Imposiblety'den
"Doruk, gelebilir miyim oğlum?"
Doruk babasının sesini duymasıyla başını telefonundan kaldırdı. "Gel baba." dedi yatağa uzattığı ayaklarını aşağı sarkıtıp oturur pozisyona geçerken.
Hakan kapıyı açıp başını içeri uzattı, kahveleri oğlunun mavi gözleriyle kesiştiğinde tüm yorgunluğuna ve dolu zihnine rağmen gülümsedi.
"Odama gelebilir misin babacığım? Abin ve seninle bir şey konuşmak istiyorum."
Doruk başını salladı ayağa kalkarken. Babasının yakışıklı yüz hatlarındaki gerginliği, yorgunluğu görmüş ve durgunlaşmıştı bir anlığına. Bir şeyler olduğu akşam yemeğinin sessizliğinden de belliydi ama şu an tüm duygular daha barizdi sanki.
"Sen geç oğlum, abini çağırıp geliyorum."
Kuzey de telefonundaydı, Minel gittikten sonra odasında oturmuştu. Aslında aklında arkadaşlarıyla buluşmak vardı ama bugün kız çocuğunu o çalışma odasına bıraktığında ters bir şeyler olduğunu anlamıştı. Babasının kendisine neler olduğundan bahsedeceğini bildiği için de evde kalmak istemişti.
"Kuzey, oğlum..."
Kapısı tıklatıldı. "Gelebilirsin baba."
Hakan başını uzattı içeri. Yine gülümsedi. "Odama gelme imkânın var mı oğlum? Sizinle bir şey konuşmak istiyorum."
"Gelirim baba."
Direkt ayağa kalktı Kuzey. Dudaklarını ıslattı, babasının yanına geçtiğinde Hakan kolunu kendisiyle neredeyse aynı boya gelen oğlunun omzuna attı. Yan yanayken daha çok belli oluyordu benzerlikleri: Koyu kahve, hafif dalgalı saçları; koyu kahverengi gözleri, keskin çene hatları ve tüm bunları tamamlayan yanık tenleri.
"Doruk'a haber verdin herhalde."
Hakan başını salladı dalgınlığından kurtulup. Oğluna bakarak gülümsedi. "Verdim, bizi bekliyor."
"O zaman içeri girdiğimizde 'Meyvelerimden yemek ister misiniz? Sizi beklerken meyve verdim.' deme ihtimali çok yüksek."
Kuzey'in dediğine güldü Hakan. Cidden öyleydi.
Odaya girdiklerinde Doruk'un babasının çift kişilik yatağına yattığını gördüler, başı yatağın dışındaydı. "Meyvelerimden yiyecek misiniz?" dedi sahte bir şekilde gülerek. "Malum, sizi beklerken meyve verdim."
Hakan da Kuzey de başlarını iki yana salladı aynı şeyi yaptıklarından habersiz bir şekilde. Doruk da onların bu benzerliklerine karşılık başını iki yana salladı, o an kendisinin de onlarla aynı hareketi yapmış olduğunu hiçbir zaman fark etmeyecekti.
"Evet, Hakan Bey." dedi Doruk oturur hale geçip ellerini dizlerinin üzerine koyarak. "Söyleyin bakalım, nedir bu Aktuna gerginliğinin sebebi? Neden Thanos dünyanın yarısını toz etmiş gibi bir hava var evde?"
Hakan Doruk'un benzetmelerini anlayabilmek için tüm Marvel filmlerini izlemişti, bu yüzden oğlunun ne dediğine yabancı kalmadı. Hafifçe ve yorgunca gülümsedi. "Anlatacağım."
Odasındaki kahverengi deri koltuğa Kuzey'le yan yana oturdu, dirseklerini dizlerine koyup ellerini birleştirdi. Başı dikti ama gözleri ellerindeydi, bir süre söze nasıl başlayacağını düşündükten sonra dudaklarını ıslattı.
"Bir süre korumalarla gezmemiz ve güvenliğimize normalden daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor."
Kuzey'in de Doruk'un da kaşları çatıldı. Daha önce de bu tarz durumlar olmuştu, önlem olması amacıyla korumalarla gezmişlerdi çünkü bazı ihalelerde rakipler ihaleyi alın terleriyle kazanmak yerine tehditlerle bir şeyleri elde etmek niyetinde olmuşlardı ancak hiçbirinde böyle bir gerginlik oluşmamıştı.
"Neden? İhaleler... Kubilay denen bir adamdan bahsetmiştiniz, onunla mı ilgili?"
Kuzey'in sorduğu soruyla derin bir nefes aldı Hakan. "Kimle ilgili olduğunu bilmiyoruz, sanmıyorum ama Kubilay da olabilir."
Kubilay'la ve onun ailesiyle uzun bir süredir, bayağı uzun bir süredir düşmanlardı ama hiçbir zaman onların tarafından böyle bir tehditle karşılaşmamışlardı. Kozlarını şirket işlerinde paylaşır, en fazla birbirlerine laf atarlar veya ters bir şekilde bakarlardı, ötesi senelerdir olmamıştı. Şimdi olması için bir sebep yoktu.
"Ne demek bilmiyoruz? Anlamadım ben hiçbir şey."
Hakan Doruk'a baktı, ellerini ovuşturdu ve tek seferde söyledi. "Ceyda ve Aykut, Ceyda'nın sevgilisi, Karadağ'da kaldıkları otelde ölü bulundular, otopsi yapılacak."
"Ölü mü bulundular?"
"Ne?"
Hakan başını salladı; derin bir sessizlik oluştu genelde Hakan'ın sakin, kibar konuşmalarına tanıklık eden odada.
Adam oğullarının bu haberi sindirmesini bekledi, kendisi bile saatler geçmesine rağmen etkisinden çıkamamıştı.
"Kim yapmış olabilir?"
Derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. "Bilmiyoruz. Sadece onlarla mı alakalı, yoksa Minel'i de kapsıyo-"
"Minel? Hayır baba, yapma." Başını iki yana salladı Doruk kendisini geri çekip. "Kimin küçücük çocukla ne alıp veremediği olacak? O daha, daha..." Ellerini kaldırdı, kelimelerini dökemedi. Gözlerini yerde gezdirirken kaybettiği kelimelerini arıyormuş gibiydi.
Hakan koltuktan kalktı; yatağa, Doruk'un yanına, oturdu. Kolunu oğlunun omzuna sardı. "Oğlum..." dedi yavaşça. "Minel'in küçük olduğunu ben de biliyorum ama gerçek bu. Birisi onu öldürmeye çalıştı, sirke olayı bir kaza değildi."
