Bugün de yine aynıydı. Uyan, kahvaltı yap, giyin, kampüse git, kampüsten dön ve nicesi... Her gün oldukça sıradandı ve ben şu an günün giyin kısmındaydım. Üstümde V yaka kahverengi bir bluz, altında ise siyah ve İspanyol paça bir pantolon vardı. Bu sabah yine dersim vardı ve geç kalmak istemiyordum. Uyandığımda odada yalnızdım, yani Görkem çoktan okula gitmişti. Hemen Hilal’in ve Almina’nın bulunduğu gruba, evden çıkmak üzere olduğumu belirten bir mesaj attım.
Gökçe: Evden çıkıyorum.
Gökçe: Sizde durumlar nasıl?
İlk cevabı tabii ki erkenci kuşum Hilal attı.
Hilal: Ben çoktan otobüs durağına gidiyorum bile.
Eh, ondan da bu beklenirdi.
Almina: Mesaj sesi sayesinde yeni uyandım.
Almina: Teşekkürler, Gökçik.
Hilal sabahları erkenden kalkan biri, Almina ise gece kuşuydu. Çok zıt insanlar, fakat iyi dostlardık.
Gökçe: Bir şey değil Mina Kuş’um.
Gökçe: Elini çabuk tut.
Ayakkabılarımı giydim ve kapıyı kilitleyerek kendimi dışarı attım. Bugünün de diğer günler gibi güzel geçmesini umuyordum. Ta ki bir mesaj alana kadar.
05*********: Günaydın ,)
Bunun kim olduğunu anlamamıştım, tanıyor muydum?
Gökçe: Acaba sizi tanıyor muyum?
05*********: Lux iyi mi?
k
Demek ki kedimin adını bilecek kadar tanıdık ve yakın biriydi. Evet, evde beslediğim siyah, Lux adında bir kedim vardı.
Gökçe: Oyun oynamak yerine doğrudan kim olduğunu söyle!
05*********: Bir insan, gölgesinden kaçamaz. Sen de Gölge’nden kaçamadın.
Bu tanımadık kişi, şerefi olmayan, adi Gölge’yi mi tanıyordu? Hani iki yol önce beni bir başıma bırakan Gölge’yi? Onu hayatımdan tamamen silmiştim, iki yıl önce hiçbir şey demeden çekip gitmişti. Telefonunda bir daha da aktif olmamıştı, aramalarıma cevap vermemişti, evi bile satılmıştı. Bu da beni terk edip hayatından tamamen silindiğini kanıtlıyordu.
Gökçe: Eğer onun arkadaşı falansan, söyle ona o adiyi umursamıyorum.
05*********: Ne üzücü.
05*********: Çünkü ben onun arkadaşı değilim.
05*********: Onun kendisiyim.
Bu kadar uzun zaman sonra bana yazma girişiminde bulunması bile hataydı. Hızla telefonu kapattım ve bir daha cevap yazmadım.
05*********: Gökçe!
05*********: Çok gizemli geldim, özür dilerim!
05*********: Çok özür dilerim gitmek zorundaydım.
05*********: Sana her şeyi açıklayacağım.
05*********: Söz veriyorum tane tane anlatacağım.
05*********: Ama sadece telefonda anlatabileceğim şeyler değil bunlar.
05*********: Buluşmamız gerekiyor!
05*********: Söz bana inanmazsan salacağım seni!
Aslında neden gittiğini çok merak ediyordum.
Ama ya söylediği her şey yalan çıkarsa?
Ama ya içimde binbir parçaya bölünmüş olan kalbimi bir kez daha yerle bir ederse?
Buna yeniden dayanabilecek kadar güçlü müydüm, emin değildim.
Cep telefonumu tekrar açıp yazdığı mesajları teker teker, kelime kelime okudum. Birbirinden kopuk kelimelerin arasında bunca yıl sıkışmış bir anlam var mıydı gerçekten? Sahi... İnsan sevdiğini gerçekten bırakabilir miydi?
Bıraktıysa sevmemiş miydi?
Ya da bırakması, beni korumak için miydi?
