Sabah hücremden çıkıp ekibin yanına gittiğimde toplantı yapacağımızı söylemişlerdi. Bütün personel oradaydı. Profesör bize eski bir kitap ve bir yüzük gösterdi o gün, kitapta bazı yerler suyun etkisiyle silinmişti. Okunan yerler ise muhteşem güzellikteydi. İnsan anatomisi dahil çoğu hayvanın anatomik çizimi vardı. Böyle bir şey nasıl olabilir diye düşünmeden edemedik. Daha önce gün yüzüne çıkmamış bir medeniyet nasıl hayvan anatomilerini bu kadar detaylı bilebilirdi?
Tabii bunlardan daha önemli bir soru vardı: Profesör bu kitabı ve yüzüğü nereden bulmuştu ve neden bulduğunda bunu dünya ile paylaşmamıştı?
Bu soru profesöre soruldu ve profesör şu şekilde cevap verdi:
-Bu yüzüğün Nox'a ait olduğunu düşünmekteyim üstündeki mühürden yola çıkarak. Yüzüğü kullanarak onlarla dostluk kurmak niyetindeyim. Bu tür hakkında bilgi edinmek istiyorum ve bunu merkeze bilgi vererek yapamam. Merkez onlardan birini esir alıp incelemekten bahsediyor eğer bu şekilde hareket edersek bize saldırırlar ve onları insanoğlu olarak yenemeyiz. Efsaneler doğruysa ve gözlerine bakınca gözümüzden kan gelecekse bu daha da imkansız olur. En azından yüzük ile gidersek bizi dost olarak görebilirler, bir ihtimal, ama kalabalık gidemeyiz.
Profesör iki gönüllü istiyordu. Onlara yaklaşmak ve haklarında bilgi sahibi olmak her şeyden çok istiyordum ve ilk elini kaldıran da ben oldum. Ardımdan Emir elini kaldırmıştı. Profesör, Emir ve ben dalacak şehre yaklaşacak içeri girecek ve onlara dostluk niyetinde olduğumuzu gösterecektik.
Yaşayıp yaşamayacağımız bile belli değildi ama içimde hiç korku yoktu sadece heyecanlıydım. Dalış yapmak için hazırlandık ve son kez ekiple vedalaşıp telsizlerimizi defalarca kez kontrol ettikten sonra aşağı doğru yüzmeye başladık. Uzunca bir süre sonra tekrardan o yeşil ışık hüzmesiyle tekrar karşılaştık ve şehrin içine doğru yüzdük.
Şehrin içindeki kum olan kısma çıktık ve oksijen tüplerimizi çıkardık. Kumsal gibiydi ama otlar yerine yosunlar vardı orada binalardan uzaktaydık ama binaları görebiliyorduk. Ortalıkta hiçbir canlı yoktu. Deli gibi korkmaya başlamıştık. Şehrin içine doğru yürümeye başlamıştık. Etraf sanki gerçek değil gibiydi. Duvarlar masmaviydi binaların neden yapıldığını bilemiyordum ama yemyeşildi. Biraz daha içeri girince, binalara yaklaşınca telsiz bağlantımız koptu.
Artık yalnızdık.
Dikkatimizi çeken tek şey o an etrafta ne tek bir ses ne de tek bir yaşam belirtisi vardı. Etrafı gezmeye devam ettiğimizde derinden boğuk sesler duymaya başlamıştık. Balina sesi gibiydi yine.
Sonra karşımıza birdenbire bir deniz insanı çıktı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık o bize biz ona bakıyorduk. Gözlerimden kan gelmesini bekledim birden ama gelmedi. Efsane burada yanılmış demek ki. Elindeki mızrağı kullanmaması için dua ediyordum. Sonra kendi dillerinde bir şeyler söyledi ama tabii ki hiçbirimiz anlamamıştık. Profesör bizim dilimizde onu anlamadığımızı söyledi.
'Sence bizim dilimizi anlayacak mı da derdini anlatmaya çalışıyorsun ki?' diye düşünmüştüm.
Sonra olanlarsa sanırım üçümüzün de beklemediği şeylerdi.