تخطٍ إلى المحتوى

PERDE

الفصل 1 · قراءة 38 دقيقة

PERDE

الفصل 1

Bölüm I

Soğuktu...

Oysa okullar açıldığından bu zamana kadar ne kadar süre geçmişti ki? Eylülün sonlarında olan hafif rüzgâr ve sıcak güneşin kararsızlığını ararken kendimi bir anda soğuk ayazın ve bulutlu, karanlık gökyüzünün kasveti içerisinde buluvermiştim. Sanki gökyüzü, daha içeri girmeden kaçmam gerektiğinin işaretlerini veriyordu. Ürperticiydi fakat kaderine boyun eğmek, tam da bana göre değildi. Savaşmalı, defalarca kez başarısız olmalı ve artık kendimden umudu kestikten sonra bu günü hatırlayıp "Kadermiş." demeliydim.

Kısacası buranın tahminimden daha soğuk olması benim için kötü şanstan başka bir şeye işaret değildi zira ben; okulun kısa kollu, ince üniformasının üzerine ceket geçirmeyecek kadar sıcak hissetmiş, yanıma bile almamak konusunda ısrarcı davranmıştım. Ne kibir dolu bir hareket! Naklimi istediğim bu okulun daha ilk gününe böylesi bir talihsiz kararla başlamak, sonrası için kendime tanıdığım hata yapma limitini düşürdüğü için artık daha dikkatli olmalıydım.

Normalde hep aldığım, bir uzvum haline getirdiğim ceketi bir kenara bırakmak, belki de yeni başlangıçlar yapacağım bu okulda geçireceğim ilk gün için de yeni bir kimlik arayışımın ürünüydü. Bilinçaltımda neyin dönüp dolaştığını bilemediğim gibi ona karşı çıkmak için de elimden hiçbir şey gelmemesinin temel sebebi olarak bunu gösterebilirim. Ayrıca pozitif olmak istiyordum: belki de bu soğuk, gelip geçiciydi.

Adımlarımı hızlandırıp ilk kez soğuktan titrediğine şahit olduğum bedenime hakim olmaya çalışarak içeri girdim. Kapının önünde, hemen hemen benim boylarımda ve benim kilolarımda bir adam vardı. Onun da üstünde okul üniforması vardı lakin yine okulun üniformalarından olan bomber ceketini, aptallığımı yüzme vurmak istercesine büyük bir özgüvenle düzeltti. Griyle karışık beyazlamış saçları jöleyle, havaya kucak açarcasına biçimlendirilmeye çalışılmıştı. Bir öğrenci olduğunu savunabilirdim lakin yüzündeki kırışıklar ve derin bakışlar buna müsaade etmezdi, elbette kendisi Benjamin Button değilse.

"Merhabalar..." dedi, gülümseyerek. Elini uzattığında gülümseyerek ben de elimi uzattım. Güven verircesine sıkmış ve gözlerimin içine bir duygu belirtisi ararcasına bakmıştı lakin bulabileceği tek duygu mutluluk olurdu sanırım. Bir de aptallık. Tüm gün aptal olduğumu yüzüme vuracak kadar takıntılı biri olmam, benim için her zaman problem yaratmıştı. En azından bu okulda uslu durup son 2 senemi sakince atlatabileceğime inanmak istiyordum.

Evden çıktığımda kendime bir söz vermiştim. Kafamı boşaltmış ve aklımdaki soru işaretlerinin peşinden koşmayı bırakmıştım. Yalan yoktu, bu düşünce bile omuzlarımdaki yükü azaltmış, daha özgüvenli hissetmeme sebep olmuştu fakat hala içimde bir yerlerde güvensizliğin tetiklediği bir endişe, ortaya çıkacağı zamanı kollayarak sessizce bekliyordu.

"Merhaba..." Etrafı süzerken usulca cevap vermiştim. Ne demem ve nasıl davranmam gerektiği hakkında en ufak fikrim olmasa da doğaçlama devam etmeye çalıştım. "Ben... yeni geldim de..." bu cümlenin ne kadar saçma olduğunu, o adam vurgulayana kadar anlamamıştım.

Gülerek konuşmaya başladığında zaten toparlanamamış kelimelerim arasından beni kurtardığı için az da olsa ona karşı şükran duymuştum. Dalgaya alarak veya ciddiyetle fark etmeksizin konuşma sırasını kendisine çevirmesi, birkaç saniyeliğine rahatlamama sebep olmuştu. "Evet, az önce kapıdan girdiğinde tam olarak buradaydım." o kadar enteresan bir gülüşü vardı ki takip etmekte zorlanıyordum. Bedenini geriye atarak ve çok içten görünmesi için fazladan çaba gösterilmiş gibi görünen bir kahkahaydı bu. Galiba kendi şakasını oldukça komik buluyordu..

Hafifçe gülümsedim. Benden yaşça büyük olması sebebiyle saygı göstermem gerekiyordu. Kimseyle ilk dakikadan ters düşmek istemiyordum. "Ben, yeni kaydoldum, demek istiyordum." dedim, gülmesini bitirdikten hemen sonra.

Biraz ciddileşip ellerini önünde birleştirdi ve başını hafifçe sağa eğdi. Ruhumun derinliklerini görüyor gibi görünen masmavi, parlak gözlerine birkaç saniyeden fazla bakamıyordum. Belki de içimde tuttuğum sırrı görmesinden, anlamasından korkmuştum. "Sen Arslan olmalısın o halde." beni tanımasını az da olsa tuhaf karşılamış olsam da bunu tepkilerime yansıtmamaya özen gösterdim.

Şu ana kadar hiçbir öğretmen tam olarak adımı hatırlayamamıştı ve ben bu gidişata öyle alışmıştım ki kendi öz ailem, evde adımla seslendiğinde bile asla üstüme alınmayacak hale gelmiştim en sonunda. Babam uzun süre sebebini benimle konuştuktan sonra sunduğum nedene gülüp "Eski Arslan'ımızı geri getirelim." demişti. O günden sonra da okula ismimi kabul ettirmek adına uzun uzadıya bir sürü çalışma yapmam için çokça teşviklerde bulunmuştu. Bu çalışmalar bana çok şey kazandırmıştı: özgüven, girişimcilik ve elbette en önemlisi olan başarı bunlardan sadece birkaçıydı. Burada böylesi bir çalışmaya girmeme gerek kalmayacak olması harikaydı!

"Evet... İsmim Arslan. Arslan Akar." dedim, gülümseyip omzumdan düşmekte olan çantamı tekrar omzuma atarak.

Orta yaşlarındaki adam gülümseyerek elini okula doğru, büyük bir sanat eserini sunuyormuşçasına saf bir ciddiyetle uzattı ve "o halde beni takip et, sayın Akar." dedi. Önden ağır adımlarla ilerlemeye başladığında çabucak peşine takıldım.

Birkaç santimle önümde olan adamın ağır adımlarını avantaja çevirerek okulu baştan sona yavaş yavaş incelemeye koyuldum. Girişi o kadar büyüktü ki merdivenlere ulaşana kadar zaten yorulurdunuz. Zaten merdivenlerin sizi götüreceği yerin ön tanıtımı olmasını isterler gibi okulu tek bir tavan altına kurmuşlar, balkon misali katların belli bölümlerinin bu girişi görmesini uygun bulmuşlardı. Merdivenleri ise geniş ve kısaydı fakat dönüşler konusunda abartıya kaçılmıştı. Siyah korkulukları betondandı ve üzerine sadece siyah, düz bir demir levha yerleştirmişlerdi. Büyük denebilecek elimle bir karış genişliğindeydi, diyebilirdim.

İlk kata çıktığımız anda işimizin bittiğini düşünüyordum ki önümde ilerleyen adam merdivenleri olağanca gücüyle tırmanmaya devam ediyor, en ufak yorgunluk belirtisi göstermiyordu. en fazla kırklarında olmalıydı ve bu da azımsanabilecek bir rakam değildi ne de olsa. Hele de yaşadığımız ülkenin şartlarında kırk yaşında bir adam için en az iki sağlık problemi de beraberinde gelirdi hep, yanılıyor muydum?

Eski okulum dört katlıydı. Her katında bir dönem öğrencileri bulunurdu. İlk katı biz 9. sınıflara aitken ikinci kat yani 10. sınıfların katına geçemeden okuldan ayrılmıştım. Bu okula gelmemin temelde iki sebebi vardı: birincisi ve en güçlü olan sebebi, çok güçlü bir akademik kadroya sahip olmalarıydı. İkincisiyse bu okulun daha ilk mezunlarından itibaren tüm mezunlarının çok çeşitli okullara ve bölümlere, yüksek dereceler yaptırarak öğrenci yerleştirebilme kapasitesiydi. Sanırım en kötü öğrencisi bile Türkiye'nin en prestijli ilk on üniversitesinden birisinde, tam burslu veya ilk beşin içerisinde yerleşenler içindeydi.

Merdivenler tamamen bittiğinde okulun üç katlı olduğu tahminim suya düşmüş ve zemin katı da bir kat saymamam gerektiğini kendime hatırlatarak okulun iki katlı olduğu bilgisini cebime atmıştım. Böylesi büyük bir okulun 2 katını da dolduracak kadar öğrencilerinin olabilmesi beni şaşırtmıştı. Zaten bu binanın bir başından öteki başına yürüyene kadar muhtemelen bir teneffüsü yerdik.