Başımı gökyüzüne kaldırdım. Gri bulutlar, gözlerimin üstünde bir ağırlık gibi dolaşıyordu. İçimde, tam iki yıl önce bastıramadığım o hissi tekrar yaşıyordum. Sanki bir şey olacakmış gibi... İçimde öngöremediğim ama beni tedirgin eden bir şey kıpırdanıyordu.
Telefonu çantama koydum. Bugün aklım başka hiçbir şeye çalışmayacaktı, buna emindim.
Hilal ve Almina’yla buluştuğumda, normalde yüzümü güldüren o neşeli sabah sohbetlerinde bile gözlerim hep etrafta bir gölge aradı. Bir duvarın ardından izleniyor gibiydim. Sanki o burada bir yerlerdeydi. Varlığı, yokluğu kadar keskin hissediliyordu.
“Gökçe, iyi misin?” dedi Hilal’im turuncu kaşlarını hafifçe çatarak. Sesini duyunca istemsizce irkildim. “Biraz uykusuzum da,” diye geçiştirdim. Uykusuzluk, bu hikâyedeki en masum yalandı. Kampüse yürürken ayaklarım ağırlaştı. Bir anda onca yılın anısı, kahrolası gibi kalbimin üstüne çökmüştü. Gölge’yle gçirdiğimiz o yaz... Sahir kenarında yürüyüşlerimiz, birlikte çektirdiğimiz siyah beyaz fotoğraf... Hepsi zihnimin arka planında çığlık çığlığa yankılanıyordu.
Ama en çok da onun hiçbir şey demeden gitmesi...
Hiçbir kelime bırakmadan, beni ortada bırakması...
Belki de bu yüzden kalbimi onaramamıştım. Belki de bu yüzden ne zaman biri yaklaşıp “Seni seviyorum.” dese içimden, “Peki ya yarın?” diyordum. Ya yarın beni sevmeyi bırakırsa?
Derslerde zaman geçmedi. Tahtaya yazılanlar, kulağıma öğretmenin sesi değil de içimdeki karmaşanın yankısı gibi geliyordu. “Buluşmamız gerekiyor.” O cümle mıh gibi aklımda kalmıştı.
Neden şimdi?
Neden iki yıl sonra?
Neden tam da unutmaya başlamışken?
Ders çıkışı Hilal ve Almina’yla vedalaştıktan sonra -çünkü Baran ve Bera ile buluşacaklardı- kampüsün arka bahçesine doğru yürüdüm. Herkesin önünden gitmek istememiştim. Kalbimdeki düğümü ancak o sessizlikte çözebilirdim.
Tam o sırada çantamda titreşen telefonu hissettim. Yine o numaraydı.
05*********: Yarın saat dörtte, eski liman iskelesinde ol. Her şeyi açıklayacağım.
Birkaç saniye donup kaldım. Liman iskelesi...
Orası bizim en son birlikte yürüdüğümüz yerdi. Sanki kader bilinçli bir oyun oynuyor gibiydi.
Aklım bir ‘hayır’ demekle bir ‘Git ve bitir bu hikâyeyi’ arasında sıkışıp kalmıştı. Ayağımı sürüyerek eve doğru yürürken, o eski yaraların aslında kapanmadığını fark ettim. Sadece üzerlerine toprak atılmıştı.
Ve şimdi biri, kazma kürekle o toprağı tekrar kaldırıyordu.
Asıl soru şuydu, yarın o buluşmaya gidecek miydim?
O gece hiç uyuyamadım. Tavana bakarak saatlerin geçmesini beklemek, bazen en ağır cezaya dönüşüyor. Zaman geçmiyordu ama düşüncelerim sanki zamandan bağımsız şekilde koşuyordu. Ne yana dönsem, hangi yastığa sarılsam, yüzüm hep geçmişe dönüyordu. Gölge’ye... Gitmeden önceki son bakışına.
O gün çok basit geçmişti aslında. Sıradan bir gündü. Tartışmamıştık, ağlamamıştık, vedalaşmamıştık. Sessizdi. İşte en çok da bu sessizlik canımı yakıyordu. Gitmenin sesi çıkmazmış meğer. Bazen insan gidişin ayak seslerini duymuyormuş bile. Ta ki arkasından yankılanan sessizlik, kendi çığlığına dönüşene kadar.
