تخطٍ إلى المحتوى

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈𝐈 - 𝐊𝐚𝐥𝐛𝐢𝐧𝐝𝐞

الفصل 3 · قراءة 18 دقيقة

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈𝐈 - 𝐊𝐚𝐥𝐛𝐢𝐧𝐝𝐞

الفصل 3

BİR PORSCHE MESELESİ

Aras Demir

Telefonumu çıkarıp ekranına baktım. Duvar kâğıdım hâlâ birlikte çekildiğimiz fotoğraftı. Kendimi tutamayıp ekrana hafifçe dokundum. “Özledim bile.”

Daha birkaç saat olmuştu. Bunun normal olmadığını biliyordum ama umurumda değildi. Otobüs mahallemin durağına yaklaştığında ayağa kalktım. Valizimi alıp aşağı indim. Akşam güneşi sokakları turuncuya boyuyordu.

Çocukluğumun geçtiği sokak hiç değişmemişti. Her köşesini ezbere biliyordum. Apartmanın önüne geldiğimde istemsizce derin bir nefes aldım. “Eve geldim...”

Anahtarı cebimden çıkaracakken kapı bir anda açıldı. Annem beni görür görmez yüzü aydınlandı. “Orman gözlüm!”

Gülmeden edemedim. “Anne...”

Valizi bırakır bırakmaz bana doğru geldi ve sımsıkı sarıldı. Ben de onu aynı sıkılıkta kucakladım. Saçlarımı okşadı. “Çok özledim seni.”

“Ben de seni.”

Bir süre öylece kaldık. Ne onun beni bırakmaya niyeti vardı ne de benim. En sonunda geri çekilip yüzümü iki avucunun arasına aldı. “Bir bakayım.” Başımı hafifçe eğdim. “İyice zayıflamışsın.”

Kahkaha attım. “Anne, herkes tam tersini söylüyor.”

“Kim söylüyor?”

“Derin'in arkadaşı İdil.”

Kaşını kaldırdı.“Ben annenim. Benim dediğim doğru.”

Gülerek başımı iki yana salladım. “Peki.”

Valizimi içeri taşıdım. Evin kokusu burnuma dolduğu an içim garip bir huzurla kaplandı. Çocukluğum, annemin yaptığı yemekler, aalonun aynı perdeleri ve duvara astığımız eski aile fotoğraflarından hiçbiri değişmemişti. Ayakkabılarımı çıkarıp odama girdim. Valizi yatağın üzerine koydum.

Fermuarını açar açmaz bütün kıyafetleri tek tek çıkarmaya başladım. Bir köşeye kirlileri ayırdım. Çamaşır makinesinin kapağını açıp hepsini içine attım. Deterjanı koyup çalıştırdıktan sonra aynanın karşısında durdum. Saçlarım bütün günün yorgunluğunu taşıyordu. “Şu duşa gerçekten ihtiyacım var.”

Üzerimdekileri değiştirip banyoya girdim. Ilık su omuzlarımdan aşağı akarken gözlerimi kapattım. Bugünün bütün sesleri yeniden kulaklarımda yankılandı. Alkışlar, kahkahalar, müzik ve Derin'in sesi… “Romeo...” İstemsizce yine gülümsedim.“Ne yaptın sen bana güzelim...”

Duştan çıktığımda üzerimde gri bir eşofman ve siyah bir tişört vardı. Saçımı havluyla kurulayarak salona geçtim. Annem mutfakta çay hazırlıyordu. Beni görünce gülümsedi. “Tam zamanında geldin.” Masaya oturdum.

Çaydan yükselen buhar sessizliği doldururken içimde sabahtan beri düşündüğüm konu yeniden aklıma geldi. Fincanı iki elimin arasına aldım. “Anne...”

“Hımm?”

“Seninle konuşmak istediğim bir şey var.”

Annem fincanını masaya bıraktı. “Dinliyorum orman gözlüm.”

Nasıl başlayacağımı düşünüyordum. “Ben...” Derin bir nefes aldım. “Hani uzun zamandır para biriktiriyordum ya.”

Başını salladı. “Biliyorum.”

“Çalıştığım dönemlerden, burslardan... Biraz da kenara koymuştum.”

“Evet.”

Fincanımdaki çaya baktım. “Ben o parayla bir şey almak istiyorum.”

Annem hafifçe gülümsedi. “Ne almak istiyorsun?”

Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. “Bir Porsche.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Annem sadece bana baktı. Sonra kaşını kaldırdı. “Porsche mi?”

Başımı salladım. “Evet.”

“Tek başına kullanmak için mi?”

Başımı iki yana salladım. “Hayır.” İlk kez bunu yüksek sesle söyleyecektim. “Derin'le birlikte kullanmak istiyorum.”

