi yırtıyorum." Ayağa kalkıp teklifini kabul ettiğimi belli ettiğimde kapıya yönelmiş ve yavaşça aralarken etrafa göz atmayı eksik etmemişti. Neden bu kadar temkinli davrandığına bir türlü anlam veremiyordum. Küçücük kurs merkezinde kimden kaçıyor olabilirdi ki? Ayrıca kaçmak için daha iyi bir yer de bulamamış mıydı gerçekten?

Ağır adımlarla dışarı çıkmadan önce kapüşonunu çekti tekrar ve hemen karşıdaki bateri odasına yöneltti bedenini. Adımları bir anda hızlandığında ve hızlıca kendini içeri attığında ceketini de çıkarıverdi. Onun aksine daha yavaş ve umursamaz ilerleyen ben, kapıyı kapatmış ve uzun uzun onu izlemeye başlamıştım. Kalçalarını kapatan siyah tişörtü ve belinden her an düşebilirimiş gibi bir izlenim yaratan siyah kot pantolonuyla birlikte hem bir çocuk hem de koca bir adam gibi görünüyordu.

Dağınık saçlarını şöyle bir elinden geçirdi ve kenarda duran çantadan kemanı çıkardı. "Ne çalabilirsin?" Dedi kendini ayarlarken. Ben de sadece baterinin başına oturmuştum işte. Bazen adil gibi görünmese de bu şekilde olması en doğru olandı. Ben özen isteyen bir enstürman çalıyor olsaydım muhtemelen kafayı yerdim. Sürekli temizlemek, sürekli ayarlamak, sürekli gözün gibi bakmak... Ben daha kendime bile bakamıyordum ki enstrümanıma baksaydım!

"Dostum, ben ritimciyim. Sadece birkaç kez şarkıyı dinlemem falan gerekiyor, hepsi bu." Umuramaz tavrıma karşılık birkaç saniye şaşkınlıkla baktıktan sonra gözlerini kapattı sanki bir şey hatırlamış gibi ve aniden gözlerini kapatıp başını geriye attı.

''Müzik kulağı tabi... Pardon...'' Daha çok sesli bir şekilde kendine anımsatmak için söylemiş gibiydi. ''Bu gerçeği her seferinde unutuyorum.'' Başını iki yana, sanki kafasından bir şeyi uzaklaştırmaya çalışıyormuş gibi salladı ve derin bir nefes alarak işine döndü.

Omuz silktim. "Ben bunu çalmaya başladığımda 4 yaşındaydım, tamam mı? Doğal olarak bir müzik kulağım oluşuyor ama bunu övünmek için söylemedim, sadece ne istersen çalarım, demek istedim." dedim, bagetleri elime alırken. Havalı bateristler kadar iyi olmasa da benim de onları elimde ışık hızında çevirerek göz şöleni verdiğim oluyordu lakin bugün, neredeyse 3 kez elimden düşmek üzereydiler.

Yani anlayacağınız üzere şov falan yoktu.

Kemanını omzuna yerleştirip uzak kaldığı sevgilisine bakar gibi uzun uzun tellerini incelediğinde narin parmakları tuşesine gitti. "Doğru..." diye mırıldandı yalnızca. "Az önce çaldığımız şarkıyı çalalım o halde. Onu biliyorsundur." diye de sürdürdü sözlerini. Bir şekilde tüm dikkati elleri arasında duran enstrümanındaydı. Sanki hayatı boyunca hiç aşık olmamıştı da sebebi bu enstrümanmış gibi bir bakış vardı gözlerinde.

"Bilmiyor olsaydım da öğrettin ya zaten." Gülerek onu alaya almıştım.

Ela gözleri birkaç saniyeliğine beni bulmuş lakin sanki neredeyse sarmaladığı enstrümanına ihanet etmiş gibi geri çevirmişti. ''Doğru...''