Telefonum başucumda duruyordu. Ekranı simsiyah ama bana tüm gece boyunca bakıyormuş gibiydi. Sanki içinden bir çift göz beni izliyordu. “Gelecek misin?” diye soruyordu. Ama ben hangi yanımla cevap verecektim? Aklımla mı, kalbimle mi?
Bazen sevgiye inat yaşanıyor hayat. Bazen de sevgiye rağmen... Gölge’nin beni hâlâ sevip sevmediğini bilmiyordum. Ama bir zamanlar sevdiğine emindim. O zamanlar gözlerimde boğulacak gibi olurdu, bakarken sesi titrerdi. Sarıldığında, dünya üzerimizde durur gibi hissederdim. O duyguyu uyduramazsın. O sahici bir şeydi.
Ama sahici şeyler neden kaybolur?
Ya da insanlar neden onları bırakır?
“Belki de beni korumak için gitti,” dedim kendi kendime. Bu cümle o kadar yıpranmıştı ki zihnimde, artık taşıdığı anlam bile silinmişti. Ne zaman biri sebepsizce gitse, bu söylenirdi: “Seni korumak için.” Oysa bazen insanlar sadece gider. Sebep yoktur. Veya sebep, kalan için hiçbir zaman yeterli olmaz.
O gece, Gölge’nin gidişinden sonra ilk kez kendime dürüst oldum. Hâlâ onu seviyor muydum?
Bu soruya cevap vermek, bir yarayı açmak gibiydi. Çünkü eğer “evet” dersem, bu geçen iki yılın yalan olduğunu itiraf edecektim. Onu unutamadığımı, tüm bu zaman boyunca aslında bir vedaya değil, bir dönüşe hazırlandığımı kabullenecektim. Ama eğer “hayır” dersem… O zaman neden kalbim onun mesajıyla darmadağın olmuştu?
Gece boyunca zihnimde birçok senaryo döndü. Beni bir beladan korumak zorunda kaldığını söylediği bir versiyon, başka biri tarafından tehdit edildiği bir versiyon… Hatta hafızasını kaybettiği bir versiyon bile kurdum. Her versiyonda bir şekilde affettim onu.
Ama gerçek, hikâyelerin dışında bir yerde saklıydı. Ve ben o gerçeği öğrenmek istiyordum. Ne pahasına olursa olsun.
☾
Sabah olduğunda, gözaltlarım mor, kalbim daha ağırdı. Görkem uyanmadan kalktım. Mutfakta çayı koyarken kendime itiraf ettim: Gideceğim. O iskeleye gideceğim.
Ama bir farkla...
Bu kez kalbimi avucumda taşımayacaktım.
Bu kez önce dinleyecek, sonra karar verecektim. Bir zamanlar koşulsuzca inandığım o adama, artık koşullarım vardı. Sınırlarım vardı. Kalbimin kapıları ardına kadar açık değildi artık. Belki hâlâ anahtarı onda olan bir kapıydı bu. Ama artık o kapıdan geçmek için bir sebep sunmak zorundaydı.
O gün kampüse gitmedim. Görkem’e başımın ağrıdığını söyledim. Yalan söylemeyi sevmem ama bazen en doğru kelimeler, en zararsız yalanların içinden çıkardı.
Giyindim. Üzerime sade bir şeyler aldım. Rüzgâr saçlarımı savurmasın diye saçımı topladım. Aynaya baktım. Orada hâlâ sevdiği kadını görebilecek miydi, bilmiyorum. Ama ben kendimde, o eski halimden izler buluyordum hâlâ. Kırık, eksik ama ayakta duran bir kadın.
Saat üçe doğru evden çıktım. Kalbim saat gibi atıyordu. Her saniye “ya” ile başlıyordu: Ya yalan söylüyorsa, ya seni yine yarı yolda bırakırsa, ya bu bir tuzaksa...
Ama en kuvvetli “ya” şuydu:
Ya gerçekten açıklayacakları varsa?
İşte o ihtimal, tüm korkularımın önüne geçmişti. Ve ben liman iskelesine giderken, aslında sadece onunla değil, kendi geçmişimle de yüzleşmeye gidiyordum.