"Ne?"
Son olan olaylardan, karışıklıklardan sonra bunu çocuklarına söylemeye fırsat bulamamıştı; şimdi söylüyordu.
"Birisi bilinçli bir şekilde değiştirmiş, artık bundan eminiz ama kim olduğunu bilmiyoruz, mutfaktaki tüm çalışanlar o yüzden uzaklaştırıldı, hepsi sorgulandı."
Doruk öne eğildi, dirseklerini dizlerine yaslayıp saçlarını karıştırdı. Kuzey elini saçından geçirdi. "Bizim aileyle mi alakalı?" diye sordu yutkunup. "Bize düşman oldukları için mi Minel'i..." Derin bir nefes verdi, "öldürmek" diyememişti, daha birkaç saat önce ona sarılan kız çocuğunun ismi o kelimeyle aynı cümlede geçmemeliydi.
"Öyle düşünüyorduk ama Ceyda ve Aykut öldürüldükten sonra emin olamıyoruz, onların da bir düşmanı olabilir. Hatta belki de yurtdışına çıkma nedenleri budur, kaçmalarıdır."
"İyi de..." dedi Doruk ellerini isyan eder gibi açarak. "Peşlerinde biri varsa nasıl bıraktılar Minel'i? Ya adamlar onu yakalasaydı? Gün boyu orada değil miydi?"
Hakan sustu, biraz sakinleşmelerini bekleyecekti. Doruk cevap alamayınca eski pozisyonuna döndü, dizini titretti. Birkaç dakika sessiz geçtikten sonra "Minel'e elini sarmamaktan daha ağır şeyler de yapmışlar, direkt olarak fiziksel şiddet uygulamışlar." dediğinde iki oğlunun da gözlerinin kısıldığını gördü.
"Ne yapmışlar dedin?"
"Cümleni tekrar eder misin baba?"
"Gökhan amcanızın dün akşam sinirlenme nedeni buydu, olanların bir kısmını komşulardan duyduk. Açıkçası ben de çok öfkelendim çünkü yapılanlar ne akla ne vicdana sığar." Eli yumruk oldu denilenleri hatırlayınca, öpmeye kıyamıyordu o yeğenini, yaşadıkları...
"Karanlığa kapatmışlarlar, değil mi?"
Kuzey'e baktı, oğlu Minel'in "Kayanyık istemiyoyum." sayıklamalarını hatırlamış olmalıydı, hatırlaması anormal değildi, ailenin her üyesinin uzun yıllarca zihinlerinde saklayacakları kadar acı verici bir olaydı üç yaşında bir kız çocuğunu, sevmeye doyamadıkları kız çocuğunu, o halde görmek.
Başını salladı çenesini sıkarken. "Bodruma kapatmışlar, hava da soğukmuş, çıktığında havale geçirmiş."
Kuzey gözlerini kaçırdı, dudaklarını birbirine sımsıkı kenetledi. Babasının onları yetiştirme tarzı dolayısıyla şu ana kadar ettiği küfür sayısı bir elin parmaklarını bile geçmezdi ancak şimdi, şimdi...
Yapılanlar vicdansızlıktı, saf kötülüktü. İntikam denen o olgu bunların hiçbirini meşrulaştıramazdı. Ortada hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk vardı ve kime ait olduğu meçhul olan nefretin tümü anlaşılan oydu ki o çocuktan, Aktunaların inci tanesinden, çıkarılmıştı.
"Kimse de ses etmemiş."
Duyduklarıyla adeta dağılan Doruk'un söyledikleriyle kimse konuşmadı, yaşananlar bunlardı çünkü. İnanamıyorlardı ama bunlardı. Tüm Aktunalar elleri sıcak sudan soğuk suya değmeden, iki ebeveynlerinden olmasa da birinden sonsuz derecede aldıkları sevgi ve güvenle, onlarca oyuncakla, kahkahayla büyümüştü, Minel haricinde.
Minel yalnızdı, çok yalnızdı. Etrafındaki insanların onunla ilgilenmesi bir yana, Minel onlarla denk gelmemek için, özellikle Aykut'un yüzünü görmek için koltuğun arkasına saklanırdı.
"Avukatlarımıza kadar ulaşmışlar, boşanmalarından altı ay sonra doğduğu için hukuki olarak Minel'in en başından Gökhan'ın nüfusuna kayıtlı olması gerekiyormuş. Bu işlemlerle ilgilenen avukat hiçbirimize bundan bahsetmedi, arkadaşları bu durumu fark edince de ortadan kayboldu. Daha doğrusu kaybolmuş, arkadaşları öyle söyledi ancak güvenemeyiz, kendimiz de durumu araştıracağız."
"Çok büyük bir oyun dönüyor yani."
Başını salladı. "Evet, öyle." Bir kolunu Doruk'un omzuna attı yine, az önce dirseklerini dizlerine yaslayınca çekmişti. Elini yanına vurup Kuzey'in de oraya oturmasını sağladı, diğer kolunu da büyük oğluna sardı.
"Korumalarla dolaşacaksınız ama yine de çok dikkatli olun, oğlum, olur mu? Siz benim canlarımsınız, sizin teniniz çizilse benim canım acır. Bunu düşünün, tuhaf bir durum görseniz bile sakın kendinizi tehlikeye atmayın, gelip bana söyleyin, olur mu?"
Doruk da Kuzey de babalarına büyük bir sevgiyle baktı, Doruk başını babasının omzuna yasladı sevgi isteyen küçük bir çocuk gibi. Hakan anladı, oğlunun saçlarının üzerinden öptü. Ne kadar büyürlerse büyüsünler hâlâ daha küçüklerdi onun için.
"Sen de dikkatli olacaksın."
Kuzey'e baktı, ciddi bir suratla kendisine bakıyordu Aktunaların en büyük torunu. "Sen ailemizsin bizim. Yani, dedemler de var ama... Anla baba, annemiz yok, sen varsın bir tek. Bir şey olursa sen de bizi düşüneceksin."
Hakan gülümsedi. "Ne ara bu kadar büyüdün sen?" diye sorduğunda cevap beklemiyordu, Kuzey de bunu anladı, o da başını babasına yasladı.