Kılavuzum olmuş olan orta yaşlı adam sağa dönüp adımlarını hızlandırdığında anlam veremediğim bir neşe vardı üzerinde. Oysa duvarlar, tavanlar, zeminler... Kısacası her yere koyu renkler hakimdi: gri, lacivert, siyah... Aslında siyahın tüm tonlarına yer verilmiş ama iç açıcı olabilecek hiçbir renk kullanılmamıştı. Burada insan kendini renk körü sanabilir, var olan neşesini de yitirebilirdi.

"Mine!" dedi adam, sesli harfleri uzatarak ve biraz da müzikal bir hava katarak. Önümüzde yürüdüğünü zar zor gördüğüm kapalı kız, hızlıca başını çevirmiş ve öfke kaynayan gözlerini adama doğrultmuştu. Uzun zamandır kanlı bıçaklı olan iki düşman gibi göründüler gözüme. Amerikan kovboy filmlerini aratmayacak bir sahnenin tam ortasında gibiydim. ilk önce kimin silahına davranacağını merak ediyordum.

Göz rengini bu loş ışıklar arasından seçemiyordum fakat öfkesini, sanki kendi öfkemmiş gibi net bir şekilde hissedebiliyordum. Yanında durduğum adam yine gür bir sesle seslendi kıza. "Ders saatinde neden ortalıkta geziyorsun, Mine!?" Kız, ellerini cebinden çıkarmadan öylece durmaya devam etmiş, sonunda da tek kelime etmeden tekrar önüne dönerek ilerlemeye devam etmişti. Az önce ona seslenen kişi umurunda değilmiş gibi davranması nasıl mümkün olabiliyordu? Saygısı da mı yoktu? Onun yerine utanmış ve yanında yürüdüğüm adamın tepkisini ölçebilmek adına yavaşça başımı çevirmiştim fakat beklediğim tepkiyi yüzünde görememiştim.

Adam ceketinin -benim giymeyi akıl edemediğim ceketinin yani- cebinden klasik bir anahtarlık çıkarıp koyu gri kapının deliğine sokarken bana baktı. "Benim adım Deniz Kaya, söylememiştim, değil mi? Bu okulun Müdür yardımcısıyım." kapıyı açıp içeri girerken anahtarı kapıda bırakmış ve içeriye öylece dalmıştı. Zaten ne bekliyordum ki, burası onun odası olmalıydı. İstediğini yapmakta özgürdü. Peşine giderken açık bıraktığı kapıyı kapatıp kapatmamam gerektiğini anlamak için bir süre öylece durdum. Arkası bana dönüktü ve en azından ufak bir bakış atması için içten içe yalvarıyordum.

Masasına geçip koltuğuna oturduğu anda "kapıyı kapatıp otur hadi." dedi hızlıca. Bu yaşına rağmen tecrübeli birisi olabileceğini unutuyordum. Elbette ne yapmam gerektiğini söyleyecekti, bunu tecrübeye bağlamak, çok da mantıklı olmazdı fakat orada öylece dikildiğim için söylemesinden çok, gerçekten öyle yapmamı istediği için söylediğini düşünmüştüm. Öyle de olmuştur zaten, değil mi?

Kullandığı üslupsa sakindi. Henüz hiç öfke belirtisi sezememiştim onda ve bu da bana -doğal olarak- tuhaf gelmişti. Ne de olsa bir müdür yardımcısıydı ve üzerindeki yükten dolayı gergin olmasını beklerdim ama o ortalama olarak nüfusun mutluluğunun çok çok üzerindeydi, diyebilirdim. Okul kıyafetleri yüzünden kandırılıp kandırılmadığımı da değerlendirmiyor değildim. Birisinin beni kandırması çok kolay olurdu zira bu okul hakkında bildiğim tek şey bir lise olduğuydu ve yardıma ihtiyacım varken kandırılmayı aklıma olabildiğince getirmemeye çalışıyordum.

Bu düşüncelerimden sıyrıldım, kandırılıyorsam da kandırılmıyorsam da dediğini yapmak, şu an için en akıllıca olandı. Hızlıca kapıyı örttüm ve omzumda olduğunu unutacağım kadar içi boş olan çantamı dizlerim üzerine yerleştirerek oturdum. Adam bir süre bilgisayar ekranına baktıktan sonra bana döndü ve dirseklerini masaya yaslayarak gülümsedi. "Şimdi seni ufak bir sınavdan geçireceğim, sayın Akar. Bu sınavın herhangi bir özelliği olmadığını baştan belirtmemde fayda var. Tek yapman gereken..." sandalyesini çevirip siyah, küçük fotokopi makinasından çıkan kağıdı aldı. "... Dürüstçe tüm sorulara cevap vermek. Tekrar söylüyorum: bu sınavın herhangi bir özelliği yok."

Başımla onaylayıp çantamı açıyordum ki kalemle beraber kağıdı uzattı. Okulun ilk gününden sınav olmak da oldukça tuhaftı. Gerçi ailem beni bu okula naklederken sürekli olarak başarısından bahsetmişti. O kadar derece öğrencisini çıkarmanın bu tür şeyler olmadan mümkün olmayacağını ortaokul anılarım sayesinde net bir şekilde biliyordum. Aptal liseye geçiş sınavı...

Önümdeki beyaz sehpaya kağıdı koyup pilot kalemin kapağını açtım ve arkasına yerleştirdim. Sorular gerçekten de bir sınavı andırmıyordu ama neden yapıldığını merak etmeme engel olacak hiçbir detaya da sahip değildi..

Çantamı, yanımdaki gri koltuğa bırakıp öne eğildim. Bu şekilde adımı bile güzel yazamadığımı fark ederek sehpayı biraz ittim ve yere diz çöktüm. Sonunda düzgün bir şekilde adımı ve soyadımı yazdıktan sonra ilk soruya geçtim.

Soru 1: Müziğe ilgisi var mı? Çalabildiği enstrüman var mı? Varsa neler?

Cevabım evet olurdu elbette. Küçükken bahtsızlığım yüzünden hem kötü bir ilkokul öğretmenine hem de kötü bir pedagoga denk geldiğim için hiperaktivite tanısı konmuştu ve vurmalı çalgılara yönlendirilmem söylenmişti. Ailem bu konuda bateriyi seçmiş zira benim ne türk sanat müziğine ne de klasik müziğe en ufak bir ilgim olduğunu düşünmüşler. Sanırım o sırada bir rock tutkunu olacağımı sezerek bu kararı vermişlerdi ve haksız da çıkmadılar. Aslında bu durum biraz paradoksal bir söylemdi fakat bunun üzerine daha fazla kafa yormayacaktım.

Soru 2: Öğrenim hayatı boyunca aldığı en düşük not ve bu notu aldığı ders nedir?

Bu anı da benim için pek iç açıcı değildi aslında. Ortaokulun ilk yıllarında daha matematikte harflerin ne gezdiğini düşünürken yapılan bir tarama sınavından 10 almıştım ve sınıfın ortalamasının da benden pek farkı olmadığı için matematik hocamızın sinirleri tepesine gelmiş, ders alalım diye bu notları karnemize geçirmişti.

Buraya bir sayısalcı olarak matematikten 10 aldığımı yazmak utanç vericiydi ama yapabileceğim pek de bir şey yoktu.

Soru 3: Spora yatkınlık derecesi ve lisans durumu nedir?

Okulun beklentileri de çok yüksekti anladığım kadarıyla. Hem dersleri iyi tutup hem de bir enstrüman çalmamızı bekledikleri yetmiyormuş gibi bir de sporu soruyorlardı. Elbette basketbola özel bir ilgim olduğu ortadaydı ama lisans almak için bir çabam asla olmamıştı ya da bunun için zamanım olamamıştı demek daha doğru olurdu zira ben lisans olayını öğrenirken sokakta sabahtan akşama kadar basketbol oynayan basit bir ortaokul öğrencisiydim.

Kısacası... O iş çok uzun sürerdi. Yani ne yanıt vermeliyim? Sanırım "İlgisi var lakin lisansı yok." demek doğru olurdu. Umarım beni bu cevaplardan sonra aptal sanmazdı. Aklıma gelenleri, okulun bu kasvetli baskısı altında toparlamak hiç de kolay değildi.

Soru 4: Kendini nasıl tanımlarsın?

Bu konu hakkında o kadar az düşünmüştüm ki net bir şey söyleyemezdim. Yani etliye sütlüye pek karışmazdım ve genel olarak kendimle vakit geçirmeyi, başkalarıyla geçirmeye yeğlerdim. Yani... Sanırım içe kapanıktım ama tam olarak da asosyal değildim. Sosyalleşmek hoşuma giderdi ama yalnız takılmak her zaman en iyisiydi. Tanrım... Bunları okuduktan sonra şu aşırı içten görünen kahkahasından atmasaydı bari... İşte o zaman sosyal anksiyeteye sahip birisi olabilirim. Her sorudan sonra tepkisini kafamda kurarak kendimi daha fazla korkutmayı da artık kessem iyi olacaktı.

Kağıtta sadece 4 soru olduğuna inanamayarak kağıdın bir önünü bir arkasını iki kez çevirdim ama gerçekten de bu kadardı. Müdür yardımcısı sayın Kaya -böyle mi hitap etmeliydim, emin değildim- bana baktı.