Annemin gözleri yumuşadı. Yüzünde öyle sıcak bir gülümseme belirdi ki, erimişti resmen. “Ciddi misin oğlum?”

“Çok ciddiyim.”

“Emin misin?”

“Hayatımda ilk kez bu kadar eminim.”

Annem birkaç saniye hiç konuşmadı. Sonra usulca ayağa kalktı. “Bir dakika bekle.”

Şaşkınlıkla arkasından baktım. “Anne?”

“Geliyorum.”

Koridorun sonundaki odasına girdi. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Dolap kapaklarının açılma sesi geldi. Sonra sandık sürüklenir gibi bir ses… Ardından tekrar ayak sesleri. Elinde eski, çiçek desenli bir bohçayla salona döndü. Kaşlarım çatıldı.

“Bu ne?”

Bohçayı masanın üzerine dikkatlice bıraktı. Düğümünü yavaşça çözdü. İçinden katlanmış nevresimler çıktı. Eski danteller, işlemeli çarşaflar ve çocukluğumdan hatırladığım birkaç örtü… Hepsini usulca kenara koydu. Ben hâlâ hiçbir şey anlamıyordum.

“Anne...”

En alttaki küçük bez keseyi eline aldı, açtı. İlk bilezik masaya bıraktığında gözlerim büyüdü.

“...” İkinci, üçüncü derken tamı tamına on iki tane bileziği masaya sıraladı. Masanın üzerindeki altınlar ışıkta parlıyordu. Şaşkınlıktan tek kelime edemiyordum. Ama annem hâlâ bitirmemişti. Bu kez küçük kırmızı bir kutu çıkardı ve kapağını yavaşça açtı.

İçinden dört tane tam altın çıkardı. Yanlarına da iki tane çeyrek altın bıraktı. Annem bütün altınlara baktı. Sonra bana döndü. “Bunlar yeter mi dersin?”

Bir süre konuşamadım. Sadece masaya, sonra anneme baktım “Anne...” Sesim resmen fısıltıya dönmüştü.

“Efendim oğlum?”

“Biz...” Yutkundum. “Biz zengin miyiz?”

Annem bir anda kahkahaya boğuldu. “Oğlum!” Başını iki yana salladı. “Hayır.”

“E o zaman...” Masadaki altınları işaret ettim. “Bunlar ne?”

Annem bileziklerden birini avucuna aldı. Başparmağıyla üzerinde gezdirdi. “Baban her maaş aldığında...” Gözleri uzaklara daldı. “Bir kısmını bana verirdi. Ben de harcamazdım.” Dudağı istemsizce büzüldü. Sessizce onu dinliyordum. “Kimseye söylemedim. Çünkü hep aynı şeyi düşündüm.” Bana baktı. “Bir gün oğlumun ihtiyacı olur.”

Gözlerim dolmaya başlamıştı. Annem elimi tuttu. “Altın biriktirmedim oğlum...” Başparmağıyla elimin üstünü okşadı. “Ben senin yarınlarını biriktirdim.”

Boğazım düğümlendi. Hiç düşünmeden ayağa kalktım. Annem de kalkınca ona sımsıkı sarıldım. “İyi ki benim annemsin...” Saçlarımı okşadı. “İyi ki benim orman gözlü oğlumsun.”

Bir süre öylece kaldık. Sonra usulca geri çekildim. Gözlerimi silip masadaki altınlara tekrar baktım. İçim hem minnetle hem de heyecanla dolmuştu. “Anne...”

“Hımm?”

Bu kez gülümseyerek söyledim. “Sanırım Derin'in bundan haberi olunca bizden daha çok etkilenecek.”

Annem kıkırdadı. “Bence de. Çünkü o kızın gözlerinden belli oluyor.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Ney belli oluyor?”

“Her şeyi kendi başına halletmeye alışmış.” Sessizce onu dinledim. “Öyle insanlar, birinin onlar için hiçbir karşılık beklemeden bir şey yaptığını görünce çok duygulanırlar.”

İstemsizce gülümsedim. “Doğru...”

Annem masadaki bilezikleri yeniden bohçanın üzerine dizerken bana baktı. “Bir şey soracağım.”

“Sor.”

“Bu arabayı gerçekten ikiniz için mi istiyorsun?”

Hiç düşünmeden cevap verdim. “Evet.”

“Niye?”

Derin bir nefes aldım. “Çünkü hayalini kurduğum şey araba değil, onunla yolculuk yapmak.” Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. “Bir gün ansızın ‘Hazırlan Derin, seni kaçırıyorum.’ demek.”

Annemin gözleri dolmuştu. “Sen arabaya değil, anılara para vermek istiyorsun.”

Başımı salladım. “Aynen öyle.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra annem elini elimin üzerine koydu. “Biliyor musun?”

“Neyi?”

“Baban da gençken tam böyle konuşurdu.”