Kuzey; kardeşinin, kardeşleri gibi gördüğü kuzenlerinin yanında güçlü olmak zorunda gibi hissetse de babasıyla öyle değildi. Babası ondan daha güçlüydü, dağ gibiydi onun için, yıkılsa bile onu tutacak, saçlarını okşayıp gülümseyecek, ayağa kalkacak gücü kendisinde bulmasına yardım edecek bir dağ.
"Kim olduklarını bulacağız, değil mi baba?" diye sordu Doruk. Korkuyordu, fazla fazla korkuyordu. Kendi canı için de korkuyordu ama ondan öte ailesi içindi bu korkusu. Ne yapardı birine bir şey olsaydı? Neşesini yitirirdi, şu anki gibi gülemezdi bir daha. Fred Weasley öldükten sonra bir daha patronus yapamayan George Weasley gibi olurdu.
"Bulacağız oğlum, babana güvenmiyor musun?"
Babasının koluna sımsıkı sarılırken "En çok babama güveniyorum." diye mırıldandı, Kuzey yandan düzeltti. "Güveniyoruz. En çok babamıza güveniyoruz, demek istedi. Endişelenince yanlış cümle kuruyor."
"Senin için endişelenende kabahat."
Hakan da Kuzey de çocuk gibi söylenen Doruk'a baktı, bir saniyelik bir bakışmadan sonra aynı anda karıştırdılar Doruk'un kahve saçlarını.
"Lütfen dokunmayın bakımlı saçlarıma, yağlanacaklar. Baba sen de mi? Abi... Parmaklarının arasındaki o şey benim saçım mıydı? Gitti güzelim saçlarım."
.
.
.
"Ayaz?"
Hale ses gelmeyince içeri girdi, gördüğü manzara alışık olduğu bir manzaraydı ama yine de bıkkın bir nefes verdi.
"Şu bilgisayara bu kadar bakıyorsun ya... Hasta olursan bakmayacağım sana."
Ciddi değildi, Ayaz azıcık öksürse tüm gece başında beklerdi, yapmışlığı vardı. Ayaz da bunu biliyordu, kulaklığını boynuna indirip "Sen bana kıyamazsın." derken bu yüzden sırıtıyordu. Uzunca bir süre Aktunaların en küçüğü olmanın muzipliği ve ciddiye almayışı vardı üzerinde.
"Kıyamam tabii." Hale sahte bir şekilde gülüp oğlunun yatağına sırtı yatak başlığına hafifçe yaslanacak şekilde uzandı. "Dokuz ay taşıdım, on bir saatte doğurdum, bir zahmet kıyamayayım. Emeğime yazık."
Ayaz gözlerini devirdi, kulaklığını tekrar takıp bilgisayara döndüğünde Hale çorabını çıkardı, yumak yapıp Ayaz'a fırlattı. "Bana bak, bana! Boşu boşuna gelmedim buraya ben! Bir şey söyleyeceğim."
Bıkkın bir nefes verdi Ayaz, oyundan çıktı, kulaklığını çıkarıp masaya bıraktı, sandalyesini döndürüp tamamen annesine odaklandı. "Tamam, dinliyorum."
Hale kendisini bir psikolog seansında gibi hissetti o an, hafifçe uzanıyordu, Ayaz düz bir suratla kendisine bakıyordu. Derin bir nefes aldı; kendisine öyle olmadığını, bir anne olduğunu ve oğluna karşılaşabileceği potansiyel tehlikeleri anlatması gerektiğini hatırlattı.
"Bir süre korumalarla gezeceksin. Hepimiz gezeceğiz."
"Ya ama..." İsyan eder bir şekilde ellerini hareket ettirdi Ayaz. "Yine kiminle ihaleye girdiniz? Allah aşkına çekilin şu ihaleden, ne kadar para kazanacağız ki alırsak? Korumalara verdiğimiz para ondan daha fazladır."
"Korumalara yüz milyon vermediğimize eminim."
Ayaz'ın gözleri büyüdü. "Yüz milyon lira?" dediğinde Hale onun bu tepkisine güldü. "Evet, yüz milyon ama lira değil, dolar." Omuz silkti. "Pek uğraştığımız bir ihale de değil, çok daha paranın döküldüğü ihaleler olmuştu."
Ayaz gözlerini kırpıştırdı, duyduğu bilgileri sindirmeyi bekledi. "Anne..." dedi yavaşça. "Biz harbiden çok zenginmişiz!"
"Yeni mi anladın bebek?"
Doğruldu Hale, ayaklarını yataktan aşağı sarkıtıp kahverengi saçlarını sırtına attı. "Çorabımı at."
Ayaz annesinin çorabını ona attığında "İnsan uzatır." diye söylendi. "Annesine çorap atıyor."
"Sen at dedin."
"Ben seni denedim!" diye çıkıştı Hale. "Baktım ki yapacak mısın, yapmayacak mısın. Yapıyormuşsun."
Ayaz derin bir nefes aldı, bıkkınca "Konuya mı dönsek, ihale diyorduk." dediğinde Hale de ciddileşti. "Aslında konumuz ihale değil. Yani, ihale de olabilir ama olmayabilir de. Bilmiyoruz. Her şey karman çorman." Derin bir nefes bıraktı.
Ayaz, annesinin mizaha vurmaya çalıştığı gerginliğini gördüğünde ciddileşti. Kaşlarını çattı, sandalyesinden kalkıp annesinin yanına oturdu. Aktunaların uzun boy geninden o da nasibini aldığı için daha on üç yaşında olmasına rağmen ortalamaya göre bayağı uzun olan annesine neredeyse yetişmişti, bunun avantajıyla kolunu kadına sarıp onu kendisine çekti. "Ne oldu anne?" diye sordu kısık ve yumuşak bir sesle.
Hale oğluna baktı, güçlü kalması gerekiyordu ama duyduğu ses tonu omuzlarını çökertmesine neden oldu. Başını Ayaz'a yaslarken "Size bir şey olmasından korkuyorum." diye itiraf etti. Oğlunun dizinin üzerindeki elini tutup öptü. "Sana bir şey olsa ne yaparım ben?"
Ayaz onun canıydı. Kışın işten yorgun argın geldiğinde aynı masaya oturup konuştuğu, film izlediği, iş dedikodularını anlattığı, sabah kombinlerini kontrol ettirip "Yine çok güzelsin anne, artık sormasan mı?" diyerek hem mutluluk hem de öfke uyandıran bir cevap aldığı, morali bozuk olduğunda sarılarak uyuduğu kişi oydu. Ayaz onun biriciğiydi.
