Skip to content

Oyunbozan

Chapter 1 · 3 min read

Oyunbozan

Chapter 1

Giriş

Nefes almanın bile zor geldiği küçük ve zemini yosun tutmuş bir hücrede ne kadar kalabilirsiniz? Dakikalar, saatler, günler, aylar? Cevaplarınızı duyar gibiyim, fakat hiçbirinizin benim kadar kalabileceğini sanmıyorum. Tam iki yıl, tam iki yıldır bu dar hücrede kilitli tutuluyorum ve buna göz yummak zorunda bırakılıyorum. Zemindeki yosunlar, yerde gezinen fareler ve her an havanın bitebilecek olması ihtimali...

Tüm bu zamanlarda Gökçe aklımdan bir kere bile çıkmadı, sürekli vicdan azabı çekmeme neden oldu. Ona veda bile edemeden onu yalnız bırakmak zorunda kalmıştım. Acaba o da özlüyor muydu beni? Yoksa onu terk ettiğimi sandığı için şerefi olmayan bir insan olduğumu düşünüp beni hayatından çıkartmış mıydı? Üzmüş müydüm onu istemeden de olsa?

Dün geceye kadar bu hücrede ölüp gideceğime inanıyordum. Uykusuz, Gökçe’yi düşünerek geçirdiğim o gecede ilk defa havalandırmayı kontrol etmiş ve vidalarının gevşediğini fark etmiştim. Bu benim için bir kaçış fırsatı olabilirdi. Biliyordum, beni buraya tıkan Iapetus’un kameraları her yerde olabilirdi, tek bir hatayla hayatımı mahvedebilirdim fakat kaybedeceğim başka neyim kalmıştı ki? Bu şansı değerlendirmeliydim.

Buradan kaçmak için neler yapacağımı düşündüm, bu gece kaçacaktım. Anladığım kadarıyla bu oda ilk olarak Iapetus’un odasına, sonrasında ise dışarıya açılıyordu. Geceleri Iapetus’un da o odadan çıktığını düşünüyordum çünkü başımda bekleyen gardiyanlar gece olunca kaytarıyorlardı ve Iapetus’un en sevmediği şey üşengeçlik ve işten kaytarmaktı. Her odada da kamera olduğunu düşünürsek buna göre Iapetus’un geceleri orada olmadığını anlayabilirdik.

Geceye kadar beklemeye çalıştım, ama bir tavşan misali koşturan zaman, şimdi geçmiyordu. Belki de bir haftadır ilk defa kendiliğimden uyumayı denedim -ki bir süredir uyumamazlıktan bayılıyor ve birkaç saat sonra ayılıyordum- uyuyakaldığımda ise rüya görmemeyi diledim.

☾

Uzun süredir kambur duran sırtım, bir çita gibi dikildi. Ellerimle uzandım, sanki kendimi çekip çıkarabilecekmişim gibi o dipsiz kuyulardan. Oysa olmuyordu, benim gülmeyi bilmeyen çehrem, bana bakmıyordu. Çığlıklar atan ruhum, hala bedenimle birlikte duvarlar arasındaydı. Şimdi ben tüm çaresizliğiyle duran, belki de kendi görüntüsünü bile kaybetmiş bir adamdım.

☾

Uyandığımda görmemeyi umduğum rüyalardan birini tekrardan gördüğümü fark ettim. Rüyalarda aynadaki aksim bile bana küsmüş, olduğum kişiye bakmayı reddediyordu. Halbuki şu an en büyük ihtiyacım, biri tarafından olduğum gibi kabul edilmekti belki de. Fakat aynadaki aksim bile bana bakmazken, kimden bekleyebilirdim ki beni kabul etmelerini?

Gece olduğunu karanlık duvarlarda bana bakan suratları görmeyince anladım. Artık hazırdım, kaçabilirdim.

Ses çıkartmamaya özen göstererek çıkmış gibi duran vidaları hafifçe söküp kapağı açmaya çalıştım. Sonra bir süre bekleyip, hareketleri gözlemledim. Evet, bu kadar karanlığın ortasında hareket eden tek canlı bendim. Tek ayağımı kaldırıp yavaşça havalandırmaya girmeye çalıştım. O an bacağımda sert ve keskin bir sızı hissettim. Pantolonumdaki kurumuş kanların arasına bu sefer sıcak ve taze bir kan topluluğu katıldı. Bacağımdaki keskin sızı, tüm vücuduma yavaş bir şekilde yayıldı. Belki de bu sızı bile bu işi yapmamam için evrenin bana yolladığı bir mesajdı fakat ben durmamayı seçtim, Gökçe’yi görme ihtimalimi düşünerek o keskin sızıya katlandım. Bacağıma baktığımda gördüğüm, çıkartmadığım bir çiviydi. Bacağıma öylesine saplanmıştı ki, kan durmak bilmiyordu. Üstümdeki kirli gömlekten bir parça yırttım ve çiviyi zorla da olsa çıkartıp parçayla kapattım yarayı.

Derin bir nefes alıp sızıma aldırmadan tekrar girdim içeri. Bacağıma ve bedenimdeki sızıya aldırmadan olabildiğince hızsız ve sessiz bir şekilde ilerledim. Resmen bacağım bu haldeyken havalandırmada sürünüyordum, ve bunu yapmamdaki en büyük etken Gökçe’ydi. Böyle bir şeyi kendim için yapacak kadar gururlu bir insan değildim, sadece en azından son bir kez onu Gökçe’yi görmek istiyordum.

Havalandırmada sürüne sürüne Iapetus’un odasının üstüne kadar gelmeyi başarmıştım. Ellerim ve bacaklarımı kullanarak kendimi üstte tutarken, gördüğüm şeyi beklemiyordum. Iapetus odada, bilgisayara bir şeyler yazıyordu. O an nefesimi sıkıca tuttum ve yavaş hareketlerle ilerlemeye çalıştım. Fakat akmakta olan bir damla, aşağıdaki delikten tam olarak Iapetus’un masasına düşünce Iapetus’un gözleri hızla havaya baktı ve beni buldu. O andan sonra hiçbir şeyi umursamadan hızla ilerlemeye başladım. Adamlarına bir şeyler bağırdığını duymuştum, büyük ihtimalle beni yakalamalarını söylüyordu.

En sonunda umduğum gibi dışarıya açılan kapağa gelmiştim. Üstüme binen deli gücü ile itmeye kalkıştım ve şans eseri kapak yere, yemyeşil çimlerin üstüne düştü. Böyle bir binanın çimlerin üstünde olması, bana göre güçlü bir tezat oluşturuyordu. Buraya ulaşmama rağmen durmadım ve arkamdan gardiyanlar koştururken kendimi hiç tanımadığım bu ülkenin hiç tanımadığım sokaklarına attım. Bir çöp bidonunun arkasına saklandığımda gardiyanlar beni bulamayıp geri döndüler.

Artık özgürdüm, ve bu dünyanın en iyi şeyi gibi hissettiriyordu...

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.