Şaşkınlıkla ona baktım. “Gerçekten mi?”

“Evet.” Gülümsedi. “Arabayı değil, yolculuğu severdi. ‘Yeter ki sevdiğim insanlar yanımda olsun.’ derdi.”

İçim sıcacık oldu. Demek biraz ona benziyordum. Annem bohçayı yeniden toplamaya başladı. Altınları tek tek küçük keseye yerleştirirken dikkatle katladı. Ben de yardım etmek için uzandım. “Dur. Elleme.”

“Neden?”

“Uğur getiriyor.”

Gülerek ellerimi geri çektim. “Tamam.”

Bohçayı tekrar bağladıktan sonra bana uzattı. “Al.”

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Bana mı?”

“Elbette sana.”

“Anne, olmaz. Bunlar senin.”

Başını iki yana salladı. “Hayır. Bunlar hiçbir zaman benim olmadı.” Bohçayı elime ittirdi. “En başından beri senindi.”

Boğazım yine düğümlendi. “Ben bunu alamam.”

“Alacaksın.”

“Anne ama...”

Sözümü keserek gülümsedi. “Bir şartla.”

Kaşımı kaldırdım. “Nasıl bir şart?”

Parmağını bana doğru uzattı. “Arabayı aldıktan sonra ilk uzun yolculuğunu benim gelinimle yapacaksın.”

Kahkaha attım. “Başka?”

“Bir de...” Göz kırptı. “Beni ara sıra gezdireceksin.”

Bu kez ben de güldüm. “Bu şart mı?”

“Elbette.”

Ayağa kalkıp tekrar ona sarıldım. “Anlaştık.”

Saçlarımı okşarken mırıldandı. “Allah size ağız tadıyla kullanmayı nasip etsin.”

Gözlerimi kapattım. “Âmin.” İçimde tarif edemediğim bir huzur vardı. Ayağa kalkıp tekrar anneme sarıldım. Bu kez daha sıkı, çok daha sıkı sarıldım. Sanki bırakırsam çocukluğum da ellerimin arasından kayıp gidecekmiş gibi. Annem hiçbir şey söylemeden beni kollarının arasına aldı. Saçlarımı yavaşça okşuyordu. Çocukken düştüğümde, hastalandığımda, korktuğumda hep saçlarımı okşardı. Bir anda boğazım düğümlendi. Gözlerim yanmaya başladı.

“N'oldu oğlum?”

Başımı omzuna biraz daha gömdüm. Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. “Anne...”

“Hımm?”

“Ben...” Yutkundum. “Ne zaman büyüdüm?”

O cümle ağzımdan çıkar çıkmaz gözlerimden ilk damla süzüldü. Sonra ikincisi, üçüncüsü derken şelaleye döndü. Tutamadım. Omuzlarım titremeye başladı. “Daha dün...” Hıçkırığım sözümü böldü. “Daha dün ilkokula gidiyordum sanki...”

Annem saçlarımı öpmeye başladı. “Ağlama oğlum...”

Titreyen nefesimi içine çektim. “Daha dün çantamı sen hazırlıyordun.” Sesim tamamen kırılmıştı. Sanki, zaman istemesem de akıp gidiyordu. “Şimdi...” Hıçkırıklarım birbirine karışıyordu. “Şimdi mezun oldum… Araba alacak kadar büyüdüm...” Boğazım düğümlendi. “Hayat çok hızlı geçmiş anne...”

Annem beni biraz daha kendine çekti. “Orman gözlüm benim...” Avucuyla başımı okşadı. “Ağlama.”

Ama duramıyordum. Çocuk gibi hıçkırmaya başlamıştım. “Neden bu kadar çabuk büyüdüm?”

Annemin sesi yine aynı huzuru taşıyordu. “Çünkü zaman beklemiyor oğlum. Elimizden tutup yürüttüğümüz çocuklar, bir gün kendi yollarında yürümeye başlıyor.”

Gözlerimi sımsıkı kapattım. “Ben hâlâ senin küçük oğlun olmak istiyorum bazen...”

Annem usulca güldü. “Olmaya devam edeceksin. Kaç yaşına gelirsen gel, benim için hep o ormanda koşup üstünü başını çamur eden küçük çocuk olacaksın.”

İstemsizce güldüm. Gözyaşlarım hâlâ akıyordu. “Çamur yüzünden çok kızıyordun ama.”

“Kızıyordum. Çünkü bütün kıyafetlerini mahvediyordun.”

Burnumu çektim. “Ama sonra yine yıkıyordun.”

“Elbette yıkıyordum. Anneyim ben.” Annem sırtımı yavaşça sıvazladı. “Bugün ağla. İçinde ne varsa bırak çıksın.” Saçımı daha çok okşamaya başladı. “Çünkü yarın yeni bir hayat başlayacak.”