Hale bir anneydi, oğlunu her şeyden çok seven ve uğruna gözünü bile kırpmadan canını verebilecek, söz konusu o olduğunda önüne çıkan hiçbir engeli umursamayacak bir anneydi.
"Olmayacak anne." dedi Ayaz; sesi daha da yumuşamıştı omzuna yatan, saçları kolunu gıdıklayan kadında alışık olmadığı endişeleri net bir şekilde görmesiyle.
"Dedemlerin gerekli her şeyi yapacağına eminim. Hem unuttun mu, ben daha karşına kız arkadaşımı çıkaracağım ve sen her tartışmada onun tarafını tutacaksın."
Hale güldü. Oğlu kendisini iyi tanıyordu. Ciddi olmayan tartışmalarda karşı tarafı destekleyeceğini, "Aferin kızım, trip at, burnu sürtsün, erkek milleti işte." diyeceğini biliyordu.
"Güldürme, moralim bozuk şu an." diye kızdığında Ayaz güldü. Hale onun gülüşüyle daha çok güldü. "Ayaz, güldürme diyorum!"
Ayaz aldırmadı annesinin dediğine, kendisi gülerse daha çok güleceğini bildiği için gülmeye devam etti. Bu sırada kadının beline sarılı kolunu da sıkılaştırıp saçlarından öpmüştü.
Ergenlik dönemine yaklaştığından beri insanlara sevgi göstermeyi ve temas etmeyi eskisinden çok daha az sevdiği doğruydu ama konu üzgün olan annesiydi, kıyamazdı ona, gerekirse gün boyu peşinde dolanıp yeterince neşelendirinceye kadar öpücüklere boğardı.
"Senin bana sığınman gerekiyordu, böyle olmadı."
Beline kollarını saran kadının dediği şeyi duyduğunda "Ben sana yeterince sığındım." diye mırıldandı.
Küçükken karanlıktan, gök gürültüsünden korktuğunda annesinin boynuna gizlenmiş; onun ninnileriyle -Hale'nin ninni dediği şeyler 2000'ler Türkçe poptu- uyumuştu. Şimdi yerlerin değişme vaktiydi.
"Sana bazen bıkkın davranıyorum. Bana sarılmandan pek hoşlanmıyor gibi de durabilirim." diye konuşmaya başladığında Hale onun bir itiraf yapacağını anlayıp sessiz kaldı, Ayaz pek derin düşünen veya konuşan bir çocuk değildi, böyle anlar nadir gelirdi, tadını çıkarmalıydı.
"Ama sen benim annemsin, ne kadar sarılırsam sarılayım... Sadece... Bilmiyorum, çocuk değilim ya artık... O yüzden o kadar... İşte, eskisinden uzağız. Yine de çok seviyorum seni."
Bir kez daha öptü annesinin güzel kokulu, yumuşak, kahverengi saçlarını. Beline sarılı kolunu kullanıp annesinin saç uçlarıyla oynadı, bunun yapılmasını sevdiğini biliyordu. Dedesi hep böyle yapardı, araları bozulmadan önce babasının da sarıldıklarında böyle yaptığını hayal meyal hatırlıyordu, bu yüzden çocukken kendisi de hep becerebildiği kadarıyla saçlarını okşamıştı annesinin, şimdi yine yapıyordu.
"Çok dikkatli olacaksın Ayaz, söz ver bana." Başını kaldırdı Hale, kahve gözlerini oğlunun kahvelerine dikti. "Dikkatli olmazsan ölümü gör."
"Anne!" diye çıkıştı Ayaz hemen. "Deme şöyle şeyler." Gözlerini kaçırdı, hoşlanmamıştı bu muhabbetten. Annesini kaybetmenin ihtimali dile getirilince bile çıldıracak gibi hissediyordu. "Tamam, dikkat edeceğim. Sen de edeceksin ama, dikkat etmezsen ölümü gör."
"Ayaz!" dedi Hale kaşlarını çatıp. "Deme şöyle şeyler!"
Duraksadılar, aynı şeyleri söylemişlerdi, bakışıp güldüler odaya yayılan karamsarlık bir anda dağılırken.
"Tamam, ben de dikkat edeceğim." dedi Hale başını Ayaz'a tekrar yaslayıp. Bir süre sessiz kaldılar, sarılmanın tadını çıkardı Hale, ergen bir oğlu olması zordu, böyle dolu dolu sarılmak için tüm ailenin ölüm tehdidi altında olması gerekiyordu.
"Neden korumalarla dolaşacağız? Anlatabileceğin bir şey mi?"
Derin bir nefes aldı kadın. "Olaylar o kadar karışık ki..." dedi aldığı nefesi daha uzun bir sürede geri verirken. "Galiba ilk kez bu kadar... Daha önce de tehdit almıştık, biliyorsun."
"Bilmiyorum, çocuğum diye anlatmıyordunuz."
"Bunlar küçük detaylar." diye homurdandı Hale. "Neyse işte, sözümü kesme, her şey karışıyor, zaten allak bullağım."
"Sustum." dedi Ayaz ağzına fermuar çekmiş gibi yapıp.
"Sirke karışmıştı, hani Minel'in..."
"Alerjisi, evet."
"Onu kasıtlı yaptılar galiba, kimin yaptığını bilmiyoruz. Evet, düşündüğün şey." Ayaz'ın çatılan kaşlarını, kırışan alnını görmüştü.
"Biri Minel'i... Minel'i öldürmeye çalışmış. Biz ilk başta bizim aileyle ilgilidir diye düşündük. Minel en küçüğümüz, bir de tek kız diye, biliyorsun, üzerine titriyoruz."
Başını salladı Ayaz, annesinin ne demek istediğini anlıyordu. Dedesi de dayıları da tüm çocuklar için canlarını verirdi ama inci tanesine ilgileri bir başkaydı, çok daha narin davranıyorlardı ona.
"Haklı olarak..." diye geçirdi içinden. Minel tüm gün odasında sessizce oynuyordu; kendisiyse üç yaşındayken koltukların üzerinde gezip ters durmaya çalışıyordu, masaya döküleni yalayarak içtiğini de hatırlıyordu mesela.
"Ama bugün öğrendik ki..." Derin bir nefes aldı. "Ceyda ve Aykut, şu sevgilisi olan insan müsveddesi, öldürülmüşler. Yani, ölü bulunmuşlar da Hakan dayın öldürüldüklerini düşünüyor. O öyle düşünüyorsa da..."