"Seni tanımıyorum ama her şeyi böyle hızlı mı unutursun yoksa bu 'başımdan git' deme şeklin mi?" Ba dam tıs, espri yaptığımı belli etmek için yaptığım bu harekete bile cevap vermemişti. Rastgele davullara usulca vurmaya devam ederken iç çekişini işittim. Tek kelime etmemişti ama başından gitmemi isteseydi söylerdi, diye düşünürek ona baktım. Kemanından birkaç ses çıkarıyor ama bir türlü doğrusunu bulamamış gibi vazgeçiyordu. böyle geçirdiğimiz yarım saatin ardından kapının tıklatılması, bana da sürpriz olmuştu doğrusu.

"Gelin." dedim nazik bir sesle ama Ahmet kapının arkasına doğru geçmeyi seçmişti, sanki gelecek kişiden haberi varmış gibi.

İçeri girense gitar öğretmeni olduğunu sandığım ve hep görmeme rağmen adını bilmediğim hocaydı. Gülümseyerek ve oldukça kibar nir ses tonuyla ''Keman sesi duydum sanıyordum.'' Dedi. eminim elindeki bagetlerle hiçbir alakası olmayan biri gibi duran beni beklemiyordu. "Kusura bakma, lütfen." diye de ekledi hızlıca.

"Yok, hocam, ne kusuru..." ben de aynı kibarlıkla karşılık vermeye çalışmıştım. Hocanın iyi çalışmalar dileklerinden sonra Ahmet'e baktım. "Ne diye saklanıyorsun?" Diye fısıldadım. "Çok güzel çalıyorsun! Bilse olmaz mıydı?"

Omuz silkip eski yerine özenle yerleştirdi kemanını. "Hoca olduğunu bilsem saklanmazdım." Arşesini bana doğru tuttu ve küçük daireler çizerek "başla artık. Bir kez daha bölünürsek notaları unutacağım." Dedi.

Başımla onayladım ve bagetleri birbirine vurmaya başladım. "Son iki, üç, dört." Tam girdiğim anda o da ritme ayak uydurarak girmiş ve kusursuz bir performans sergilemiştik. İlk kez çaldığım için tüm odağımı ona veremesem de kusursuz olduğunu anlamak için artı bir çabaya gerek yoktu, o zaten iliklerime kadar bu durumu hissettirmeyi başarıyordu.

Beraber yaptığımız üç dört pratiğin ardından kemanını kucağına çekerek yere oturdu ve sırtını duvara yaslayarak başını geriye attı. "İnanılmaz derecede yoruldum, o aptal barınak konseri beni öldürür!"

Gülerek ona döndüm ve eğilip bagetin ucuyla baget kadar olan kolunu hafifçe dürtmeye çalıştım. "Ölmeye bahane arama. Kimse keman çalarak ölmedi."

Yorgun bakışları benim anlamsız enerji kaynayan gözlerimle buluştuğunda ciğerlerini doldurdu bıkkınlıkla. "Belki ilk olurum. Hiç olmaması, asla olmayacağı anlamına gelmez."

"Nesin sen, filozof falan mı?" göz devirdim. Bu kadar pesimist olmak zorunda mıydı? "Ağlama bu kadar. Zaten kaç şarkı çalınabilir ki en fazla? Dört mü? Nasıl yorulabildiğini anlamadım ama neyse şimdilik, bunu da sonra tartışırız."

"Dört mü?" Dedi dünyadaki tüm şaşkınlığı üzerine toplamış gibi bakarken. Tüylerim ürpermişti yine. Ne demiştim sanki? "Dört ne ya? Hepsi üçer dakika sürse 12 dakika eder." İç çekip ayağa kalkarken kaşlarımı kaldırdım. Ne yani, 12 dakika çok muydu?

"Pekala, 3 olsun. Zaten ilk tahminim de buydu ama en fazla ifadesini koyunca az gibi göründü gözüme."

Kambur duruşundan taviz vermeyerek doğrulduğunda sanki ellerine yapışık gibi olan keman ve yayını ayrı iki yana uzatırken "Ciddi olamazsın!" Diye sitem etti. "Sen gerçekten de psikolojiden hiç mi hiç anlamıyorsun!"