Derin bir nefes aldım. Hıçkırıklarım yavaş yavaş hafifledi. “Biliyor musun anne...”

“Neyi oğlum?”

“Bugün diplomamı alırken hiç ağlamadım. Baloda da ağlamadım.” Gülümsedim. “Derin ağladı.”

Annem de gülümsedi. “Sen güçlü durmaya çalışmışsın.”

Başımı salladım. “Galiba insan en çok annesinin yanında çocuk olabiliyormuş.”

Bunu duyunca annem gözlerimin içine baktı. Yanaklarımdaki yaşları başparmağıyla usulca sildi. “Ne kadar büyürsen büyü bu ev senin evin. Bu kollar da senin yuvan. Ne zaman yorulursan… Gel.” En içten, en samimi gülümsemesini yaptı. “Ben yine sana sarılırım.”

O an kendimi tekrar altı yaşındaki Aras gibi hissettim. Ve anneme bir kez daha sımsıkı sarıldım. “İyi ki varsın anne… İyi ki benim annemsin.”

Annem gözlerimi öperek fısıldadı. “İyi ki benim orman gözlü oğlumsun...” Aynı anda usulca saçlarımı geriye doğru itti. Parmakları enseme değince bir an duraksadı. “Hı?” Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Sen saçını mı kestirdin?”

İstemsizce ensemi kaşıdım. “Şey… Biraz.”

“Biraz mı?” Gülmeye başladı. “Oğlum, bildiğin kestirmişsin.”

Ben de mahcup bir şekilde gülümsedim. “Yakışmış mı bari?”

Annem yüzümü iki avucunun arasına aldı. “Yakışmış. Çok yakışmış hem de.” Sonra merakla sordu. “Ama durduk yere niye kestirdin?”

Yanaklarımı kaşıyarak gözlerimi kaçırdım. “Ben istememiştim aslında.”

“Eee?”

“Derin kesti.”

Annem birkaç saniye bana boş boş baktı. “...Ne?”

“Biraz kırıkları vardı. ‘Keseyim mi?’ dedi. Ben de tamam dedim.”

Bir an sessizlik oldu. Sonra annem öyle bir kahkaha attı ki ben de gülmeye başladım. “Ben bu kıza kurban olurum!” Kahkahasının arasından konuşmaya devam etti. “Ne kadar iyi bir kız o öyle. Hem seni düşünüyor hem de bakımını yapıyor.”

Başımı eğip utana utana gülümsedim. “Evet...”

Annem bu kez yüzünü ciddileştirdi. İşaret parmağını bana doğru salladı. “Bak Aras.”

“Hı?”

“O kızı bir üzersen...” Sözünü bitirmeden sırtıma hafifçe bir tane vurdu.

“Anne!”

“...Ben seni var ya!” Bir tane daha hafifçe vurdu. “Ne ediyorum biliyor musun?”

Gülmemi tutamadım. “Ne yapıyorsun?”

“Karşıma alırım, bir güzel kulağını çekerim.”

“Anne!”

“Hiç acımam.”

Kollarımı göğsümde birleştirip sanki çok mağdurmuşum gibi surat astım. “Şiddet görüyorum resmen.”

“Az bile.” Bir kez daha sırtıma hafifçe dokundu. “Çünkü o kızın gözlerinden iyilik akıyor. Allah ömür boyu yüzünü güldürsün.”

Gülümsedim. “İnşallah.”

Annem bana şöyle bir tepeden tırnağa baktı. Sonra başını iki yana sallayıp güldü. “Eşek kadar oldun be… El kadar bebeydin. Bir de benim elimde büyüdün, sıpa.”

Kulaklarıma kadar kızardığımı hissediyordum. “Anne ya...”

“Ne var?”

“İnsan biraz oğlunu över.”

“Övüyorum zaten. Adam olmuşsun ve sevdiği kıza araba almayı düşünüyorsun. Annene sarılıp ağlıyor, ve hala utanıyorsun.”

Kahkaha attım. “Bir tek şu sırtıma vurmasan daha iyiydi.”

Annem kollarını iki yana açtı. “Ne varmış sırtında? Koruma gibisin maşallah. Taş gibi olmuş.”

İstemsizce güldüm. “Anne...”

“Efendim?”

“Beni utandırmayı çok seviyorsun.”

Göz kırptı. “Annenim ben. Bu benim en doğal hakkım.”

İkimiz de aynı anda kahkahaya boğulduk. Az önce gözyaşlarıyla dolu olan ev, şimdi ise kahkahalarımızla sıcacık olmuştu.

☾ ✦ ☽

Ayşegül Demir

Ev yavaş yavaş sessizliğe bürünmüştü. Mutfakta bıraktığımız bardakları toparladıktan sonra salona geri döndüğümde Aras'ı koltuğun üzerinde gördüm. Bir kolunu başının altına koymuş, diğerini göğsünün üzerine bırakmıştı. Televizyon açıktı ama sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Gözleri kapalıydı.