"Doğrudur." diye tamamladı Ayaz annesinin cümlesini. Hakan dayısı her şeyi enine boyuna düşünürdü, kolay kolay tespitte bulunmazdı.
"Şimdi diyoruz ki acaba Minel'in sirke olayı Ceydalarla mı ilgiliydi? Onların peşindeki biriyle..."
Ayaz başını annesinin başına yasladı, Hale'nin saçlarının uçlarıyla dalgınca oynarken düşündü. "Olabilir." diye mırıldandı bir iki dakika sonra. "Zaten her türlü Minel'e bağlanıyor olay, en fazla onu korumamız gerekiyor o zaman."
"Bir dahaki hedefleri yine bebişim mi olur, onu bilmiyoruz ki... Eğer Ceydalarla ilgiliyse evet, odur ama bizim aileyse... Hepimiz hedefiz: özellikle de siz, oğlum. Bizi tehdit etmek için sizin canınızı kullanmaları... Biliyorsun, sizin için yapamayacağımız şey yok. Onlar da bunu biliyordur."
"Biliyorlardır."
Sessiz kaldılar yine. Ayaz olabilecek şeyleri düşündü. Ailesinden birine bir şey olduğunu...
Nida yengesi öldüğünde yedi yaşındaydı, pek bir şey anlamasa bile Engin dayısının ve Arda'nın nasıl bir hale büründüklerini hatırlıyordu. Dayısı aylarca, aylarca kıpkırmızı gözlerle gezmişti. Normalde onunla oynayan, kahkahalar atan ve komik kahkahalarıyla kendisini güldüren Arda değil kahkaha atmak, konuşmaz olmuştu.
Aktunalar bir kaybı daha kaldıramazdı.
"Bir şey olmayacak." diyerek az önce annesine söylediklerini tekrarladı. Olanları duyduktan sonra az önceki güveninin endişe ve korkuyla darbe aldığını hissediyordu. "Kim olduğu bulunacak, korumalar da işlerine dönecek."
"Evet, öyle olacak tabii ki."
İkisi de endişeliydi, ikisi de emin değillerdi olacaklardan ama birbirlerine itiraf etmediler bunu, oysa ikisi de biliyordu birbirlerinin ne düşündüğünü, dile getirmediler sadece.
"Anne?"
"Efendim bebeğim?"
"Bugün beraber uyuyalım mı, eski günlerdeki gibi?"
Hale başını kaldırdı, gülümsedi sakin bir şekilde. "Uyuyalım anneciğim, zaten odama gitmeye de üşeniyordum."
"Gel."
Annesini elinden tutup nazikçe kaldırdı, daha sonra tuttuğu eline bir öpücük kondurdu. Hale oğlunun beyefendiliğine gülümsedi. Güzel bir evlat yetiştiriyordu.
Hale ayaktayken Ayaz yatağını açtı, dolabından temiz bir yastık alıp geldi. Yastığı iyice dövüp şişirdi. "Uyumaya hazırız!" dediğinde Hale gülüp yatağa girdi.
"İyi iş yapıyorsun, evinin beyi olacak ilerde benim oğluşum."
Ayaz gözlerini devirirken güldü, gidip ışığı kapattığında güneşliğini kapatmadığı penceresinden bahçedeki lambaların ışıklarının bir kısmı doluştu odaya, bir loşluk oluştu. Bir yere çarpmamak için birkaç saniye gözlerinin karanlığa alışmasını bekledikten sonra annesinin yanına uzandı, başını göğsüne yasladı.
Hale Ayaz'ın saçlarını okşadı. Alnından öptü. "Bebeğim benim..." dedi duygu dolu bir sesle. "Annesinin bir tanesi... Kurban olurum ben sana. Oh, çok güzel kokuyor benim oğlum."
Geri çekildi, oğlunun yüzüne bakarken "Gerçekten..." dedi hafif şaşkın bir tavırla. "Ne güzel kokuyorsun sen oğlum, aferin, deodoranttan haberi olmayanlardan olma sakın."
Ayaz gözlerini devirip kapattı. Birkaç saniye geçtiğinde tekrar konuştu Hale.
"Saçların da yumuşacık. Hangi saç kremini kullanıyorsun oğluşum?"
"Anne ne saç kremi? Uyu Allah aşkına ya..."
"Şişt, annenim ben senin. Seni..."
"Evet, evet, on bir saat. Ben de diyordum ki bugün az duydum bunu, yerine geldi keyfin, belli."
"Gelmesin mi oğlum? Üzgün üzgün mü dolaşayım ben? Anladım, yüzüm asık olsun istiyorsun sen benim."
"Anne... Onu mu dedim şimdi?"
"Ben anlamam, ben öyle anladım. O yola çıkıyordu söylediklerin, kalbim kırıldı."
"Kırılmasın o güzel kalbin, bir tanem, güzelim. Hadi, uyuyalım sessizce meleğim, hadi anneciğim."
"Peki oğluşum."
.
.
.
Engin odasında otururken bugün olanları düşünüyordu. Arda'ya da korumaları, güvenlik sorunlarını anlatması gerekiyordu ama önce kendisini sakinleştirmeliydi.
"Senin yanına gelmek istiyorum ama böyle değil, Nida. Kırılmıyorsun bana, değil mi? Kırılmıyorsundur. Arda'yı yalnız bırakmamı istemediğine eminim."
Gülümsedi sevdiği kadının fotoğrafına bakarken. Karısı ölmeden önce onun güzel kahvelerine bakarak kapatıyordu gözlerini, bu yüzden yatağının hemen yanında dururdu Nida'nın fotoğrafı, gözlerini özlediği kadının gülüşüne bakmak için.
"Arda'ya nasıl açıklama yapacağım? Çok korkuyor senden sonra. Birini kaybedeceğim diye ödü patlıyor. Bir ara, bir ara anlatmıştım ya..."
Güldü burnunu çekip.
"Ayaz hasta oldu diye günlerce uyumadı, Hale'den çok bekledi başında. Bir sürü de kitap okumuş, doktora kafa tutacaktı az kalsın."
Nida'nın yüzünü okşadı titreyen ellerle. "Şimdi nasıl diyeceğim ki ona bunları? Açıklamasam olmaz, bilmesi lazım, oğlumuzdan bir şey saklayamam. Sen de böyle olmasını isterdin hem. 'Bizim oğlumuz akıllı bir çocuk, biz söylemesek de anlar zaten.' derdin. Öyle, cidden öyle. Şu an odasına gidip ona olanları anlatmamı beklediğine eminim."