"Bitirdin sanırım. Şu ana kadar en hızlı dolduranlardan birisi de sensin." gülerek defterlerinin arasından elimdekine benzeyen bir kağıt daha çıkardı.

"Neden yavaş doldurulsun ki?" kağıdı hocaya uzatıp tekrar koltuğa otururken diz kapaklarımı çırptım. Aslında tozlanmamıştı bile ve bu titizlik kesinlikle hoşuma gitmişti ama el alışkanlığı olarak çırpmıştım işte.

"Bunu neden yeni sınıf arkadaşlarına sormuyorsun? Eminim birbirinizle paylaşacak ortak noktaları bulmakta zorlanmayacaksınız." çıkardığı kağıda ve benim kağıdıma dikkatle bakarken ben ellerimi önümde birleştirmiş, söyleyeceklerini bekliyordum.

Adam bir süre sonra başını bana çevirip gülümsedi. Sanırım şu asosyal mevzusunu okumuştu. Tam o konuyla ilgili bir şey beklerken konuşmaya başladı. "Ne kadar da güzel... Ailen seni çok iyi tanıyor!" ayağa kalkıp kapıyı açtı. "Hadi şimdi seni sınıfına götürelim."

Bir süre duyduklarıma inanamayarak öylece bakakaldım. "Ailemin ne alakası var ki şimdi, anlayamadım."

Ayağa kalkıp çantamı omzuma attım. Bu sefer adımlarım hızlıydı. Sanırım soruma cevap alamayacaktım. Ben de ona ayak uydurarak peşinden giderken tekrar merdivenlere yönelmiş ve hızlı hızlı inmeye başlamıştım. "Sınıflar bu katta değil miydi?" Okul hakkında pek bilgim yoktu ama okulun giriş katının tamamen lobiden oluştuğunu sanıyordum. Şu an bu adam bu tezimi çürütürcesine hızlı adımlarla aşağı iniyordu.

"Haklısın." dedi sadece ve inmeye devam etti. Peşine takılmak dışında başka bir çarem yoktu. Sınıflar yukarıdaysa beni neden aşağı indiriyor olabilirdi? Yoksa beden eğitimi dersinde falanlar mıydı? Eğer öyleyse spor kıyafetleri için bu seferlik muaf tutulmayı umdum.

Merdivenler biter bitmez sağa dönüp karşıdaki bay personel wc yazan yere doğru gidip sola döndü. Okul, tam anlamıyla bir labirenti andırıyordu. Hangi dönüşün sizi nereye çıkaracağını asla kestiremiyordunuz. Dışardan bakıldığında hemen çözülebilecek ve gizemi olmayan normal bir okuldan farksız görünüyordu oysa. Umarım bu düşüncemi çürüten tek şey okulun iç yapısı olurdu.

Kapının olduğu duvar camla kaplanmıştı ve sınıfın içi net bir şekilde görülebiliyordu. Buna engel olan tek şey cama asılmış posterlerdi ki onlar da azdı. Müdür yardımcısı kapıyı tıklattıktan sonra bana dönüp sıcak bir gülümseme bahşetti. O sırada içeriden gelen gitar sesi susmuş ve görebildiğim kadarıyla bir iki kişi camdan bana bakıyordu. Bir süre tedirgin tedirgin ellerimi ovaladım. Hele de önümde duran müdür yardımcısı böyle gülümseyince nasıl bir sınıfa düştüğümü merak etmeye başlamıştım. Çok mu yaramazlardı mesela? Çok mu sessizlerdi? Belki de çok zorbalardı ve en kötüsü de bu olurdu.

Müdür yardımcısı kapıyı açtıktan hemen sonra omzuma elini koyarak beni içeri aldı. Karşılaştığım ilk kişi incecik bedene sahip, okul kıyafetleri içinde resmen kaybolan çocuktu. Bacağını diğerinin üstüne atmış ve üstüne de gitarını koymuştu. Resmen kemiklerine yaptığı ağırlıktan dolayı kırılacak gibi duruyordu. Hafif kambur duruyordu ama ben içeri girdiğimde dikleşti. Yüzü kusursuzdu, gözleri maviyle yeşil karışımı bir elaydı. Merakla bana bakarken gitarına resmen sarılıyordu. Yalnızca birkaç saniye geçti ama onun öfkesini kazanmış gibi hissetmiştim. Sadece sınıfına yeni gelen birisine nasıl bu kadar sert bir ifadeyle bakabiliyordu?

Bana doğru gelen adama baktım. Bu zayıf çocuğun hemen arkasındaydı az önce. Üzerinde siyah bir gömlek ve siyah, kumaş bir pantolon vardı. Kehribar gözlerinin içi gülüyor, bir yandan da dikkatle beni süzüyordu. "Merhabalar hocam." Beni süzmeyi keserek müdür yardımcısına dönmüştü. Kısa da olsa bir açıklama beklediği aşikardı.

Müdür yardımcısı da gülümseyip "merhabalar, merhabalar" dedi. Sanki bu ikilemesi, merhabasını iki kat daha samimi kılmıştı. Bu abartılı hallerinin kişisine göre olmadığını da anlamıştım. "Yeni öğrencimizi getirdim." gözlerini kısıp etrafa bakındı ve yine o meşhur kahkahasını atarak "ooo tek yeni gelen Arslan değilmiş anlaşılan. Baksana, Sayın Berk de yeni gelmiş!" Omzumda duran elini sıktı. "Eh, iki yabancı kaynaşırsınız artık."

İncecik oğlan ifadesini değiştirmemişti. Birbirinden haz etmeyen yakın iki akraba gibilerdi müdür yardımcısı Deniz hocayla. "Merhaba." dedi umursamazca. Bu fazlasıyla soğuk selamın bana olmadığını anlamak hiç de zor olmamıştı. Bahsi geçen 'Sayın Berk' kime hitap etmek istediğini, hataya mahal bırakmayacak şekilde dikkatle o şahsa bakarak bunu belli ediyordu.

"Günden güne yok oluyorsun, Sayın Berk. Yalnızca öğrenci olarak değil, bir canlı olarak da." kahkahası daha da büyüdüğünde sözünü ettiği oğlana tekrar baktım. Bakışlarında en ufak bir nefret yok, aksine mutluluk vardı lakin cevap vermedi.

Onun aksine ben, bir eğitimci için sözlerinin çok ters ve dik olduğunu düşünmüştüm. Elbette aralarındaki mesele beni ilgilendirmezdi, belki de basit bir şakaydı. Yine de içten içe Deniz Hoca'ya mesafemi koymuştum.

Diğer yandan sınıfta an itibarıyla ders vermekte olan adam bana elini uzatıp "Adım Aytekin Dağsalı." diyerek kendisini en içten şekilde tanıtmıştı. "Müzik öğretmeniyim. Gel bakalım." derken diyalogları takip etmekte az da olsa zorlanmıştım. Herkes hızlı konuşuyor ve pratik cevap veriyordu. Buraya ayak uydurmam imkansız gibi gelecekse sadece bu sebeple gelirdi. Ben söyleyeceklerimi birkaç kez tartmadan dile getiremezken buradaki herkes, basit bir tiyatro metnine sadık kalıyordu sanki.

Müdür yardımcısı "iyi dersler" diyip sınıftan bir kuş edasıyla hızlıca süzülüp çıkarken adının Berk olduğunu -ya da soyadının, bu adamın hitap şeklini çözmem uzun sürecekti- düşündüğüm oğlan tekrar gitarını tellerini, parmaklarıyla nazikçe çekmeye başlamıştı. Titreyen tellerden yayılan güçlü ses, sınıfı o anda susturdu.

Sınıftaki herkes bu çocuğun etrafında daire olmuş, ilgiyle onu dinliyorlardı. Çocuğun; bir erkek için uzun denebilecek saçları, gitarına eğildiği için gözünü kapatmaya yetiyordu ve dik duruşunu bozduğu her an tişörtü üzerinden kemiklerini sayabiliyordum. Nasıl bu kadar zayıf olabiliyordu? Hayatımda o kadar zayıf insan görmüş ve hepsine de aynı soruyu yöneltmiştim ama bu, hepsinden farklıydı. Sanki bedeni kemik olarak dünyaya gelmişti ve o andan beri de ağzına tek lokma atmıyordu. Ayrıca... Saçma bir detay olsa da o da ceket giymemişti ve sınıfta ceketinin olmadığını fark ettiğim tek kişi de oydu.

Aytekin hoca, bana bir sandalye çekip gruba dahil olmamı sağlarken zayıf oğlan uzun uzun beni süzdü. Gözleri yorgun ve bıkkın bakarken yüzünde çok az da olsa kasılan kasların bir gülümsemeye sebep olduğunu görür gibi olmuştum. Belki de bu tamamen benim uydurduğum bir şeydi zira insan sınıfı tarafından kabul görmek ister ve bu olmayınca da uydurmasyonlara başvurmaktan kaçınmazdı.

Hemen önümde oturan sarışın kız hevesle ellerini çırpıp dikeldi. "Ahmet, Ahmet! Yeni çocuk için de bir şeyler çal." başını yana eğdiğinde tüm saçları o yöne doğru dökülmüştü, emredilmiş gibi. "Senin sesini duymadan ölmesin, değil mi?"