Bir süre kapının eşiğinde öylece durup oğlumu izledim. Az önce benimle kahkahalar atan çocuk gitmiş, yerine bütün günün yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir genç kalmıştı. Bugün mezun olmuştu. Diplomasını almıştı. Hayatının bir dönemini kapatmıştı. Bir de üstüne Derin'le bütün gün koşturmuşlardı.

“Orman gözlüm...” Sesimi çıkarmadan yanına yaklaştım. Uyuyakalmıştı. Yüzündeki ifadeye baktığımda içim yumuşadı. Çocukken de böyle uyurdu. Ne zaman çok yorulsa koltuğun bir köşesine kıvrılır “Ben uyumuyorum.” diye direnirdi. Sonra beş dakika geçmeden uykuya dalardı.

Gülümseyerek başımı iki yana salladım. “Hiç değişmemişsin ki...” Sessizce odasına gidip ince bir örtü aldım. Yanına döndüğümde hâlâ aynı pozisyonda uyuyordu. Örtüyü dikkatlice üzerine serdim. Önce omuzlarını kapattım. Sonra ayaklarına kadar örttüm. Uyandırmamak için hareketlerimi olabildiğince yavaş yaptım. Bir tutam saçının alnına düştüğünü görünce elimle usulca geriye ittirdim.

Aras hafifçe kıpırdandı. “Anne...”

Fısıltıyla söylediği tek kelimeyle içim burkuldu. “Buradayım oğlum.”

Uykuya devam etti. Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. Başının yanına oturup bir süre onu izledim. Az önce bana “Ne zaman büyüdüm?” diye soran çocuk, şimdi koltuğumda uyuyordu. Benim gözümde hâlâ aynı küçük çocuktu. Ellerinden tutup yürümeyi öğrettiğim, dizleri yara olduğunda yaralarını temizlediğim, gece korktuğunda odasına koştuğum… Şimdi ise kendi hayatını kurmaya hazırlanıyordu.

Ve ben ne kadar büyürse büyüsün üzerine örtü örten annesi olmaya devam edecektim. Elimi saçlarının üzerinde bir kez daha gezdirdim. “Uyu bakalım, orman gözlüm… Bugün çok yoruldun.” Sonra ayağa kalkıp televizyonun sesini biraz daha kıstım. Salondan çıkmadan önce bir kez daha arkama baktım. İnce örtünün altında sakin sakin uyuyordu. Gülümsedim. “İyi ki benim oğlumsun...”

Salondan sessizce çıktım ve kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Aras'ın uykusunun bölünmemesi için adımlarımı olabildiğince hafif atarak odasına doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda içerideki dağınıklığı görünce istemsizce gülümsedim, belli ki bugün eve geldiğinde valizini yerleştirmekle uğraşmış ama geri kalan her şeyi olduğu gibi bırakmıştı. Yatağın üzerinde birkaç kıyafet, sandalyenin sırtında duran bir gömlek, açık bırakılmış çekmeceler ve dolabın kenarına gelişigüzel bırakılmış birkaç eşya vardı.

“Erkek çocuğu işte...” diye mırıldandım kendi kendime. Önce yatağın üzerindeki kıyafetleri toplamaya başladım. Hangisinin temiz hangisinin yıkanması gerektiğini ayırıp temiz olanları düzgünce katladım, tişörtleri üst üste yerleştirirken bir yandan da dolabın içindeki raflara göz attım ve bazı kıyafetlerin neredeyse dışarı taşacak kadar gelişigüzel sıkıştırıldığını fark edince başımı iki yana salladım.

“Bunları böyle nasıl buluyorsun sen?” diye söylenirken bile yüzümde gülümseme vardı. Çünkü Aras çocukluğundan beri eşyalarını düzenli tutmak konusunda pek başarılı değildi ve ne zaman odasını toplasam birkaç gün sonra her şey yine eski hâline dönerdi.

Dolabın kapaklarını tek tek açıp önce raflardaki kıyafetleri çıkardım, ardından kuru bir bez alarak rafların üzerindeki ince tozu dikkatlice sildim. Köşelerde kalan küçük kırıntıları da elimle toparlayıp çöpe attım. Sonra gömlekleri renklerine göre yan yana asmaya başladım ve pantolonları düzgünce katlayarak alt rafa yerleştirdim. Bir süre sonra odanın havası bile değişmiş gibiydi. Dolabın son rafını da temizleyip kıyafetleri yerleştirdiğimde ellerimi belime koyarak odaya baktım. “İşte şimdi oldu.”