Yutkundu. Bunları diyordu ama kalkacak gücü yoktu. Sanki seneler öncesine, o hastane koridoruna dönmüştü. "Yaşayacak, beni bırakmaz." diyerek kendisini teselli ederken doktorun "Başınız sağ olsun." dediği yerdeydi.
Kapı çaldığında bu yüzden duymadı. Ancak abisinin "Engin, gelebilir miyim?" dediğini duyunca kendine geldi. Yaşaran gözlerini sildi. "Gel abi." Sesi çatlaktı, gözlerini boşuna silmişti, Hakan'ın kapının arkasından bile bu ses tonuyla bir şeyleri anlayacağını biliyordu.
"Ne yaptığına bakmak istedim."
Hakan Kuzey ve Doruk'u odalarına yolladıktan sonra biraz bekleyip Engin'in yanına gelmişti. Bekleme nedeni onun Nida'yla dertleşeceğini bilmesiydi.
"Gel abi, otur."
Koltukta kayıp yer açtı, Hakan da oluşan boşluğa oturdu. "Abim..." dedi şefkatli bir sesle. Sanki çocuklardı ve Engin düşmüştü, Hakan da dizlerine üfleyecekti. "İyi değilsin, biliyorum. Konuşmak ister misin?"
Engin bunu duyunca dayanamadı, gözünde bekleyen bir yaş elindeki cam çerçevenin üzerine düştü. Hemen sildi, gözünü değil, çerçeveyi. Nida'nın yüzü bir çerçevenin arkasından bile olsa gözyaşlarıyla ıslanmamalıydı.
"Ya sizden birine bir şey olursa abi? Ya Arda'ya olursa? Ben nasıl dayanacağım? Gücüm tükendi sanki, oğluma açıklamam gerekiyor olanları ama onu bile..."
Boğazı düğümlenince sustu, burnunu çekti. Hakan sırtını sıvazladı şu an gözünde oğullarından bir farkı kalmayan kardeşinin. Hakan abiydi, büyüktü; Engin'se sevdiğinin ölümüyle yıkılıp küçülmüştü. Bu yüzdendi aralarındaki üç yaş farkın böyle anlarda on beşmiş gibi kendisini hissettirmesi.
"Olmaması için elimizden geleni yapacağız, abim. Ona rağmen olursa da takdiriilahi."
Kadere bağlılardı, Engin bunun bilinciyle sustu. O da biliyordu yazgıları bitmişse elden bir şey gelmeyeceğini ama bunu düşünmek bile sıkıyordu yüreğini, elinde değildi.
"Koruruz." diyerek kendini ikna etmeye çalıştı. "Herkesi koruruz, kendimizi de koruruz. Güçsüz değiliz. Her ihtimali düşünürüz. Daha önce de böyle şeyler oldu, atlattık."
"Tabii atlattık koçum." deyip gülümsedi Hakan, kardeşinin omzunu sıktı hafifçe. "Biz neleri hallettik, bunu da halledeceğiz." Kendisi endişeli değilmiş gibi konuşuyordu ama Allah biliyordu, bu gece düşünmekten uyuyamayacaktı.
"Nida gibi olmaz, değil mi?"
Hakan cevap vermedi bu soruya. Altı sene önce o hastane koridorunda hıçkıra hıçkıra ağlayan kardeşine verdiği cevapların hepsi birkaç gün sonraki cenazede içini yakmıştı, her toprak atışında farklı bir cevabı kafasında dönmüştü, şimdi bir şey diyemezdi.
"Olmaz tabii, olmaz." diyerek kendisini ikna etmeye çalıştı Engin, abisinden bir ses gelmeyince. "Olmaz, olmaz. Nida'm istisnaydı. Ona 'Kendine dikkat et.' demedim diye oldu, şimdi herkese söylerim."
"Engin..." dedi hemen Hakan. "Bu konuyu aşmıştık abim. Sen öyle desen bile o sarhoş adam oradan geçecekti, aynı kaza olacaktı. Seninle alakalı değildi. Hem sen Nida'ya sarıldın, kendin dedin. Kapıdan çıkmadan önce sarılmadın mı?"
"Sarıldım, sarılmadan yollamazdım ki onu... Çok özlerdim o zaman."
"Sarılmak da 'Kendine dikkat et.' demek değil midir? Hem Nida zeki kızdı, hep 'Arda'ya bu zekayı o verdi.' dersin. Sen söylemesen bile ondan dikkatli olmasını istediğini anlamıştır."
Engin sessiz kaldı, yutkundu birkaç kez. Nida'nın gülüşüne baktı doku gözlerle, sonra gözlerini silip omuzlarını dikleştirdi.
"Yeter bu kadar duygusallık."
Burnunu çekti. "Nida'ya 'Hep güleceğiz.' dedim. Şimdi onun yerine de gülmem lazım. Ne bu gözyaşları? Bir şey olmayacak zaten. Hemen karaları bağladım, bazen böyle geliyor karamsarlık, kusura bakma abi."
Hakan kaşlarını çattı. "Bu yaşa kadar sana vurmadım ama şimdi vuracağım." dedi sert bir sesle. "Ne kusuru? Ben senin abinim, anlıyor musun? Sen beş gün de duygusallık yapsan, on ay boyunca da ağlasan ben seni dinleyeceğim. Bir daha duymayayım."
"Tamam, patron. Kızma."
Ellerini teslim olurmuş gibi kaldırıp gülen kardeşine dayanamadı, yüzü gevşedi, gülümsedi. Omzuna hafifçe vurup "Hadi." dedi yavaşça. "Git de Arda'yla konuş. Düşünmekten kendi kendisini yemiştir."
Ayağa kalktı Engin. "Kesin yemiştir." dedikten sonra Nida'nın yüzünü son bir kez okşayıp çerçeveyi dikkatle bıraktı komodinine. Hakan da ayağa kalktı, odadan beraber çıktıklarında son bir kez omzuna vurdu abisi, Engin derin bir nefes alıp başını salladı.
"Arda, gelebilir miyim?"
Arda babasının sesini duymasıyla derin bir nefes verdi. "Gelebilirsin." dedikten sonra sudoku kitabını yavaşça kapattı, kitabın masanın üzerinde düzgün bir şekilde durduğundan emin olduktan sonra gözlerini babasına çevirdi.
"Neden ağladın?"
Engin Arda'nın fark edeceğinden emindi, şaşırmadı. "Biraz koltuğunda oturup konuşalım mı?" diye sorduğunda Arda başını salladı. Jestini görür görmez koltuğuna çöken babasının yanına oturdu.