Ve ne garip... Bazen birini affetmek, onun hatasını değil; kendini yeniden sevebilme ihtimalini kabul etmektir.
Belki de ben affetmekten çok, tamamlanmak istiyordum.
Iskele bomboştu. Dalga sesleri, havadaki tuz kokusuyla birleşiyor; kalbimde büyüyen kasırgaya eşlik ediyordu. Rüzgâr, saçlarımın arasına girip bir şeyler fısıldıyordu sanki. Oraya varmamla birlikte onu gördüm.
Gölge…
Bir banka oturmuş, başını eğmişti. Beden dili, sesiz bir çığlıktı. Eskiden dik yürüyen, her adımında kendine güvenen o adamdan eser yoktu. Yavaşça yaklaştım. Ayağa kalkmaya çalıştı ama ayağı sekti. O an fark ettim; ayağında bir bandaj vardı. Duruşu dağınıktı, göz altları çöküktü. Zayıflamıştı, çok zayıflamıştı. Sanki on yıl bir günde yaşanmış gibiydi üzerinde.
“Gökçe…” dedi, sesi çatallıydı. Gözleri, o tanıdık derinliğini koruyordu ama içlerinde fırtınalar dönüyordu. Cevap vermedim, sadece bekledim.
Birkaç saniye sustu. Sonra cebinden bir kâğıt parçası çıkardı. Kat izlerinden neredeyse parçalanmak üzereydi. “Bunu sana yazmıştım,” dedi, “ama hiçbir zaman gönderemedim.”
Titreyen elleriyle uzattı. Almadım.
“Ben buraya bir cevap almaya gelmedim,” dedim. “Gerçeği duymaya geldim. Gerçekten neden gittin?”
Gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes aldı, sonra yavaşça anlatmaya başladı:
“Sana veda etmedim çünkü edemezdim. Çünkü senin gözlerinin içine bakıp, ‘gidiyorum’ diyemezdim Gökçe… Ama gitmek zorundaydım.”
“O kadarını anladım zaten,” dedim sertçe. “Neden?”
O an yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. “Bir gece… Tanımadığım bir adam geldi. Siyah bir maske takıyordu. Kendisine Iapetus diyordu. Ne yüzünü gördüm, ne de kim olduğunu öğrendim. Ama gözlerinden ölüm akıyordu. Beni öyle bir yere götürdü ki, tarif edemem.”
“Kaçırıldın mı?” diye sordum fısıltıyla.
Başını yavaşça salladı. “Kaçırıldım ama kaçış gibi değildi. Daha çok… bilerek seçilmiş gibiydim. Her şeyi biliyordu. Seninle olan geçmişimi, Lux’u, çocukluğumu… Her şeyimi.”
Tüylerim diken diken oldu. “Ne istedi senden?”
“Beni susturmak istedi. Ama neyi bildiğimi bile bilmiyordum o zaman. Günlerce… belki haftalarca… bir hücrede tuttular. Zaman algımı kaybettim. Beni konuşturmak istiyordu ama hangi konuda konuşmamı istediğini bile bilmiyordum. Iapetus, sürekli olarak şunu tekrarlıyordu: ‘Gölge, karanlıktan doğdun. Gölge, ışıkla savaşırsın.’ Ne demek istediğini hâlâ bilmiyorum.”
Yutkunamadım. Boğazıma bir düğüm oturdu.
“Peki neden şimdi çıktın ortaya? Neden şimdi?” dedim, gözlerinin içine bakarak.
Gölge, bir an başını ellerinin arasına aldı. Parmaklarıyla saçlarını çekiştirdi. O çaresizlik öyle yoğundu ki, kalbim sızladı.
“Kaçtım…” dedi boğuk bir sesle. “Ama emin değilim, gerçekten kaçabildim mi yoksa kaçmama izin mi verildi…”
Donakaldım.
“Ne demek o?”
“Gittiğim gece… o maskeli adam yoktu. Sadece açık bir kapı. Dışarıda bir koridor, sonunda da gece. Her şey hazır gibiydi. Sanki kaçmam için bir senaryo yazılmıştı.”
“Ya tuzaksa?” dedim fısıltıyla.