Uzun boylu, ortalama kilolarda olan ve karşımdaki zayıf çocuğun arkasında bir hayli heybetli duran oğlan kıza cevap verdi. "Akdeniz Akşamları çalsın mı Melek? Sen çok seversin." sınıftaki herkesin bir süre güldüğüne şahit olmuştum ama o zayıf çocuk sadece başını öne eğmiş ve gitarının tellerine bakmakla yetinmişti. Al işte! Bir de öğrenmem gereken milyonlarca sınıfa ait espri vardı.

Zoraki gülümseyerek olanları izlerken heybetli çocuk elini kaldırdı. Kısa siyah saçları ve tam bir türk babası gibi görünen hafif sakallı yüzüyle ortama büyük bir sıcaklık veriyordu. Az önceki şakasıyla herkesi güldürmeyi başardığına göre sınıf içerisinde de oldukça sevilen birisi olmalıydı. "Ben Mustafa Öztuğ, bu arada. Herkes bana Öztuğ der. Bu okulda çok fazla Mustafa var, şaşırma diye şimdiden kendimi tanıtıyorum." birkaç kişi gülerken gülümsedim.

"Ben de Arslan." dedim yavaşça. Zayıf oğlan başını kaldırıp tekrar gitarını tıngırdatmaya başladığında herkes sessizliğine gömülüp ona döndü. Belli ki sınıfta hatrı sayılır birisiydi.

Dikkatle onu izlerken başını o kadar öne eğmişti ki sırtındaki kemikleri tam karşısında olmama rağmen net bir şekilde görebiliyordum. Dağınık sarı saçları tüm yüzünü kapatıyordu ve sadece parmaklarının konumlarına odaklanmış gibiydi. Sonra doğrulup, derin bir nefes alarak doğrudan bana baktı. Onunla uzun süre göz temasında kalmak istemeyeceğim kadar keskin bakışları vardı. Ruhumu okumak, amacımı anlamak ister gibiydi adeta. Deniz Hoca gibiydi, tek farkı yaşıydı. "Ahmet ben de." dedi sonra sakince. "Ahmet Berk. Berk de soyadım oluyor, ikinci adım değil." Bunca zaman boyunca bunu düşünüp düşünmediğini merak ettim. Çekingen birisi miydi yoksa?

"Lan!" Yanında, onun gibi kucağına gitar yerleştirmiş çocuk şaşkınlıkla başını kaldırmıştı. Etrafındaki birkaç kişinin sessiz kıkırtılarına şahit olduktan sonra yanında oturan ve isminin Ahmet olduğunu az önce öğrendiğim çocuğun omzunu güçsüzce itmişti. Buna rağmen Ahmet, hacı yatmaz gibi bir sağa bir sola savrulmuştu. "Sen daha hatırlıyor musun onları!? Ne zaman unutacaksın!?

Gözleri yanındaki esmer tenli çocuğa dönerken omuzları havaya kalktı. "Benimle mezara gelecek bir anı... Çok uzun sürmez yani."

Herkes bir an için ölüm sessizliğine gömülüp başlarını farklı bir yöne çevirdiğinde sarı bir şalı olan kapalı, kısa denebilecek kız konuşmaya başladı. Melek'in hemen yanında oturuyordu, yani ön çaprazımda. "Neden öyle diyorsun sanki Ahmet? Bence oldukça iyi görünüyorsun." yanındaki esmer ve Melek'e kıyasla daha tatlı görünen -çünkü Melek tatlı değil de daha çok çekici görünüyordu- kız, iç çekmekle yetindi.

Ahmet elini havada umursamazca salladığında bembeyaz tenindeki kemiklerin her bir çıkıntısını görebilmiştim. Sanırım kiloyla ilgili ciddi problemleri vardı zira bu kadar ince olması inanılır gibi değildi ve yaptığı bu 'şakaların' altının boş olmadığının işareti gibi görünüyordu. Sanki karşımda iskelet duruyordu sadece. Her fen laboratuvarlarında bulunan ve öğrencilerin saçma isimler takmaları sonucu o isimlerle sonsuza kadar anılan iskelet modelleri gibi. Ona Nurettin diyebilirdim mesela. Ahmet tipinden daha çok Nurettin havası veriyordu.

Aytekin hoca tam arkama geçip ellerini omuzlarıma koyduğunda başımı kaldırıp ona baktım. Dikkat kesilmiş bir halde Ahmet'e bakıyor ve gülümsemesine rağmen hüzünlü gözlerini saklayamıyordu. "Hadi birbirimizi daha yakından tanıyalım. Yeni arkadaşımızın yabancılık çekmesini istemeyiz. Mucize, sen başlamak ister misin?"

Ahmet başını kaldırıp önümde, az önce tatlı olduğunu düşündüğüm esmer kıza baktı. Simsiyah gözleri ve saçlarıyla Melek'in tam zıttı gibi görünüyordu. Sanki ikizlerdi ama bambaşka görünüşleri vardı. Kız, başını usulca kaldırıp Ahmet'e baktı ve başını iki yana salladı. "Benim anlatacak çok bir şeyim yok. Neden Mustafa devam etmiyor ki?" diyip dudağını ısırarak başını çevirdi. Bir şeyden çekinir gibi bir hali vardı ama çözebilmiş değildim. Gözleri dışarıya dalıp gitti ve elindeki kalem defterine ritmik bir şekilde vurmayı sürdürdü

Ahmet yanında oturan ve tıpkı kendisi gibi gitar çalmaya hazır bekleyen oğlanlardan birisine eğildi. Sanırım az önce anılar hakkında konuşan esmer çocuktu o eğildiği. Çocuğun kolundaki saate hafif çatık kaşlarla baktı. Diğer yanında Mustafa'nın oturduğu, ona kıyasla kısa ama onun kadar yapılı olan bu oğlana eğilip bir şeyler fısıldadı ama bu uzaklıktan ne anlayabiliyordum ne de neredeyse hareket etmeyen dudaklarını okuyabiliyordum.

Konuştuğu çocuk doğrularak etrafına bakındı ve açık kahverengi, klasik gitarı kucağına yerleştirerek Ahmet gibi tıngırdatmaya başladı. "Ben size arka fon yapayım hadi, yine iyisiniz." Kendinden o kadar emindi ki ben kalkıp kendimi tanıtacak gibi oldum. Yanındaki Ahmet hafifçe gülümseyerek ona baktı ama sessizlik orucunu bozmaya yanaşmamıştı. Zaten kendisini tanıttığı içindi belki, kim bilir?

Melek gülümseyerek ve biraz da salınarak ellerini çırpmaya başlamış ritme ayak uydurmaya başlamıştı ama beni ve sanıyorum ki birkaç kişiyi daha cezbeden o Mustafa tipli çocuk değil bu fikri sunan kişi, yani Ahmet'ti.

Arkamda duran Aytekin Hoca etrafta gezinip ritme ayak uydurarak ayaklarını yere vururken tüm sınıf birbirine bakıyor, birisinin öne atılması için dua ediyorlardı. Ahmet ne gözlerini gitardan ayırıyor ne de bir duygu belirtisi gösteriyordu. Gerçekten hiç de umurunda değil gibiydi. Tek yaptığı müziğine odaklanmak, belki biraz oyalanmaktı. Oysa enstrüman çalıp da duygusunu gizleyebilene henüz rastlamamıştım. Genelde çok daha coşkulu olmazlar mıydı?

Ahmet gitarını çalmayı aniden bırakıp arkasındaki masaya özenle bırakırken ağır çekimde ayağa kalkmıştı. Yorgun gözleri çok az da olsa kısılarak sınıfta şöyle bir gezdikten sonra ön çaprazımdaki sarı şallı kızı işaret etti. "Sen başla."

Kız aniden donakalmış, kaçacak delik ararcasına etrafa bakmıştı fakat nafile... Ahmet tarafından seçilmiş bir kurban olduğunu ikisi de biliyordu. İtiraz edecek gibi oldu fakat arkamızda volta atan Aytekin Hoca'dan nasıl bir dönüt aldıysa bu amacından çabucak caymıştı. "İsmim Merve. Merve Öztoprak." Dudaklarını büzdü, omuzlarını kaldırdı. "Ne diyeyim mesela, 15 yaşındayım, falan mı? Geçen hafta doğum günümdü. Kaçırdın! Ufak da olsa pasta kesmiştik!"

"Geçmiş doğum günün kutlu olsun." Burukça gülümsedim. En azından aralarındaki arkadaşlık bakiydi. Hem birbirlerinin doğum günlerini kutluyor ve hem de cinsiyet fark etmeksizin anlaşabiliyorlardı. Bir insan sınıfından başka ne bekleyebilirdi ki?

"Teşekkür ederim."

Ahmet tekrar Merve'ye döndü. "Sıradakini sen seç. O şekilde ilerleyelim."

Merve pek memnun görünmedi. Aslında Ahmet'in konuştuğu her anda yüzüne yerleşen sinirli bir ifade mevcuttu. Sanki aralarında görünmez bir duvar vardı ve bu duvarın sınırlarını aştıkları her andan tiksiniyorlardı. Merve derin bir nefes alıp köşede arkadaşıyla konuşan kısa boylu bir çocuğu işaret etti. "Sen devam et."