"Bir sorunun olduğunu tahmin ediyorum. Eğer tahminimde bir yanılgı içinde değilsem bu sorun tüm aile üyelerini kapsıyor. Zira halam ve amcam da çocuklarına belli açıklamalar yaptılar, adım seslerini ve içeri girmek için izin istediklerini koridora çıktığım zaman duydum. Kulak misafiri olduğumu söyleyebiliriz."
Derin bir nefes aldı Engin. "Tahminlerin doğru." diyerek söze başladı. "Bir sorun var." Ellerini birleştirdi, dudaklarını ıslattı. "Bir süre korumalarla gezmemiz ve güvenliğimize son derece dikkat etmemiz gerekiyor."
Arda'nın kahve gözlerinde önü alınamaz bir endişe belirdi. "Kim tehlikede?" diye sordu aceleyle. "Yine bir tehdit mi söz konusu? Nasıl önlemler almayı planlıyorsunuz? Lütfen sorularıma hızlıca yanıt verebilir misin?"
Engin ellerini oğlunun omuzlarına koyup gözlerinin içine baktı. "Sakin ol babacığım." dedi yumuşak bir sesle. "Her şeyi düşüneceğiz. Bir sorun çıkmayacak. Şimdi izin verir misin, olayı tamamiyle anlatmak istiyorum."
"Tamam."
"Minel'in yemeğine elma sirkesinin karışması kasıtlıymış ama kimin yaptığını bilmiyoruz. Üstüne üstlük bugün Ceyda ve Aykut'un ölü bulunduğunu öğrendik, büyük bir ihtimalle öldürüldüler. Bu iki olay eğer bağlantılıysa Minel büyük bir ihtimalle Ceyda ve Aykut yüzünden tehlikede, eğer bağlantılı değilse hem o tehlikede hem de ailenin diğer üyeleri tehlike altında demektir çünkü bizim düşmanlarımızdan biri olacak sirkeyi karıştıran kişi, Ceyda ve Aykut'un değil."
Arda duyduklarını sindirmek için sessiz kaldı. Her iki ihtimal de çok kötüydü. Pek belli edemese de çok sevdiği kuzeni iki durumda da tehlikedeydi, ikinci ihtimale göre tüm aile üyeleri tehdit altındaydı ve en önemlisi de bu tehdide kimin neden olduğu hakkında bir fikirleri yoktu.
"Baba..." dedi düşündükçe her şey daha da korkutucu, endişelendirici bir hal almaya başladığında. "Birinin başına kötü bir durum gelirse ne yapacağız? Engel olmak çok güç. Ya, ya..."
Kalbi hızla atmaya başladı. Kaldıramazdı, bir kişiyi daha kaybedemezdi. Neşesinin ancak yüzde onu geride kalmıştı, toprak altına giren bir kişi daha tüm olumlu duygularını silip süpürürdü.
"Ya engel olamazsak ve sonra... Sonra..."
Ellerini hızla hareket ettirip cümlesinin devamını getirmeye çalışırken babasına bakmıyordu, ciğerleri daralıyormuş da nefesi yeterli gelmiyormuş gibi hissetti. Dudaklarını ısırdı.
"Arda, oğlum, bana bakar mısın lütfen?"
Babasının sesini bir perde arkasından duyar gibi olduğunda ricasına karşı çıkmadı. Gözlerini babasının gözlerine çevirdi, kendisine sakinlikle gizlemeye çalıştığı bir endişeyle bakan babasını bulanık görme nedeni vücudundaki belirtileri ve kalp atışlarını yanlış yorumlamıyorsa ağlamasıydı.
"Elimizden geleni yapacağız. Artık o yılda değiliz. Anneni kaybettiğimiz zamanda değiliz, o koridorda olanlar orada kaldı. Yeni bir zamandayız ve bir kaybın tekrarlanmaması için elimizden gelen her şeyi yapacağız."
"Ama ya yapamazsak?"
Dolan gözlerindeki yaşlar bir bir aktı yanaklarına. "Annem için de bize geri döneceğini söylemiştin ama dönmedi."
Engin'in yüzü acıyla kasıldı, yutkunamadı. Oğluna sarılıp söylediği şeylerin ağırlığı bunca senedir omuzlarındaydı. "Özür dilerim." denildiğini duyduğunda kendine geldi.
"Benim annemse senin de aşık olduğun insandı, böyle bir yorum yapmamalıydım. Özür dilerim, anın endişesiyle öyle demiş bulundum. Kalbini kırmak niyetinde değildim."
"Biliyorum oğlum." dedi kolunu oğlunun omzuna atıp başını kendisine çekerken. Arda'nın kumral saçlarını öptü.
"Kalbim kırılmadı, sen beni üzmezsin."
Arda temastan hoşlanmıyordu ancak şu an babasına ihtiyacı vardı, kollarını beline doladı küçükken annesine yaptığı gibi.
"Birine kötü bir şey olması olasılığı beni çok korkutuyor." diye itiraf etti. "Çoğu şeyi atlatmış gibi gözüksem de bu durumu aşamıyorum. Senin de beni anladığına eminim."
"Anlıyorum babam. Anlıyorum. Ben de korkuyorum. Annenin gidişi ikimizi de kötü anlamda etkiledi ve sanırım hayatımız boyunca bunun izlerini taşıyacağız ama bu izleri silikleştirmek de bizim elimizde."
Arda derin bir nefes aldığında devam etti.
"Annen hep bizimle olacak, onu hatırlamaya devam ettiğimiz sürece yaşayacak ve burada olsaydı bizi bu halde gördüğüne çok üzülürdü. Hep gülmemizi isterdi, hep gülerdi, hatırlıyorsun."
"Hatırlıyorum, gülüyorsak sıkıntı yok."
.
"Ya bir şeyimi unuttuysam anne? Ne yapacağım? Ya yolun yarısında hatırlarsak? Ya orada bile hatırlamayıp tam otele girdiğimizde hatırlarsak? Geri mi döneceğiz? Dönemeyiz, çok yorucu olur. Hem otele de rezerve yaptırdık. Ne olacak o zaman?"
Etrafında dört dönüp konuşan, yerinde duramayan oğluna gülümsedi Nida. Çenesine elini koyup alnına bir öpücük bırakırken "Unuttuğun şey eğer çok önemliyse tekrar alırız, önemli değilse de burada kalması bir şeyi değiştirmez." dedi melodik bir sesle.
