Gecenin o yoğun, nefes nefese geçen ve vicdan azabıyla harmanlanmış saatleri, birbirine dolanmış bedenlerin sıcaklığında yavaşça eriyip gitmişti. Sabah ezanı okunmuş, minarelerden yükselen ses mahallenin üzerine yayılmıştı ancak Umay da Alper de o sesin ne olduğunu bile duyamayacak kadar derin bir yorgunluğun ve uykunun içine gömülmüşlerdi.
Odanın sessizliğini bozan şey, komodinin üzerindeki telefonun acımasız ve gürültülü alarm sesi oldu.
Umay, aniden irkilerek gözlerini açtı. Alarmın melodisi kulaklarını tırmalarken ekrana baktı ve kanı çekildi.
"Siktir!" diye fısıldadı Umay, dehşet içinde. Hızla saati kontrol etti; sabahın körü olmuştu, abisi uyanmak üzereydi.
Hemen yan tarafında, kolları hâlâ kendisine dolanmış halde uyuyan Alper’i omzundan sertçe dürtmeye başladı.
"Kalk Alper kalk! Sabah olmuş, abim birazdan uyanır!" diye fısıldadı Umay, sesindeki panik tonu odada yankılanırken.
Alper yarı uykulu bir halde gözlerini araladı. İlk an nerede olduğunu, ne yaşadığını idrak edemese de Umay’ın yüzündeki o korkuyu görünce aniden yatakta doğruldu. "Ne... Saat kaç?"
"Kalk çabuk!" diye acele ettirdi Umay, yataktan fırlayıp etraftaki dağınıklığı toplarken. "Abim her an odadan çıkabilir. Eğer seni burada görürse bittik demektir!"
Alper hızla ayağa kalktı, gömleğini ve ceketini alelacele düzeltti, saçlarını elleriyle geriye taradı. Yüzündeki o şaşkınlık yerini büyük bir operasyonun ortasındaymış gibi aniden gelen bir hayatta kalma refleksine bıraktı.
Umay kapıya doğru bakarken hızlıca bir plan yaptı: "Şimdi sen dışarı çıkacaksın, anahtarla kapıyı dışarıdan tekrar açıp içeri gireceksin. Böylece kahvaltıya gelmişsin gibi yaparız!"
Alper ellerini ensesine atıp ne yapacağını bilemez bir halde baktı ama başka çaresi olmadığını biliyordu. Hızla odanın kapısını açıp sessiz adımlarla koridora süzüldü. Dış kapıya yönelip kilidi çevirdi ve ardından kapıyı içeriye doğru seslice kapatıp içeri girdi.
Tam o sırada, Hakan kendi odasının kapısını gıcırdatarak açtı. Üstünde eşofmanları, gözleri hala mahmurluktan kısılmış bir halde koridora çıktı.
Ve salonun girişinde, az önce dış kapıdan içeri girmekte olan Alper’le göz göze geldi.
Hakan kaşlarını çatarak duraksadı. "Lan, Alper? Sen ne ara geldin oğlum?"
Alper, kapının kulpunu tutan elinin titremesini bastırmak için avucunu iyice sıktı. Kalbi boğazında atıyordu ama yüzüne senelerdir Hakan’ın yanında takındığı o sakin, rahat ifadeyi oturtmak zorundaydı.
"Günaydın kardeşim," dedi Alper, sesi bir nebze pürüzlü çıksa da çabucak toparlayarak. "Gece mesaj atmıştın ya döndüm diye... Sabah koşusuna çıkmışken fırından taze simit alıp uğrayayım dedim. Kahvaltıyı beraber yaparız diye düşündüm."
Alper elindeki fırın poşetini hafifçe yukarı kaldırdı. Neyse ki binaya girmeden önce mahalledeki fırının açık olduğunu görüp refleks olarak o poşeti kapmıştı. O poşet, şu an hayatını kurtaran tek şeydi.
Hakan gözlerini ovuşturup Alper’in elindeki poşete baktı. Yüzündeki o şüpheci bulut anında dağıldı, yerini sıcak bir gülümsemeye bıraktı.
"Ulan Alper... Kralsın valla," dedi Hakan, esneyerek mutfağa doğru yürürken. "Ben de içeride bir koku var, dün geceden beri burnuma geliyor diyordum. Sen sabahın köründe gelmişsin meğer. Geç içeri geç, çayı koyalım."
Alper derin bir nefes vererek salona adım attı. Göğsündeki o devasa baskı biraz hafiflemişti ama tehlike geçmiş değildi.
Tam o sırada Umay odasının kapısını açıp koridora çıktı. Üzerine düzgün bir hırka geçirmiş, saçlarını toplamıştı. Yüzünde uykudan yeni uyanmış bir genç kız ifadesi vardı ama gözleri Alper’inkiyle kesiştiğinde o gizli, tehlikeli kıvılcım yeniden çaktı.
"Aaa... Alper abim mi geldi?" dedi Umay, sesini gayet doğal tutarak.
"Geldi geldi, simit kapıp gelmiş aslanım," dedi Hakan mutfaktan bağırarak. "Umay sen de bir el at da çay demleyelim!"
Umay mutfağa doğru yürürken Alper’in yanından geçti. İki adımlık mesafede, Alper’in omzuna hafifçe çarptı. O küçük temas, dün gece bu yatakta yaşanan o tutkulu anları, Umay’ın teninin sıcaklığını ve Alper’in kızın göğsünde kaybolan dudaklarını bir anda Alper’in zihnine geri getirdi.
Alper yutkundu. Bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı.
Mutfak masasına oturduklarında hava sakindi ama masanın altındaki gerilim patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Hakan bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da dün geceki akraba ziyaretini anlatıyordu.
"Bu arada Umay," dedi Hakan aniden, lokmasını yutarken. "Dün gece sana sorduğum şu okul krizini düşündüm de... Can meselesini diyorum. Alper haklıymış kızım. Sen yine de mesafeni koru, herife çok yüz verme."
Umay elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Bakışlarını yavaşça Alper’e çevirdi. Dudaklarında o muzip, yakıcı tebessüm yeniden belirdi.
"Merak etme abi," dedi Umay, gözlerini Alper’in gözlerine dikerek. "Ben mesafemi kiminle koruyacağımı, kime yakın olacağımı çok iyi biliyorum artık. Bazı insanlar sınırları aşmayı zaten çok iyi beceriyor."
Alper çayından bir yudum alırken boğazına kaçtı, hafifçe öksürmeye başladı. Umay’ın masanın altındaki ayağı, Alper’in bacağına hafifçe dokundu.
Alper, Hakan’ın gözünün önünde yaşanan bu sessiz ve tehlikeli oyun karşısında çaresizdi. Artık bir geri dönüş yoktu. Birlikte girdikleri bu yalan labirentinde ilk adımı atmışlardı ve bu yangın, er ya da geç her şeyi yakacaktı.