Kısa boylu çocuk şok içindeydi. Arkadaşıyla olan sohbetini bölüp dikeldiğinde benimle çabucak göz göze gelmişti. "Mert Canıtez. Bu sınıfın en özel çalgıcısıyım." elini göğüs hizasına getirip eğilerek selam vermişti. Sınıfta en sıkıcı olan kişi

"Sen sadece amatörsün." Düşman en yakınındaydı. Az önce sohbet ettiği arkadaşının bu sözlerine karşılık Mert isimli bu çocuk, yavru köpek gibi arkadaşıyla dalaşmaya başlamıştı.

Birkaç dakika ufak bir uğultu ortamı oluştuktan sonra zilin sesiyle herkes ayaklanmış ama Ahmet hareket etmeyi reddedip tekrar kucağına çektiği gitarıyla uğraşmaya devam etmişti. Bu haliyle bana son günlerini yaşayan bir hastayı anımsatıyordu. Onun için ister istemez üzülüyordum.

Beraber gitar çaldıkları çocuk yanıma gelip neşeli bir sesle elini uzattı. "Selam. Sıra bana gelemeden zil çaldı malum. Rauf ben de. Biricik Almila Hocamız seni benim yanıma oturtacaktır diye şimdiden tanışmayı mantıklı buldum." koyu kahve gözleri ve fit bir vücudu vardı. Sporla uğraştığı belliydi ama sık yapmadığı da anlaşılıyordu. Elini sıkıp gülümsemekle yetindim. Ne de olsa o beni tanıyordu. Tekrar tekrar tanıtmak çok saçma olurdu.

Elini çekip cebine attıktan hemen sonra telefonunu çıkarmıştı. Kaşlarımı kaldırıp mırıldandım. "Telefon yasak sanıyordum."

Omuz silkip umursamaz bir tavırla telefonun ekranına bakarken "hı-hm... Yakalanmadığın sürece her şey gibi bu da serbest." dedi ve bana uzattı. "Hadi bana numaranı ver yakışıklı. Benim de bir sevgilim olsun, değil mi?"

"Çocuğu kendinden korkutup Mucize ve Melek'in önündeki egemenliğin sürsün istiyorsan yanılıyorsun." dedi Ahmet bıkkınlık içinde. Gitarını kenara bırakmış ve yüzünü buruşturarak ayağa kalkmıştı ama kemiklerinden çıkan o sesler kulağımı doldurduğunda ölesiye dövülüyormuş gibi hissettiriyordu. Eminim ki acısı da öyle bir şeydi. Yüzünde görünmüyordu ama zaten hangi duygusunu gösteriyordu ki?

Rauf omuz silkerken çabucak telefon numaramı yazdım. Aslında fazla önemsememiştim dediklerini. Bana ihtiyacı olma ihtimaline karşılık istiyor, diye düşünmüştüm. Belki de sınıfın sosyal çocuğu oydu ve bu lakabının hakkını vermeye uğraşıyordu, kim bilebilirdi? Şakacı bir yapısı da vardı sonuçta ama çözmek için zamana ihtiyacım vardı. "Daha fiziksel tacize uğrayacak, bunlara alışmasın mı?"

Ahmet başını iki yana sallayarak masaların üzerine dizilmiş enstrümanlardan bu sefer de bir kemanı aldı eline. Omzunun üzerine koyarken tekrar kendini bir sandalyeye bırakıp içinde tuttuğu derin nefesini dışarı saldı . "Alışmasın. Tüm sınıf senin yüzünden birbirinden korkuyor." hafifçe gülümsemişti ama uzun sürmedi.

Telefonu sahibine geri uzattım. "Gece yarısından sonra taciz etmediğin sürece korkacağımı sanmam."

Rauf kaşlarını kaldırıp sırıtarak bana bakarken kesinlikle gece yarısı arayacağına neredeyse emin olmuştum fakat o, ekrana bakarak bu sırıtmayı sürdürüp beni merakta bırakmayı tercih etmişti. "Kabaktan faytonun eski haline dönerken seni aramayacağım, Sindirella."

Kemanın sesini duyar duymaz başımı Rauf'tan bir anda Ahmet'e çevirdim. Gözleri kapalı çaldığı parça tanıdık gibiydi ama emin de değildim. Hüzünlü gibiydi ama hareketli oluşu insanın içini kıpır kıpır da ediyordu. Bir süre bas seste bunu sürdürdükten sonra gözlerini aralayıp bana baktı. Ona o kadar büyük bir hayranlıkla bakmamdan rahatsız olmuş olacak ki kemanını kenara bırakıp ayağa kalktı. "Gitmem gerek." kendinden büyük çantasını omzuna atarken Rauf önünü kesti.

Gözlerinden öfkeye benzer bir duygu okunuyordu ve ben daha okulun ilk gününden zayıf bir çocuğun dövülmesine şahitlik etmek istemiyordum. Aslında... Ahmet hatırı sayılır birisidir, diyordum... Belki de dövmezdi. Hatta zaten dövmemeliydi. Dövmek konusuna nasıl gelmiştim bir anda!?

"Gitmeyeceksin. Benim için tüm gün burada kalmayı deneyeceğine söz vermiştin." dedi yalvarır bir ses tonunda ama gözleri hala öfkeyle bakıyordu

Ahmet omuzlarını düşürüp derin bir nefes aldı ve bana kısa bir bakış attı. "Yeni çocuğun yanında yapma bari. Olmayan itibarımı zedeliyorsun. Ayrıca sana okula gelmeyi deneyeceğime söz verdim ve denedim."

Rauf kaşlarını kaldırıp normal bir duruşa bürünürken bana baktı ve ben de huzursuzca ayaklanıp yanlarından uzaklaşmayı seçtim. "Afedersiniz..." tam kapının kolunu tutmuşken hızlıca birisi açtı ve içeriye girdiğinde onun az önce adını öğrendiğim Merve olduğunu fark ettim.

"Ahmet? Gidiyor musun?" meraklı gözleri, yuvarlak ve ince çerçeveli gözlüklerinin ardından parlıyordu. 155'den uzun ama 160 olamayacak kadar kısa olan bu kızın teni pürüzsüzdü ve bedeni de incecikti.

Ahmet başını iki yana salladı. "Şu an değil, Merve. Rauf'la bir şeyi tartışıyorduk. Sınıf defterini mi unuttun?"

Merve başıyla onaylayıp gülümseyerek öğretmenler masasına doğru ilerledi. "Eh... Bi de bilirsin... Üst dönemden sevgilin varsa ve ailen katıysa teneffüslerde bu katlarda gezmek ayrıcalıktır." defteri alıp koştur koştur sınıftan çıkarken Ahmet boş gözlerle izledi onu.

Rauf elini omzuma koyup "sınıfa beraber çıkalım. Deniz hoca sana etrafı göstermemiştir eminim." diyip Ahmet'e döndü. "Gitmek istiyorsan git ama burada kalacaksan kalbin sana öyle dediği için yap. Ben dediğim için değil." kapıyı açtığında artık çıkma vaktinin geldiğini anlamıştım.

"Yine çok tiyatralsin, keşke bunu sahnede de görsek!" Ahmet'in sert ve bir bakıma alaycı ses tonu, o sınıfta duyduğum son şey olmuştu.

Hızlıca dışarı çıktığımda temiz hava yüzüme çarptı. Sanırım sınıftaki fazla karbondioksit öfke olarak yansıyordu. Şu halde ben bile ister istemez gerilmiş, tüm kaslarımı kastığımı o an fark edebilmiştim.

Rauf da sınıftan çıktıktan sonra kapıyı kapattı ve ellerini cebine soktu. Çantamı tutarak ona baktım. Hemen hemen aynı boylardaydık ama o benden uzun durmayı başarıyordu. "Neyi var ki onun?" dedim usulca. Rauf bu soruyu bekliyormuşçasına hiçbir tepki vermeden yürümeye devam etti. Merdivenlerin başına geldiğimizde ise gözlerini kapatıp cebinden bir peçete çıkardı.

Kelimenin tam anlamıyla Mikail'in gök gürültüsünü burnundan çıkarıyormuşçasına sümkürdüğünde irkildim. Bir an için tüm organlarının da çıkacağından endişe etmiştim sanırım. Elini omzuna koymama zaman bırakmadan hızlıca doğruldu ve gözleri hafif kısık halde ağzını da hafif aralayarak burnunu çekti. "Oh... Rahatladım.." bakışları bana kaydığında gözlerinde şaşkınlığı gördüm. Ona nasıl bakmıştım da bu kadar şaşırmıştı? "Hayır ya... İğreniyor muydun?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır." Havada kalan elimi indirdim. Küçükken nelere şahit olduğumu bilse sorduğu sorudan utanacağını düşündüm.

Önden merdivenleri tırmanırken "iyi o zaman" diye seslendi. Arkasından gitmediğimi o an anladım. Sanırım gerçekten şaşırmıştım ama o da Bigbang'in simülasyonunu yaşatmıştı, n'apabilirdim?

İkişer ikişer merdivenleri tırmanırken sonunda hızına yetişebilmiştim. Buradaki herkes bu merdivenlere alışkın mıydı gerçekten, merak ediyordum zira ben iki adımda nefes nefese kalıyordum.

