Skip to content

OLD MAN

Chapter 3 · 3 min read

OLD MAN

Chapter 3

3.BÖLÜM: IŞIĞIN SONU

Uçağın içindeki uğultu, Profesör Clark’ın sözleriyle bir anda derin bir sessizliğe gömüldü. Profesör, önündeki ekrandan bir harita açtı; devasa bir sarmal yapı olan Andromeda Galaksisi ekranda parlıyordu.

​"Andromeda..." dedi Profesör fısıltıyla. "Komşumuza gidiyoruz Tom. Jüpiter’in yörüngesi yakınlarında yapay olmayan, devasa bir solucan deliği tespit ettik. Senin görevin Amerika’daki merkezden havalanıp o deliğin gerçekten orada olup olmadığını kontrol etmek... Ve eğer oradaysa, geri dönüşü olmayan o uzun yolculuğa çıkmak."

​Tom, oturduğu koltukta dikleşti. Zihni şimdiden rotaları ve yakıt hesaplarını yapmaya başlamıştı bile. "Peki... Ne kadar sürecek?" diye sordu sesi hafifçe titreyerek.

​Clark, pencereden dışarıdaki uçsuz bucaksız bulut denizine baktı. "5 yıl, 10 yıl... Ya da yüzyıllarca sürebilir Tom. Gideceğimiz galaksideki güneş sandığımızdan çok daha büyük."

​Tom’un gözleri kısıldı, teknik bilgisi devreye girmişti. "Bir üstdev yani..."

​"Evet," dedi Clark başını sallayarak. "O güneş tam 46 yaşında ve o kadar devasa ki, eğer doğru gezegeni bulabilirsek dünyamızı yeniden ısıtabilir. Çünkü bizim asıl sorunumuz burada..."

​Tom yutkundu. Kendi güneşimizin durumunu sormaktan korkuyordu ama gerçeği bilmesi gerekiyordu. "Peki ya bizim güneşimiz? Onun durumu ne?"

​Profesör Clark’ın yüzü bir anda gölgelendi. "Yaklaşık 5 gün önce, yıllardır süren araştırmalarımızın sonucunda acı gerçeğe ulaştık. Güneşimiz sönmeye başlıyor Tom. Yakıtı tükeniyor. Birkaç yıl içinde ya büyük bir patlamayla yok olacağız ya da güneş ışığı tamamen kesildiği için dünya sonsuz bir karın altında donup gidecek."

​Tom, elindeki kahve bardağını sıktı. Sapsarı saçları, kabinin loş ışığında sanki sönmekte olan o güneşin son yansıması gibi parlıyordu. Artık bu bir görev değil, bir hayatta kalma savaşıydı.

Tom, Profesör’ün önündeki dijital ekranda beliren devasa karanlık küreye bakarken yutkundu. Gözleri, buğday teninde belirginleşen bir şaşkınlıkla irileşti.

​"Peki Profesör..." dedi Tom, sesi fısıltı gibi çıktı. "Neden yıllar geçecek? Solucan deliği bizi anında oraya ulaştırmayacak mı?"

​Clark, elindeki tableti masaya bıraktı ve Tom’un gözlerinin içine derin bir ciddiyetle baktı. "Mesele sadece yolun uzunluğu değil Tom, mesele zamanın kendisi. Solucan deliğine girer girmez zaman kayması (time dilation) başlayacak. Çünkü o galakside, her şeyi yutan bir dev var: TON-618."

​Tom donup kaldı. "TON-618 mi? Bilinen en büyük kara delik..."

​"Evet," dedi Clark başını sallayarak. "Onun muazzam kütleçekimi zamanı bir kağıt gibi büküyor. Oraya yaklaştığında senin için geçen bir saat, Dünya’da yıllara bedel olabilir. Ama gitmek zorundayız. Çünkü TON-618’in yakınındaki üç gezegende, özellikle de ikisinde, sıvı halde su bulabileceğimize dair çok güçlü kanıtlar var. Ekibini alacak, o üç gezegene de ineceksin. Her birini tek tek kontrol edeceksiniz."

​Tom, sapsarı saçlarını eliyle geriye doğru taradı. "Yani geri döndüğümde... Tanıdığım herkes yaşlanmış, hatta gitmiş olabilir."

​Clark acı bir tebessümle cevap verdi: "Eğer gitmezsen Tom, geri dönecek bir Dünya bile kalmayacak. Sen zamanın dışına çıkacaksın ki, insanlık zamanın sonuna gelmesin."

Tom, pencereden dışarıdaki uçsuz bucaksız karanlığa bakarken fısıldadı: "Einstein haklıydı, değil mi Profesör? Kütle ne kadar büyükse, zaman o kadar yavaş akar. Ama bahsettiğimiz şey TON-618... Bu sadece bir kara delik değil, bir canavar."

​Profesör Clark başını salladı, gözlerinde hem bir hayranlık hem de korku vardı. "Tam olarak öyle, Tom. Einstein’ın görelilik teorisine göre, TON-618 gibi 66 milyar güneş kütlesine sahip bir devin yakınında uzay-zaman dokusu bir uçurum gibi çöker. Sen o gezegenlere indiğinde, attığın her adım Dünya’da yıllara bedel olacak."

​Tom, sapsarı saçlarını eliyle geriye iterek masadaki dijital simülasyona yaklaştı. "Yani ben orada sadece birkaç gün geçirdiğimde, geri döndüğümde tanıdığım herkes... hepsi yaşlanmış mı olacak?"

​"Belki de artık hayatta bile olmayacaklar," dedi Clark acı bir dürüstlükle. "Zamanın akışı statik değildir; o, devasa kütlelerin etrafında bir nehir gibi kıvrılır. Sen nehrin en hızlı aktığı şelalenin tam ucunda olacaksın. Senin saatin normal tik tak yaparken, Dünya’daki saatler bir yarışçı gibi koşacak."

Clark Einistein'ın Ton-618 teorisini tabletinden Tom'a gösterdi bu teori belkide dünyanın kaderinin belirleyecekti....

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.