"Ne var!?" Diye inledim. "Doğru dürüst anlattığın mı var sanki? Aslında sadece seni suçlamak da yanlış, ne de olsa sen de okulda yeni sayılırmışsın ama yine de benden kat be kat bilgilisin. Biraz daha yardımcı olamaz mısın?"

Omuzlarını düşürdü, sonunda ayağa kalktı. Yayı yerde sürünürker kemanın salyangoz kısmı sadece ince işaret parmağına tutunuyordu. Belki de gerçekten bütünlemişti onunla. "Pekala... baştan alalım. Bir grup zengini bağış yapmaları için ikna etmek üzere bir gösteri düzenleyeceksin. Senden etkilenmeleri için ilk hedefin kusursuz olmaktır ama ikincisi nedir, biliyor musun?"

"Kesinlikle bilmiyormuşum." Yine o espri efektini, önümdeki davullar ve zillerle yaptığımda göz devirdi, kemanını omzuna yerleştirdi. Bu olay, hiç yaşanmamış gibi davranmayı tercih etmiş olmalıydı.

"Eğer sen bir enstrüman çalmıyor olsaydın seni nasıl etkilerdim? Elbette gerçekten zor görünen, keskin geçişleri olan ve oldukça uzun bir parçayla. Çünkü uzun süre böyle zor bir şeyi çalacak olmam seni gerçekten etkiler." Yayını tek bir notaya yerleştirip yavaşça çekerken mırıldandı. "Ama sen enstrüman çalmak ne demek, biliyorsun. Bu yüzden seni ritmi yakalamamla etkilerim. Şu an 45 bpm'le çalıyorum diye tahmin ediyorum."

"Gerçekten etkilendim." Ba dam tıs! Bu alaycı tavrıma rağmen yine de ona hak veriyordum aslında. Bpm'ine kadar ritmini takip eden birisine nasıl ritim verecektim ben? Ellerimi bacaklarım üzerine bıraktım ve onun kemanı tutan narin parmaklarına baktım. The Godfather filmlerinin herkesin aklına kazınmış olan melodisini çalarken gözleri yarı kısık, adeta andan kopmuş halde sadece kemanına odaklanıyordu. Onu ellemek istememiştim zira onu tanıdığım ilk andan şimdiye kadar geçirdiği en huzurlu an bu anda saklanmış gibi görünüyordu.

"Her neyse." Bir anda çalmayı bırakıp bana döndüğünde adeta boşluğa düşmüştüm. O kadar odaklanmıştım ki onun kemanla olan aşkına, ben de bir an için onun kaybolduğu gerçekliğe geçiş yapmıştım. "Demek istediğimi anladın, değil mi? Daha çok parça ve daha hızlı melodiler çalmak basit insanları etkiler. Ayrıca o sırada sana duydukları hayranlığı kelimelerle ifade edemeyeceklerine inanırlar ve aslında sana parayı bu yüzden verirler. Bir saygı ve hayranlık göstergesi. Sevdiğin birinin doğum gününe hediye almak gibi düşün. Onu sevdiğini kelimelerle ifade etmen asla yetmezmiş gibi düşünürsün." İç çekti. "Ve aslında bu çok boktan bir şey."

"Doğum günün mü?" Dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Hayır?" Hep o mu saçma sorular soracaktı? Bir kere olsun ben kör atış yapmak istemiştim.

"Ne bileyim..." zaten düzgün olan zili düzeltirken dalgın dalgın baktım ona. "İyi analiz ediyorsun ama. Psikolojiye ilgin falan mı var?"

Omuzlarını kaldırıp bıkkınlıkla geri bıraktı. "Sadece yalnızım ve düşünecek bolca zamanım var. Hepsi bu." Tekrar taburesine döndü, kemanını kucağına yatırdı ve sessizce mırıldandı. "18 şarkı olacak."

"Çüş." Diye koydum ilk tepkimi. Biraz sert olmuş olsa da gerçekten şaşırmıştım. "Hepsi üçer dakika olsa 44 dakika eder."