"Ayrıca rezerve değil, bebeğim. Doğrusu rezervasyon."
"Rezervasyon." diye tekrar eden Arda annesinin haklı olduğunu düşündü, zaten hep öyle düşünürdü, babası da öyle söylerdi. Bu yüzden itiraz etmedi, bavulunu hazırlayan annesinin etrafında atom karınca edasıyla dolanmaya devam etti.
"Bu elbiseni de al anneciğim, sana çok yakışıyor. Melek gibi oluyorsun. Şu elbiseni de al ve şunu. Şu tişört de sana çok yakışıyor. Şu ayakkabıları da çok sevdiğini söylemiştin, almalısın."
"Sana göre tüm dolabı almalıyım o zaman anneciğim."
Arda'nın dediği elbiseleri katlayıp yerleştirirken gülerek konuşmuştu Nida. Hem Engin hem de Arda ne giyerse dünyanın en güzel kıyafeti oymuş gibi davranıyorlardı. Onları denemek için kendi tarzına hiç uymayan, cırtlak renklerde, modeli düzgün olmayan, eski bir elbise giymişti bir keresinde; aldığı tepkiler "Anne, ne kadar da güzel olmuşsun." ve "Dünyanın en güzel kadını da buradaymış, dünyanın en güzel elbisesini giymiş." olmuştu.
"Bence oğlum gayet haklı, bu kadar güzel olman bizim suçumuz değil."
Engin'in beline sarılarak söyledikleri bir kez daha güldürdü Nida'yı. Tatlı tatlı "Şımartıyorsunuz beni." dediğinde Arda bacaklarına sarıldı.
"Çünkü hak ediyorsun!"
"Arda'ya katılıyorum."
Nida bir şey demedi, içindeki kelebekler Engin'le tanıştığından beri o kadar hareketliydi ki artık kalbinin pır pır edişini hiç mi hiç garipsemiyordu. Arda'nın saçlarına ve Engin'in koluna bir öpücük bıraktıktan sonra sevdiği insanların kollarından kurtuldu. Dalgalı, beline kadar uzanan, koyu kahverengi saçlarını yatağın üzerinden aldığı çiçekli tokayla hızlıca toparladı.
"Sanırım artık çıkmalıyız, ben hazırlandım."
Engin eşinin bunu demesini bekliyordu, kapağını kapatıp bavulu aldığında Nida'nın "Ben taşırdım sevgilim." itirazlarına aldırmadı. "Bunu da yapamayacaksam!.." dedi abartılı bir tavırla. "Korkuluk muyum ben Nida'm?"
Arda babasının korkuluk demesini çok komik buldu bir an, fazlasıyla sesli bir kahkaha attığında Nida ve Engin de güldü.
"Bu kahkahaların beni bitiriyor." dedi Engin. "Bazen ödümü patlatıyorsun."
"Sen de korkak olma o zaman baba."
"Ne, ne, ne?" Şoke olmuş bir şekilde Arda'ya baktı Engin. "Nida, ne dendiğini duydun mu? Kocana ne dendiğini duydun mu? Lütfen beni savunur musun? Şu ana kadar beklemen bile hata."
"Ben oğlumun tepkisini fazlasıyla gülünç buldum, bence gayet iyiydi."
"Gülünç ne demekti? Yine unuttum anne."
"Komik demek oğlum."
"Aa, doğru, tamam."
"Lütfen olayı kaynatmayın, benim onurum söz konusu."
Nida parmak ucunda yükseldi, Engin fazla uzun olduğu için genelde yetişemiyordu. Adam onun bu çabasını anladı, güldü, içi elvermedi karısının zorlanmasına. Kolunu beline sarıp kadını tek harekette kaldırdı.
"Sevgilim, neden ani hareket ediyorsun?" diye sitem ettiğinde Arda'nın gülüşünü duydular yine. Engin aşık olduğu kadının yüzüne içi gider gibi bakarken boştaki elini kaldırdı, Nida'nın yüzüne gelen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı nazikçe.
"Oğlumun tepkisini fazlasıyla gülünç buldum Nida'm. Gülüyorsak sıkıntı yok."
Nida gülümsedi, omzuna aşık olduğu adama kıyamadığı için oldukça hafif bir şekilde vurduktan sonra parmak ucuna yükselme nedeni olan öpücüğü canından öte sevdiği kocasının yanağına bıraktı.
"Gülüyorsak sıkıntı yok." dedi öpücüğüyle elini kalbine koyup şapşal bir ifade takınan Engin onu yere bıraktığında.
"Gülüyorsak sıkıntı yok ama biraz daha yola çıkmazsak trafiğe kalacağız ve trafikteyken gerçekten bunalıyorum, biliyorsunuz. Bu yüzden lütfen yola çıkabilir miyiz?"
Arabaya binerken Arda aklına gelen anıyla güldü. "Annemin arabayı bırakıp yürümeye çalıştığı zamanı hatırlıyor musun baba?"
"Hatırlamaz olur muyum oğlum? Binbir iltifatla döndürmüştüm onu yolundan. Sonra da tüm trafik boyunca sıkılmasın diye tüm şarkılara eşlik etmiştim."
"Eğlendiğinizi inkâr edemezsiniz ama."
"Etmiyoruz anneciğim."
"Etmiyoruz güzelim."
.
Arda hatırladığı anıyla gülümsedi gözleri dolmasına rağmen. "Doğru." diye mırıldandı. "Gülmemiz gerekiyor. Annem burada olsaydı endişelenmemizi istemezdi, kadere karşı çıkamayacağımızı ve her şeyin bir akışı olduğunu söylerdi. Biz de daha rahat hissederdik."
"Evet, oğlum. Öyle olurdu."
Baba oğul sarılmış halde durdular dakikalarca. En sonunda Arda geri çekildi. "Senin dikkatli olacağını biliyorum." diye mırıldandı. "Beni yalnız bırakmak istemezsin. Ben de seni yalnız bırakmak istemem."
Engin başını salladığında devam etti.
"Ailemizdeki kimseye bir şey olmayacak, sevdiklerimizle mutlu olmaya devam edeceğiz. Minel'e de bir şey olmayacak ve büyüyecek."
Kendini inandırmak için söylediklerine Engin ses çıkarmadı, az önce kendisi de öyle yapmıştı. Derin bir nefes alıp aşık olduğu kadından kendisine kalan en değerli şeye, Arda'ya, bakmaya devam etti.