Her şey yerli yerindeydi. Tam çıkacakken komodinin üzerinde duran küçük bir fotoğraf gözüme çarptı. Elime alıp baktım. Aras'ın daha küçük olduğu bir fotoğraftı. Bir anda yüzümdeki gülümseme yumuşadı. Parmaklarımı fotoğrafın kenarında gezdirdim. “Gerçekten ne çabuk büyüdün sen...”

Fotoğrafı yerine bıraktım ve odadan çıkmadan önce yatağa son kez baktım. İçimde garip bir huzur vardı. Oğlum artık kendi hayatına doğru yürüyordu. Ama ben yine de arkasından odasını toplamaya devam edecektim. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin bazı şeyler değişmiyordu. Sevgi gibi, rutin gibi…

Derin bir nefes alıp omuzlarımı gevşettim. “Biraz otursam iyi olacak.” Salona doğru yürüdüm. Kapıdan girdiğimde ilk baktığım yer yine Aras oldu. Hâlâ aynı koltukta uyuyordu. İnce örtü göğsüne kadar çıkmış, bir kolu örtünün üzerinde kalmıştı. Yüzündeki yorgunluk, uyurken bile belli oluyordu. Bir an kapının yanında durup onu izledim. Bir bebek gibi görünüyordu.

“Benim küçük oğlum...” Gülümsedim. Sonra salondaki tekli koltuğa geçip yavaşça oturdum. Bacaklarımı kendime doğru çekip koltuğun köşesine kıvrıldım. Aslında sadece birkaç dakika dinlenecektim. Ama gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Gözlerim istemsizce tekrar Aras'a kaydı.

Artık kendi kararlarını verecek, kendi hayatını kuracak yaştaydı. Ama benim gözümde hâlâ salondaki koltukta uyuyakalan küçük oğlumdu. Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Ne çabuk büyüdün be oğlum...” Göz kapaklarım biraz daha ağırlaştı. Bir süre daha ona bakmaya çalıştım. Sonra görüntüsü yavaş yavaş bulanıklaştı. Başım koltuğun kenarına doğru hafifçe düştü. “İyi geceler... orman gözlüm...”

Bu kelimeler ağzımdan fısıltıyla döküldü. Ve ben de farkında olmadan uykuya daldım. Salonda yalnızca televizyonun kısık sesi ve bizim sakin nefesimiz kaldı.

Anne ve oğul, aynı evde, aynı sessizliğin içinde huzurla uykuya daldık.

Sabahın ışıkları süzülmeye başladığında, yüzüme vuran hafif aydınlıkla gözlerimi araladım. İlk hissettiğim şey yorgunluk değildi. Karnımın içindeki hafif, tanıdık ağrıydı. Kaşlarımı çatıp elimle karnımı tuttum. “Ah...”

Bir süre gözlerimi kapatıp öylece oturdum. Bu ağrıyı biliyordum. Bazen olurdu, özellikle çok yorulduğumda. Dün de bütün gün ayaktaydım. Belki de bedenim sonunda bütün günün yorgunluğunu şimdi hatırlatıyordu. Yavaşça doğruldum. Karşımdaki koltukta Aras hâlâ uyuyordu. Üzerindeki ince örtü biraz aşağı kaymıştı. Gülümseyerek ona baktım. “Orman gözlüm...”

Sonra ayağa kalkıp mutfağa doğru yürüdüm. Bir bardak su doldurup yavaşça içtim. Belki geçer diye bekledim. Bir süre mutfak tezgâhına yaslanıp derin nefesler aldım. Ama ağrı tamamen geçmemişti. “Biraz daha bekleyeyim...” Tam bardağı tezgâha bırakmıştım ki salondan hafif bir hareket sesi geldi.

Aras kıpırdanmıştı. Gözlerini ovuşturarak doğruldu. “Anne?”

Başımı ona çevirdim. “Günaydın oğlum.”

Aras birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra kaşları hafifçe çatıldı. “İyi misin?”

“İyiyim.”

“Emin misin?”

Gülümsemeye çalıştım. “Biraz karnım ağrıyor sadece.”

Aras'ın yüzündeki uykulu ifade bir anda kayboldu. Hemen ayağa kalktı. “Ne zamandır?”

“Yeni uyandım. Çok önemli bir şey değil.”

Yanıma gelip sandalye çekti. “Sen otur.”

“Aras, gerçekten…”

“Anne.” Sesi bu kez daha kararlıydı. “Sen otur.”

İstemsizce gülümsedim. “Sen ne zaman böyle oldun?”

“Ne zaman ne oldum?”

“Bana emir vermeye başladın.”

“Emir vermiyorum.” Sandalyeyi biraz daha bana yaklaştırdı. “Seni dinlenmeye ikna etmeye çalışıyorum.”

“Ben iyiyim oğlum.”

“Biliyorum.” Sonra mutfağa göz gezdirdi. “Ama bugün kahvaltıyı ben hazırlayacağım.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Sen mi?”