"Hala soruma yanıt vermedin." dedim nefesimi düzenlerken. "Onun neyi var ki?"

Rauf bana dönüp hüzünlü gözlerle baktı. "Allah'ım... Sonunda birine gerçekten çok iyi bildiğim bir konuyu anlatabilme isteğime geri dönüş yaptın..." başını geriye attı, avuçları birer kase tutar gibi tavanı gösterdi. "Ama o istek tam olarak öyle değildi! Dersler konusunda istemiştim Allah'ım!" gülerek tekrar bana baktığında anlamsız gözlerle süzdüm onu. Konuyu geçiştirmeye mi çalışıyordu yoksa hep böyle miydi, anlamaya çalışıyordum.

"Dostum, sen hep böyle misindir?" dedim bıkkınlıkla omuzlarımı düşürürken. Sanırım sonunda konuya girmesi gerektiğini anlamıştı ki başını eğip iç çekti.

Kısa saçları her ne kadar alnını kapatmaya yetmese de havada uçuşmak konusunda ustaydı. Kıvırcık olduklarından kabarık duruyorlardı, yine de ince yüzüne yakışıyordu. "Affedersin... Onun anoreksik olduğu gerçeğini hala sindiremiyorum da." elini saçlarına attı.

Kaşlarımı kaldırdım. "Sadece bu kadar mı? Bir süre tedavi görse iyileşebilir."

Rauf omuz silkip sınıfa girdiğinde ben de hemen peşindeydim. Sanırım Ahmet, onun sahip olduğu en yakın arkadaşıydı ve onu ölürken izlemek ona acı veriyor olmalıydı -ki bu konuyu olabildiğince açmamaya çalışıyordu.

Üçlü sütun ve dörtlü satırdan oluşan sıra diziliminde ortadaki sıranın en arkasının hemen önündeki sıraya götürdü beni Rauf. Sınıfta birkaç kişi daha vardı ama onları daha önce gördüğümü hiç sanmıyordum. Zaten onlar da biz gelir gelmez gitmeyi tercih etmişlerdi.

"Seni guruba ekledim ve istersin diye numaraların olduğu listeyi de attım. Kaydetmek istersen tek tek sormak zorunda kalmazsın." dedi gülümseyerek. Çantamı masaya bırakırken başımla onayladım.

"En azından söylesene..." Çoktan kapıya yönelmişken durmasına sebep oldum. Tekrar bana çevirdi tüm bedenini ve yine sıcacık gülümseyerek devam etmemi bekledi. "...bugün burada olacak mı?"

Ufak bir kahkaha atmıştı, boş sınıfta yankılandı. Ellerini cebine sokup omuzlarını kaldırdı. "Öyle olursa kendini şanslı görebilirsin diye düşünüyorum." sınıftan çıkar çıkmaz daha büyük bir kahkaha doldurdu kulaklarımı. "İyi haber, şanslıymışsın!" diye haykırdı ve ciddiyetine hızlıca bürünüp uzaklaştı.

Ahmet önünde, ince sol omzuna ağırlık yapan keman çantasını tutarken diğer elinde de sırt çantasının tutamacını tutuyordu. Yüzünde sebepsiz bir şaşkınlık ve az önce Rauf'un söylediklerini anlamlandırmaya çalışan bir ifade vardı. Sınıfa girip sol elini keman çantasının kayışından çekip kapı koluna götürdü. Sınıfa şöyle bir göz gezdirirken benimle göz göze geldi ve artık her şey anlamlıydı onun için. "Şanslı hissediyor olmalısın." dedi homurtulu bir ses tonuyla. Cam kenarının en arka sırasına bıraktı tüm eşyalarını ve yanıma gelip masamın üzerine oturdu.

"Öyle olması gerekiyor sanırım." dedim. Önümde oturmasını umursamadan sandalyeme oturdum. Bana yüksekten bakıyor olsa da bakışlarında öyle bir üstünlük yoktu. Kambur duruyordu ve dirsekleri diz kapaklarına yaslanmıştı. Camdan gözleri ikizleriyle buluşmuş, dışarıyı izliyorken yalnızca derin nefesler alıyordu.

"Hangi enstrümanlara hakimsin?" dedi ciddiyetini bozmadan. Sesine otoriter bir ton ve bilge bir tat eklenmişti.

Sandalyeme yaslanıp omuz silktim. "Bateri sadece." Aynı ciddiyetle yanıtladım sorusunu. Belli ki espritüel birisi değildi ve ona "kafalarına vurduğum maymun ailesi" demek, yalnızca aptallık olurdu. Ceket almamış olmak zaten büyük bir aptallıktı, daha fazlasını yapmak istemiyordum.

Ela gözleri üzerime odaklandı, baştan aşağı beni süzdü. Sanki söylediklerimden emin olmaya çalışıyordu ama nasıl anlayabilirdi ki? "Çok güzel" dedi, ben bunları düşünürken. Gözleri gözlerimde, beynimin içinde dönüp dolanan cümleler arasındaydı adeta. "Bir bateriste ihtiyacımız vardı."

Omuzlarımı kaldırıp düşürdükten hemen sonra dudağımı da bükmüştüm. "Nasıl yani? N'apacaksınız ki bateristi?" şaşkınlık tüm bedenime hakimdi ve beynim kontrolü ona verdiği için ilk kez pişman değil gibiydi.

Ben detaylı bir cevap bekliyorken o yalnızca sıramdan indi ve kendine 5-6 beden büyük gelen kıyafetlerini umursamazca çırptı. "Normalde bu sıra benimdi." dedi, ellerini cebine sokmak için üstündeki formayı yukarı çekiştirirken. "Sen olmasan yine buraya oturacaktım."

"İstersen kalkabilirim." dedim, samimi bir şekilde gülümseyerek. El koymuş gibi hissetmiştim ve doğrusu bunu hiç istemezdim. Zaten sürekli okula gelmeyeceğini söylemişken bir de nadiren oturacağı sırayı işgal etmek istemezdim. "Ayrıca Rauf sana düşkün gibi görünüyor, aranıza-" cümlemi tamamlamama izin vermeden ufak çaplı bir kahkaha koyuverdi. Şaşırmıştım.

"Sadece Rauf'un gay olduğunu düşündüğümü ve heteroysan dikkat etmen gerektiğini söyleyecektim o kadar." ellerini cebinden çıkarıp saçlarına attı. "Uzun süredir böyle gülmemiştim. Alemsin, cidden! Geldiğim tek günde de sıra kavgası yapacak kadar sığ mıyım?" adımlarını kapıya yöneltirken yine ciddiyetine büründü ve sessizce çıktı.

Az önce yaşananları kafamda tartamadan zilin sesi doldurdu kulaklarımı. Çantamda duran tek eşya olma özelliğini taşıyan defter ve kalemliğimi çıkarıp masaya bıraktım ve çantamı, masanın hemen yandaki kulplardan birine astım. Eğer Rauf gerçekten homoseksüelse benden hoşlanabileceğinden emin değildim. Elbette tek çocuk olmanın etkisiyle daha nazik ve kibar büyütülmüş olabilirdim ama Rauf'un da benden kalır yanı yoktu. Belki Öztuğ daha sertti ve Rauf'la uyumlu olabilirlerdi ama onun da tercihinin karşı cinsten olabileceğine emindim. Gerçi şimdi düşününce Ahmet'in bu söylediklerinin büyük bir şakanın parçası olabilme ihtimali de vardı.

Sınıfa ilk giren kim olsa beğenirdiniz? Rauf uçar bir hızla girip arkasından ağır adımlarla gelen Ahmet'e hararetli bir biçimde bir şeyler anlatıyordu. O an onu o kadar mutlu görmüştüm ki ister istemez Ahmet'ten hoşlanıyor olabileceğini düşünmüştüm. İmkansız sayılmazdı ne de olsa. Özellikle Ahmet bana, o uyarıyı yaptıktan sonra duygularının karşılıklı olabileceğini de düşünebilirdim ama tüm bunlar beni, ünlüleri yakıştıran kızlardan farksız kılardı. Onları da anlayabiliyordum ama sonrasında hayal kırıklığını derin yaşayabileceğim için yerlerinde olmak istemezdim.

Ahmet, elleri cebinde ve yüzünde çok hafif de olsa bir tebessümle önündeki esmer oğlanı izlerken Rauf bir anda çantasına atladı ve diz kapaklarının yerde sürünmesine aldırmadan içini karıştırmaya başladı. Ahmet her ne kadar göz devirip onu uyarıyor olsa da kalkmaya pek niyeti yok gibiydi. Sonunda defterini çıkarıp heyecanla ayaklandığında Ahmet de gözlerini kapatıp burun direğini ovmaya başladı.

"Bazen beni deli ediyorsun." dedi absürt bir sakinlikle. Sarı saçlarının arasından Rauf'a baktı ve geriye savurdu. "Okula her geldiğimde bu sohbeti yapmak zorunda mısın?"

"Sen de okula her geldiğinde, bir öncekine göre daha hasta olmak zorunda değilsin!" Masasının üzerine bıraktığı kahverengi şişelerle gözlerim ardına kadar açıldı. Yanında bir de ilaç mı taşımıştı? Elbette taşırdı tabi ama bu kadar ilaca izin veriliyor muydu?