“Olabilir,” dedi Gölge, başını öne eğerek. “Ama ben seni uyarmak zorundayım. O adam… Iapetus… peşinde olabilir. Ya da seni bana karşı bir zayıflık olarak kullanmak istiyor.”
İçimdeki korku, sinirle karıştı. “Neden bunu bana daha önce söylemedin?!”
“Çünkü başaramayabilirdim. Çünkü seni tekrar yüz üstü bırakmak istemedim. Çünkü… hâlâ seni sevdiğimi biliyordum. Bu yüzden sustum. Bu yüzden döndüm.”
Sözleri, yüreğime ince bir bıçak gibi saplandı. Gözlerimden yaşlar süzülürken, hâlâ ne düşüneceğimi bilmiyordum.
“Şimdi ne olacak?” diye sordum.
Gölge, gözlerini gökyüzüne kaldırdı. “Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; bu her neyse, başlamış bir şey. Ve seni korumam gerek. Çünkü ben ne kadar kaçarsam kaçayım, Iapetus peşimizi bırakmayacak. Ne seni, ne beni…”
Yüzüne baktım. Çökmüş, kırık, paramparçaydı. Ama hâlâ gözlerinde tanıdığım o bakış vardı. Sevgiyle karışık bir korku, bir özlem…
Gölge devam etti: “Gökçe… Iapetus’un kim olduğunu bilmiyorum. Ama tek bildiğim şey şu; onu tanıyor olabilirim. Belki birlikte bir masada oturduk. Belki de gözlerinin içine baktım. Ama farkında değildim. Sesi bile… kulaklarımda yankılanıyor ama kimseye benzetemiyorum. Bu beni delirtecek.”
Dizlerinin üzerine eğildi. “Senden sadece bir şey istiyorum. Güvende ol. Eğer uzak durmamı istersen, yine giderim. Ama eğer kalmamı istersen… sonuna kadar yanında olurum. Bu kez hiçbir şey beni susturamayacak.”
Bir süre konuşmadım. O an içimde fırtınalar kopuyordu. Ama bir şeyden emindim: Bu adam bir yalan değil, yarımdı. Ve bir yarım, tamamlanmak için önce acısını anlatmalıydı.
O sırada telefonum titreşti.
“’Üçlü Silahşörler’ adlı gruptan yeni mesaj!”
Hızla mesajın üstüne tıkladım.
Hilal: Bir mesaj var.
Hilal: Tanımadığım biri bana mesaj attı ve Gökçe, seni tanıdığını söylüyor.
Hilal: Lütfen bak, korkuyorum.
Hilal: Çok fazla şey biliyor.
Hilal: Fakat gizli numara.
Ne? Nasıl yani?
“Kim yazmış?” dedi Gölge’nin yorgun sesi. “Hilal,” diye mırıldandım. “Tanımadığı birinin ona yazdığını, beni tanıdığını söylüyor.” Gölge de bir an için afalladığında, Hilal mesajların ekran görüntüsünü açtı.
“Bilinmeyen Numara: Merhaba Hilal ,)
Bilinmeyen Numara: Bu mesajı Papatya’ma iletebilir misin acaba?
Hilal: Kimsin sen?
Bilinmeyen Numara: Bir... Dost... Ona böyle söyle. Bu dostun adı da Iapetus.
Hilal:’O’ kim?
Bilinmeyen Numara: Gökçe... Gökçe Karahan. Ona bu mesajlarımı ilet lütfen.
Bilinmeyen Numara: Gölgeni takip etmeye devam ettikçe yanacaksın, Papatya’m. Bunun farkında olmanı istiyorum.
Bilinmeyen Numara: O, seni öldürüyor.
Bilinmeyen Numara: Onun yüzünden yanacaksın.
Bilinmeyen Numara: Eğer bana onu verirsen, sen ve arkadaşlarına dokunmayacağım.
Bilinmeyen Numara: 3 günün var.
Bilinmeyen Numara: Seçimini yap, Papatya’m. Seçimi yap, Gökçe Karahan.
Kafamda yankılandı son cümle. “Seçimini yap, Papatya’m. Seçimini yap, Gökçe Karahan.”
İçimdeki ses bir cümle ekledi.
Arkadaşların ve kendim mi, yoksa Gölge mi?