“Evet, ben.”

“Sen daha yeni uyandın.”

“Uyandım işte.” Kollarını sıvayıp mutfağa doğru geçti. “Sen otur. Ben hallederim.”

Arkasından bakarken gülümsememi tutamadım. Dün gece koltuğunda uyuyan oğlum şimdi mutfakta bana kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. “Orman gözlüm...”

Aras arkasını dönmeden cevap verdi. “Hı?”

“Büyümüşsün gerçekten.”

Başını hafifçe çevirip bana baktı. “Senin yanında pek sayılmaz.”

İçim sıcacık oldu. “Gel buraya.”

“Şimdi mi?”

“Evet.”

Yanıma gelip eğildi. Alnına küçük bir öpücük kondurdum. “Benim küçük oğlum hâlâ sensin.”

Aras gülerek başını iki yana salladı. “Tamam anne.” Sonra mutfağa döndü. “Ama küçük oğlun bugün sana kahvaltı hazırlıyor.”

Gülümseyerek onu izledim. “Peki bakalım... Ne hazırlayacakmış benim küçük oğlum?”

“Patates kızartması.”

“Tek başına mı?”

“Sen de yardım edeceksin.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Az önce bana otur demedin mi?”

“Dedim.”

“E o zaman?”

Aras elindeki bıçağı gösterdi. “Sen patatesleri soyarsın. Ben doğrarım.”

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Pekâlâ, şef.”

Yanına geçip patatesleri önüme aldım. “Böyle mi?”

“Evet. Ama dikkat et.”

“Aras, senden önce de patates soyuyordum.”

“Biliyorum.”

“E o zaman neden böyle konuşuyorsun?”

“Çünkü bugün sana bir şey olmasını istemiyorum.”

Başımı iki yana sallayarak gülümsedim. “Sen gerçekten büyümüşsün.”

“Anne…”

“Tamam, sustum.” Birlikte hazırlanmaya başladık. Mutfakta yalnızca bıçağın tahtaya hafifçe değen sesi ve arada birbirimize söylediğimiz küçük cümleler duyuluyordu. Aras patatesleri doğradıkça ben de soyduklarımı yanına bırakıyordum. Bir ara ona baktım. Saçları hâlâ biraz dağınıktı. Üzerinde de evde giydiği rahat kıyafetler vardı. Gülümsememi tutamadım. “Daha dün mezun oldun.”

“Hı hı.”

“Bugün de annen için kahvaltı hazırlıyorsun.”

“Evet.”

“Hayatın nereye gidiyor böyle?”

Aras kahkaha attı. “Senin için kahvaltı hazırlamakla başladı.”

“Çok güzel cevap verdin.”

“Teşekkür ederim.”

Tam o sırada karnımda daha güçlü bir ağrı hissettim. Elimdeki patatesi bıraktım. Nefesim kısa bir anlığına kesildi. Kaşlarım istemsizce çatıldı. “Mh…”

Aras hemen başını kaldırdı. “Anne?”

Elimi karnıma götürdüm. “Bir dakika…”

“Ne oldu?”

“Biraz arttı.”

Aras elindeki bıçağı hemen tezgâha bıraktı. “Gel, otur.”

“Geçer.”

“Anne. Lütfen otur.” Bu kez sesindeki endişeyi açıkça duyabiliyordum. İtiraz etmedim. Yavaşça sandalyeye oturdum. Aras hemen karşıma geçti. “Su ister misin?”

“Yok, birazdan geçer.”

“Emin misin?”

Başımı salladım. “Evet.” Bir süre sessizce oturdum. Aras da önümde bekliyordu. Yüzündeki endişeyi görünce hafifçe gülümsedim. “Böyle bakma bana.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Sanki birazdan hastaneye götüreceksin.”

“Gerekirse götürürüm.”

İçimden küçük bir kahkaha çıktı. “Senin bu korumacı hâlin nereden çıktı?”

“Annemi koruyorum.”

Bu kez cevap veremedim. Birkaç dakika dinlendikten sonra ağrı biraz hafifledi. Derin bir nefes aldım. “Tamam.”

Aras kaşlarını çattı. “Ne tamam?”

“Devam edebiliriz.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

Ayağa kalkmaya çalışınca Aras hemen kolumdan destek oldu. “Yavaş.”

“Aras…”

“Ne?”

“Ben yaşlı değilim.”

“Öyle davranıyorsun ama.” Gülerek başını iki yana salladı. “Tamam. Ama yine de yavaş.”

Tezgâhın başına geri döndüm. Aras da patatesleri doğramaya devam etti. Bu kez daha sakin çalışıyorduk. Ben ara sıra ona bakıyor, o da fark ettirmeden beni kontrol ediyordu. Bir süre sonra gülümsedim. “Biliyor musun?”