Ahmet, masanın halini gördükten sonra boynundan kulaklarına doğru yüklene kan akışını, kızarıklık olarak görebileceğim kadar sinirlenmişti. Bu duygular ses tonuna yansır sandıysam da yanıldığım, birkaç saniye sonra sakinlikle sarf ettiği sözlerin ardından ortaya çıkmıştı. " Hasta değilim, sadece zayıfım! Artık bana bebek gibi davranmayı kessen iyi olur!" Ahmet kendi sırasına dönerken bakakalmıştım.

Rauf bu tavrı umursamamıştı. önümdeki boş sandalyeyi çekip arkasını masama yasladı ve bacakları arasına alarak oturdu. Kollarını üstüne yerleştirip çenesini de koyduktan sonra fısıldamaya başladı, öyle ki onu duymak için ben de eğilmek zorunda kalmıştım. "Sadece endişe ediyorum, bebekmiş gibi davranmıyorum ki." dedi hüzünlü bir sesle. Elini masamın üzerine koyup parmaklarıyla bir iki kez pat patladıktan sonra başımı oraya koymam gerektiğini anlayarak yaslandım. Gözleri gözlerime odaklanmış, bir cevap beklemişti ama dürüst olursam onu kırmaktan korkuyordum. Muhtemelen birkaç haftalık sıra arkadaşımdı, iyi geçinmeye bakmalıydım. "Eğer..." dedi gözlerini kaçırarak ve aynı sessizliğini sürdürerek. "Öyle yapıyorsam söylemekten çekinme. Sen dışarıdan bir gözsün, diye soruyorum. Kırılmam ya da gücenmem yani." aklımı okuyabildiğinden şüphe etmem için yeterli bir kanıttı bu cümle.

"Anladım." dedim benden çıktığına bile inanamadığım soğuk bir sesle. Boğazımı temizleyip daha dost canlısı bir tavır bulmaya çalıştım kendime. "Ona fazla düşkün olduğun anlaşılıyor ama daha önce hiçbir arkadaşımın bir diğerine sürekli kilosunu sorduğunu ve ona ilaçlar getirdiğini görmemiştim. Hasta bile olsa." ufak bir tebessümle sürdürdüm sözlerimi. Gözlerim ara ara, yan masada yığılı olan ilaç şişelerine takılıyordu. Şişelerin hizasında, dışarıya bakan Ahmet'le göz göze gelmemeyi umuyordum. "Belki de... Gururu inciniyordur?"

Rauf gözlerini bir süreliğine tavana çevirse de hemen eşyalarını açık çantasının içine itip ayağa kalktı. "Doğru diyorsun, yeni çocuk! Artık onunla iletişime bile geçmeyeceğim!" koşarak sınıftan çıkarken gözlerim ardına kadar açıldı.

Hızlıca ayaklandım ve nefesimin yettiği kadarıyla bağırdım. "Öyle demek istemedim! Yapma sakın öyle bir şey!"

Ahmet gözlerini aralamadan mırıldandığında ancak öyle sınıfta olduğunu hatırlayabilmiştim. Rauf'un dediklerinden sonra büyük bir şoka girmiştim ve bedenim sadece ona odaklanmış olmalıydı. "Merak etme, sadece hayatı uçlarda yaşamayı seviyor." başını bana çevirdikten sonra esnedi ve masaya yavaşça bırakıp gözlerini kapattı. "Sadece bir ders daha sonra... Yanıma gelip beni dürtmeye başlayacak. Kaçınılmaz bir sondur bu."

Rahat bir nefes alıp tekrar sırama kuruldum ve defterimi karalamaya başladım. Pek eğlenceli bir okul olduğu söylenemezdi ama zaten eğlence için geldiğimi söyleyen kimdi ki?

Dersler birbiri ardına geçerken Ahmet'in dediği gibi oldu. Rauf dersin ortasında Ahmet'i uykusunun muhtemelen en keyifli yerinden alıp -çünkü gözleri kan çanağına dönmüştü ve yüz yapısı sert olmasına rağmen mutlu gibi görünüyordu- tuvalete sürüklemişti. Aralarında nece bir konuşma geçmişti, en ufak bir fikrim yoktu. Mucize ve Melek yan yana arkamızda oturuyorlardı ve yalnız kaldığımı anlıyorlarmış gibi sürekli benimle iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Ben de onların bu çabalarını sonuçsuz bırakmıyordum elbette. Bu sayede tanışıklığımın olduğu 4-5 kişi olmuş sayılabilir miydi? Acaba beni sevecekler miydi, bu ilk günün etkisi yarına geçecek miydi, aklımda trilyonlarca soru vardı ama hiçbirinin bir cevabı henüz yoktu ne yazık ki.

Çantamı almış, diğerlerine kıyasla daha yavaş sınıftan çıkarken, Rauf, omzuma çarpıp "görüşürüz, Arslan!" diye neşeyle veda etmeyi eksik etmemişti. Kapıdan çıktığı anda Ahmet'in önüme geçtiğini gördüm. Galiba sınıfta yalnızca biz kalmıştık. Cebinden müzik çalarıyla birlikte kulaklığı da düştüğünde, o da sınıftan çıkmıştı. Kulaklığını aldığımda bangır bangır çalan şarkı tanıdık bir gruba aitti. Bu melankolik şarkıyı son dinleyecek kişi olduğunu düşünürdüm oysa. Aşk acısı çeken birisi olmaktan ziyade normal, ergenliğin getirdiği büyük bir hüzün taşıyor sanıyordum. Belki de sandığım kadar olgun bir ergen değildi. Belki de anoreksik olma sebebi de sadece güzel bir kızdı.

Şarkıyı durdurmadan -çünkü ayarlarıyla oynamak istemiyordum- kapıdan en fazla 1 metre uzaklaşmış olabilecek Ahmet'i aramak için koşturduğumda tahminlerimin suya düştüğünü gördüm. Aşağı inmiş olabilir miydi, yoksa merdivenlerde miydi? Daha fazla zaman kaybetmeyi göze alabileceğimi sanmıyordum, yarına kadar bu bende kalırsa kendimi aşırı derecede suçlu hissedecek, bununla da kalmayıp uykusuz gecelere selam verecektim. Tüm gün taktığı bu kulaklık, belli ki değer verdiği bir eşyasıydı.

Merdivenleri hızlı hızlı inerken bir saniyeliğine de olsa başım dönmüştü ama durmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hedefime tamamen kilitlenmiş durumdaydım. Üçer beşer inerken kalabalığı da yarıp geçiyordum. Bu merdivenleri bir iki kez daha inip çıkmama rağmen bu sefer neden beni yıpratıyordu, anlamıyordum ama üzerine düşünecek vaktim de yoktu.

Kapıdan çıkmak için milletin geçmesini bekleyen, elleri cebinde, çelimsiz ve başı öne eğilmiş çocuğu gördüğümde o olduğunu anlamıştım. Koşarak yanına gidip elimi omzuna attım ve birkaç saniyeliğine nefeslendim. Ne kadar çok dönüşten ne kadar hızlı inmiştim... Beynimin, nesneleri yerine oturmasının uzun sürmesinden anlayabiliyordum ancak. "Arslan?" diye sorarcasına bana döndükten sonra koluma girip dışarı çıkardı beni. Herkesin ona yol vermesini anlamsız görmüş olsam da zayıf olduğundan olabileceğini düşünmüştüm.

Kapının hemen yanındaki kaldırıma oturtup çantasından paketlenmiş küçük -genelde uzun yol otobüslerinde görebileceğiniz- bardak su uzatırken etrafına bakıyor, sessizliğini koruyordu. Aşağıdan bakınca daha heybetli durmasının tek sebebinin boyu ve dik duruşu olduğunu düşünmüştüm. Daha onu bir gün bile diyemeyeceğim kadar kısa süredir tanıyordum ama sanki sürekli görmüşüm gibi geliyordu.

Bir dizini yere yaslayıp başını bir sağa bir sola eğerek beni incelemeye başladığında refleksel olarak geriye attım kendimi. Biraz daha geriye çekilip neden ürktüğümü anlamaya çalıştığında müdür yardımcısı Deniz beyin -Deniz Hocanın ya da?- dışarı çıktığını gördüm. Ellerini çırparak herkesin servislerine bindiğinden emin olmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Adı gibi masmavi denizlerin bir kopyası olan gözlerini bize çevirdiğinde Ahmet ayağa kalktı ama bunu yapma sebebinin saygıdan çok başkalarıyla yakın olduğunu belli etmeme isteği olduğunu tavrından anlayabiliyordum. Tek tabancaydı ve bunu herkese kanıtlamaya çalışıyordu.

"Sen servise geçmiyor musun, sayın Akar?" dedi yanıma gelirken. Nefeslerim düzenlenmiş, kendime az çok gelmiştim. Adamın meraklı bakışlarını üzerimde, endişeyle gezdiğini hissedebiliyor, görebiliyordum. Zorlukla -aslında böyle olmasını ben seçmiştim, vücudum iyi durumdaydı- ayağa kalktığımda Ahmet'in elini bana uzattığını ama bakışlarının farklı taraflarda olduğunu görebiliyordum.

Koluna tutunup sevecen bir tebessümle yanıtladım müdür yardımcımızın sorusunu. "Evim yakın zaten, hocam. Şuradan giderim hemen. Ahmet kaldı burada."