"44 mü? C'ye düşmene şaşamamalı ama yine de beklemiyordum, anlarsın ya." Sırtını biraz uzağında olan duvara adeta bırakıp gözlerini kapatı. "54 eder, zeka küpü. Bir saat bile değil. Aslında az yani."

"Az mı? Siz kaç saatlik gösterilere gittiniz, anlatsana biraz. Ben en fazla 20 dakikalık olanlara gitmişimdir."

Elini saçlarına attı, ince ve düz saçlarını hızlı hızlı savurdu. "Ben kafelerde canlı müzik yapıyordum. Yani içinde bulunduğum en uzun gösterinin 15 saat olma olasılığı var elbette."

"Bir de 54 dakikalık kısacık(?) gösteride ölürüm mü diyorsun?" Göz devirip davullarıma döndüm. "Belli ki ben ölürüm!"

"Ama o zamanlar oldukça dinçtim. Şimdi konuşmak bile yorucu geliyor ve inan ki beni keman çalmaktan daha çok yoruyorsun, yeni çocuk." Kemanını omzuna yerleştirdiğinde onun için bir şaka efekti daha çıkardığımda nihayet onu güldürmeyi başarmıştım.

"Üzgünüm, sayın mükemmel ama bir şeyler öğrenmem gerek, değil mi?" Bagetleri bıraktım ve ellerimi önümde birleştirdim. "Hangi şarkılar var?"

"Bu yüzden okulumu sevmiyorum." Diye geveledi. "Genelde son dakika şarkı eklemeleriyle biliniriz. Bu yüzden ne biçim bir liste biliyor olursan ol, asla sahnedekiyle uyuşmayacaktır."

"Ciddi olamazsın.." başımı geriye atıp gözlerimi mızmız bir çocuk gibi kapattım. "Ben bu kadar profesyonel bile değilim."

"Öylesin." Kemanını kenara bırakıp bana doğru yaklaştı ve telefonunu uzattı. "Numaranı kaydet, seninle çalışırım."

"Seni konuşarak bile yoran birisini çalıştırmayı mı tavsiye ediyorsun gerçekten?" Gülerek başımı kaldırdım ve bana haşmetle bakan zayıf oğlana diktim gözlerimi.

"Evet, öyle yapacağım. Sen kendini yeterli görene kadar gecemi gündüzüme katmaya hazırım." Parmak ucuyla tuttuğu telefonunu yukarı aşağı salladı. "Kaydet şimdi, çok konuşuyorsun."

Umursamaz bir tavırla alıp şifresi olmayan telefonu açtım, numaramı tuşlamaya başladım. "Bu hafta okula gelecek misin? Rauf'un yanından kalkabilirim."

"Gerek yok. Bir yere atarım yine kendimi." Pencereden dışarıya baktı, dalgınlıkla ellerini cebine attı.

"Ahmet, beni yargılama ama gerçekten merak ediyorum. Sen neden bu kadar zayıfsın? Genetik falan mı yoksa hasta olduğun iddiaları gerçek mi?" Dedim telefonu geri ona verirken. Umursamadan cebine attı ve kemanına yönelmeye başladı.

"Top hastalığı, diyorlar. Okulda sık sık duyarsın bunu -ki zaten duymaya başlamışsın." Dizleri üzerine çökerek keman çantasını açtı ve özenle enstrümanını yerleştirdi. "Ama yeme bozukluğum var. Tıp dilindeki adıyla anoreksiya."

"Saçmalayıp durma!" İç geçirdim. "Onların ne söylediğinin ne önemi var? Psikologla falan görüşmüyor musun?"

Çantasını omzuna attı ve iç çekerek baştan aşağı süzdü beni. "Eve gitmeliyim." Dedi kısaca. "Tedavi olmak istesem çoktan olurdum. Umarım bir gün ölürüm, diyen birisi olarak kaynakları tüketmeyi kendimde hak olarak görmüyorum. Yarın okulda görüşürüz"

Ve öylece gitti.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.