“Hı?”

“Seninle böyle mutfakta uğraşmayı özlemişim.”

Aras başını kaldırdı. “Ben de. Çocukken de birlikte yapardık. Sen patates soyarken ben çaktırmadan birkaç tane çiğ yerdim.”

Kahkaha attım. “Hatırlıyorum! Sonra da hiçbir şey yememiş gibi davranırdım.”

“Ben de anlamazdım sanıyordun.”

Aras sırıttı. “Anlamıyordun.”

“Her seferinde anlıyordum.” Birbirimize bakıp güldük. Mutfak yeniden kahkahalarımızla doldu. Patatesler tavaya girdiğinde mutfağı kısa sürede mis gibi bir koku sardı. Aras bir yandan yumurtaları hazırlıyor, ben de sofraya zeytin, domates ve ekmek koyuyordum. Ağrım da yavaş yavaş hafiflemişti. Hâlâ hafif bir sızı vardı ama sabahki kadar rahatsız etmiyordu. Aras son tabağı da masaya bıraktı.

“Tamam.”

Masaya baktım. “Bayağı hazırlamışsın.”

“Annem aç kalmasın diye.”

Gülümsedim. “Gel bakalım, şef.”

Karşılıklı oturduk. Bir süre yalnızca kahvaltımıza odaklandık. Arada Aras tabağımdaki bir şeyi gösteriyor, ben de ona uzatıyordum. Çayımdan bir yudum aldıktan sonra etrafıma baktım. Ev sessizdi. Fazla sessiz… Bir an içimde garip bir özlem belirdi.

“Biliyor musun?”

Aras başını kaldırdı. “Neyi?”

“Bu evde çocuk sesi duymayı özlemişim.”

Aras kaşlarını kaldırdı. “Ben çocuk değil miyim?”

Gülmemek için dudaklarımı bastırdım. “Sen mi?”

“Evet.”

“Sen eşek kadar oldun artık.”

“Anne!”

Kahkaha attım. “Ben başka bir çocuktan bahsediyorum.”

Aras'ın elindeki çatal havada kaldı. “Başka...?”

O kadar masum bir ifadeyle sormuştu ki kahkahamı zor tuttum. “Minicik bir çocuk işte.”

Aras'ın kaşları daha da çatıldı. “Evde mi?”

“Hayır.”

“Nerede?”

“Henüz yok.”

Aras birkaç saniye bana baktı. Sonra gözlerini kıstı. “Anne...”

Gülümseyerek çayımdan bir yudum daha aldım. “Ne?”

“Sen ne anlatıyorsun?”

“Çocuk sesi özledim diyorum.”

“Ben de çocukken yeterince ses çıkarıyordum.” diye böbürlenmeye başladı.

“Onu demiyorum.” Aras'ın yüzündeki ifade yavaş yavaş değişmeye başladı. Ben de dayanamayarak devam ettim. “Böyle minik minik tulumlar...”

Aras'ın gözleri büyüdü. “Anne.”

“Minicik çoraplar...”

“Anne, dur.”

“Biberonlar...”

Aras tam o sırada çayından bir yudum almıştı. Bir anda öksürmeye başladı. “Öh!”

Hemen peçeteyi ona doğru uzattım. “Yavaş oğlum!”

Aras peçeteyi alıp ağzını sildi. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Sonra bana inanamaz bir ifadeyle baktı. “Anne, ne diyorsun sen?!”

Kahkahamı tutamadım. “Ne var?”

“Ne var mı?” Ellerini iki yana açtı. “Daha dün mezun oldum!”

“Ee?”

“Bugün de kahvaltı yapıyorum.”

“Evet.”

“Sen bana burada tulumdan, biberondan bahsediyorsun!”

Gülerek başımı salladım. “Ben sadece evde yeniden çocuk sesi duymayı özlediğimi söyledim.”

Aras gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Allah'ım...”

“Ne oldu?”

“Daha arabayı almadan torun siparişi geldi.”

Bu kez kahkahadan kendimi tutamadım. “Torun güzel şeydir.”

“Anne!”

“Ne?”

“Ben daha yirmi bir yaşındayım!”

“Biliyorum.”

“Derin de yirmi yaşında!”

“Onu da biliyorum.”

“E o zaman?”

Omuzlarımı silktim. “Ben sadece hayal kuruyorum.”

Aras başını iki yana salladı. “Sen beni bir sabah evlendireceksin, akşam da torun isteyeceksin.”

“Olabilir.”

“Anne!” İkimiz de gülmeye başladık. Karnımdaki ağrının da iyice hafiflediğini fark ettim. Belki de sabahki ağrının arasında ihtiyacım olan şey tam olarak buydu. Oğlumla sakin bir kahvaltı, biraz kahkaha ve tabii ki annelik hakkımı kullanıp onu utandırmak.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.