"Ben yürüyerek gidiyorum." diye ruhsuzlukla yanıtladığında aynı kişi olup olmadığını sorgulamıştım. Müdür yardımcısı daha fazla ısrara gerek kalmadığını anlayıp uzaklaştığında elimdeki pet bardağı yumruğumun içinde sıkıştırıp biraz ilerdeki çöpe fırlattım. Üçlük bir atış olarak girdiğinde Ahmet yeşile çalan ela gözlerini bana çevirmişti.

"Nefes darlığın falan mı var?" diye ani bir soru yönelttiğinde yanıma gelmişti. Okulun çıkışına kadar benimle yürüyebileceğini düşünerek ben de ellerimi arkamda birleştirip gülümsedim.

"Hayır. Neden ki?" neşeli tavrımdan olabildiğince ödün vermemeye çalışıyor, mutluluğun bulaşıcı olduğunu düşünerek onun da gülümseyebileceğini düşünüyordum. Ne de olsa Rauf da böyle yapıyordu, benim yapmamdan bir sorun çıkacağını düşünmüyordum.

"Kalbinde delik?" sorularını gerçekten büyük bir merakla yöneltiyordu bana. Sanki bir yanlışlığı düzeltmek istiyordu. "Belki de ciğerlerinde problem vardır. Anlatmak istemezsen seni anlarım."

Şaşkın bakışlarıyla soru yöneltme sırası bana geçmişti. "Hiçbir sorunum yok, neden soruyorsun ki?" servisler önümüzden vızır vızır geçerken durmuş, omuzlarını kaldırarak umursamaz bir tavıra bürünmüştü.

"İyi bir basketçiye benziyorsun. O yüzden sordum. Bırakmış olabileceğini düşünüyordum." karşıdan karşıya geçerken kolumu tutmuş, etrafa bakarken peşinden sürüklemişti. Tam bir baba edası vardı ve bunu saklamaya da çalışmıyordu -müdür yardımcısının yanında olanlar haricinde.

"Sadece çöp atabiliyorum diye basketçi mi ilan edeceksin beni?" diye kahkaha atmaya başladığımda elini havada sallayıp hafifçe gülümsedi.

"Bizim sınıfta Rauf dışında kimse çöpe basket atamaz. Afallamamı normal karşılamalıydın!" homurtulu bir ses tonu kullanmasına rağmen yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Tıpkı Rauf'la konuşurkenki gibi az bir belirti olmasına rağmen tamamen mutlu olduğu anlaşılıyordu. "Her neyse, sen niye bayılacak gibi oldun?" konuyu değiştirmişti ama en başından beri bunu merak ettiğini biliyordum zira ben de merak etmiyor sayılmazdım.

"Dönüp duran merdivenler yüzünden." dedim gülerek. Elimi dümdüz tutmuş, üstünde daireler çizerek kendimce merdivenleri ona anlatıyordum. "Dönüp dönüp duruyorlar ve tek yapabildiğin onlarla beraber dönmek oluyor."

Ahmet, ufak bir kıkırtı tarzında gülüş bıraktı dudaklarından. "O kadar baş döndürücü değil aslında. Nefes nefeseydin de." elini cebinden çıkarıp yine havada salladı. "Tamam tamam, neyse, artık sorgulamıyorum."

Kahkaha atmadan duramadım. Gerçekten insana, yanında küçük kardeşiyle geziyormuş hissiyatı veriyordu, o otoriter tavrına rağmen. "Aslında sana yetişmeye çalışıyordum. Koşuyordum ve merdivenleri kaçar kaçar atladığımı hiç hatırlamıyorum."

Kaşlarını çatıp ciddi bir yüz ifadesiyle başını bana doğru eğdi. İnce olmasından mı bilmem, her bir hareketini sanki kendini çok zorlayarak yapıyormuş gibi hissediyordum. "Bana niye yetişmeye çalışıyordun ki? Gizemli kimliğim ilgini mi çekti yoksa, yeni çocuk?"

Elini havda gülerek sallayan ve umursamaz görünen bendim bu sefer. Resmen davranışları bulaşıcıydı ya da ben etrafımdan gerçekten fazlasıyla etkileniyordum. "Hayır, elbette! Sana yetişmeye çalışıyordum çünkü sana..." durdum. Ona ne vermek için koşuyordum ki ben delicesine? Beni harekete geçiren neydi?

O da benimle birlikte durup sessizce hatırlamamı bekledi. Gözlerimi kapatıp başıma yumruğumla vurmaya başladığımda bileklerimi tutup güldü. "Ne kadar değişiksin..." dedi sakin bir ses tonuyla. "Sorun değil-"

İstemsiz bir öfkeyle sözünü kestim. "Hayır! Sorun! O an gerçekten önemliydi..." aniden doğrulup elinden kurtulduğumda cebimden hızlıca müzik çalarını ve kulaklığını çıkardım. Şu an çalan şarkıyı duymama rağmen tanıyamamıştım.

"Aaa..." Bir süre elimde sallanan kulaklığa baktı öylece. Elleri kendi cebini yoklarken kendisine ait olduğuna emin olmuştu. Müzik çalarını sakince elimden almıştı. "Teşekkür ederim?" bunu neden yaptığımı sorgular gibi bir havası vardı. Şarkıyı durdurup kapattıktan sonra çantasını açtı ve içine atıp tekrar bana döndü.

"Keşke sana atom bombası hediye etmişim gibi teşekkür etmeseydin. Ben düşürmüş olsam gece evde kaos çıkarırdım muhtemelen. Senin de öyle olabileceğini düşünüp getirmiştim." diye açıklama yaparken ince omuzlarını neşeyle kaldırdı.

"Benden neden nefret etmiyorsun? Bu okula ilk kez gelmiş olsam ve kendimle tanışsam okula gelmediğimi öğrendiğim için göbek falan atardım." dedi gülerek ama gözlerinin içinde bir acının yaşadığını, bazı şeyleri örtbas etmeye ittiğini görebiliyordum ya da yalnızca uyduruyordum. Yine de ilk aklıma geleni düşünmeye devam edecektim.

"O senin fikrin, eski çocuk." dedim gururla başımı kaldırırken. Aslında sadece şaka olsun diye diyordum, yapıyordum. "Kendinden nefret ettirmeye çalışsan da herkes seni seviyora benziyor."

Omuz silkip yüzündeki mutluluğu tamamen sildi. "Hepsi iyi birer oyuncu. Olmasalar da umurumda olmazdı. Okula gelmiyorum bile. Sadece müzik derslerinde. Sınıfın gruba yazmaya üşendiği bir projesi var mı öğrenmek için. Hepsi bu."

"Yakın zamanda var mı bari?" dedim gülerek. Olamayacağına o kadar emin sormuştum ki alacağım cevabın doğruluğunu kafamda birkaç kez tartmak zorunda kaldım.

"Aslında bu hafta sonuna barınak için konser verecektik. Eğer hazır olabileceğine inanıyorsan haftanın tüm günü gelmek zorunda kalacağım." tam o anda telefonu çaldığından cebinden çıkarıp nezaketle mırıldandı. "Afedersin."

Omuz silktim. Telefonun çalması onun elinde değildi ama özrü o dilemek zorundaydı. Ayrıca sözü kesilen de ben değildim, oydu ama yine özür dileyen de oydu. Doğru bir sistem miydi tartışılır ama ben her zamanki cevaplardan olan "işine bak" cevabını seçmiştim.

Telefonu açtıktan sonra yine o ciddi sesine büründü. Aynı anda ne kadar çok ruh haline bürünebiliyordu öyle? İstemsiz de olsa büyülenmiştim. Birkaç saniyelik kısa sohbetin ardından telefonu kapattığında yüzüme büyük bir sırıtış yerleştirdim.

"Vaaay, sınıfın en sevilmeyeni olduğunu düşünüyorsun ama seni arayacak kadar önemseyen insanlar var öyle mi? Hadi söyle, sence hala iyi oyuncular mı?" dedim heyecanla gözlerine bakarken. Ellerim ceplerimde cevabını beklerken başını iki yana salladı.

"Herkes bana rol yapıyor gibi gelirken benden başkalarının endişesine inanmamı mı bekliyorsun gerçekten?" keman çantasını kavradı ve ilerideki evi, aynı elinin işaret parmağıyla gösterdi. "Ben orada oturuyorum bu arada. Senin evin daha uzakta mı?"

Dudak büzüp etrafa bakındıktan sonra "pek sayılmaz." dedim. "O zaman burada ayrılıyor muyuz?"

Göz devirdi. "Hayır, elbette! Evin çok uzaktaysa arkadaşlık edeceğim." elini alnına götürüp ovuşturdu. "Müzik çalarım için canından oluyordun, ileride bir köpek aç diye kendini önüne atıp atamayacağından emin olamam."

İstemsiz bir şekilde yüzüme tatlı bir gülümseme yerleştiğinde şaşkın bakışlarının benden bilgi almak istercesine kafamı eşelediğini hissedebiliyordum. "Rauf'a kızıyorsun ama senin de kalır yanın yok. Yarın görüşürüz." el sallayarak uzaklaştığımda derin bir iç çekti ve peşimden bağırdı.

"Kendini başkaları için harcamayı kes! Bir gün bu sebeple harcayacak bir kendin olmayacak!"

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.