تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 11 · قراءة 22 دقيقة

MİNEL

الفصل 11

🐣11🐣

Imposiblety'den

"Uçak biletlerini ayarladın, değil mi Kâmil?" diye sordu Gökhan. Bir yandan da kendisine küçük bir valiz hazırlıyordu. Ankara'ya, Ankaragücü ve Beşiktaş arasındaki maça gideceklerdi.

"Ayarladım Gökhan Bey."

"Doktoru ayarladın mı?"

Minel'in uçağa ilk binişi olacaktı. Korkup panik yapabileceğini düşündüğü için onlarla aynı uçağa binecek ve her duruma hazır bir doktorun da yanlarında bulunmasını istemişti.

"Ayarladım Gökhan Bey."

"Yüzme hocası ne durumda? Hala daha bir şey ayarlayamadın mı?"

Kâmil sessiz kaldı. Gökhan'a onlarca kişinin özgeçmişini yollamıştı ama her biri reddedilmişti. Gökhan hepsine bir kulp buluyordu.

Biri çok kısa -1.80- boyluydu, birinin tipini beğenmemişti, diğerinin sakalları çok uzundu, başka bir tanenin gözleri bozuktu, diğeri renk körüydü, sonuncunun da giyim tarzı kötüydü.

"Ayarlamaya çalışıyorum Gökhan Bey."

"Döndüğümde yüzme hocasını bahçemde görmek istiyorum Kâmil, anlıyor musun?"

"Anlıyorum Gökhan Bey."

Başka bir şey demedi Gökhan, telefonu kapatıp valizinin fermuarını çekti. Saat akşam ondu, uçakları ise Kâmil'in gece bire ayarlayacağından haberdardı. Minel'in de çantasını hazırlayıp çıkmaları gerekiyordu; uçağı kaçırırlarsa başka bir uçak ayarlamakla uğraşmak, bu sırada havaalanında başıboş dolaşmak istemiyordu.

Yanına alacağı tüm eşyalarını kendi odasıyla Minel'in odasını birleştiren dar koridora bıraktıktan sonra kızının odasına girdi. Minel bu saatte normalde uyumuş olurdu ama bugün onu özellikle yatırmamıştı. Uykusunun bölünmesini istememişti, Ankara'daki otelde uyurlardı.

"Sana iğne yapıcam." diyen kızı duymasıyla sesini çıkarmadan kapının önünde bekledi. Minel tavşanını bir köşeye oturtmuş, iki tane Barbie bebeği konuşturuyordu.

"Hayıy, yapma. Ama haşta oydun, o yüzden yapıcam. Şuyup oysa oymaz mı? Oymaz, iğne yapıcam."

Kızının iğne konusundaki ısrarına gamzesini çıkaracak şekilde güldü Gökhan. Minel babasının gülüş sesiyle korktu, arkasını dönüp Gökhan'ı gördüğündeyse yeşillerindeki korku neredeyse silindi.

"Hoş geydin."

"Hoş buldum." dedi Gökhan keyifli bir sesle. Ayağa kalkıp ona yaklaşan kızının saçlarından öptü eğilerek. Gökhan beraber vakit geçirdikleri her dakika daha fazla alışıyordu bu kız çocuğuna. Daha önce hiç hissetmediği ve ilk başta varlıklarından rahatsız olsa da şimdi akışına bıraktığı duygular filizleniyordu içinde.

"Çantanı hazırlamamız lazım, evden çıkacağız."

Minel başını salladı. Gökhan ona açıklamıştı uçağa bineceklerini, maçın uzak bir yerde olduğunu. Bu yüzden soru sormaya gerek duymamıştı.

Gökhan odanın bir köşesinde duran arılı çantayı aldı, dolabın kapaklarını açıp kızının rengarenk kıyafetlerine boş gözlerle baktı. Anlamıyordu ne alıp ne almaması gerektiğini, mesela üşür diye hırka almalı mıydı? Kaç tane tişört almalıydı iki gün için? Pijama takımı bir tane olsaydı yeter miydi?

"Şu eybisemi ayayım."

Minel'in tombul parmağının işaret ettiği yere baktı. Onu ilk gördüğü gün giydiği beyaz elbiseyi gösteriyordu. İtiraz etmedi, elbiseyi askıdan çıkarıp beceriksizce katlayarak çantaya koydu.

"Başka ne alalım?"

"Şunu ayayım ve şunu."

Minel'in gösterdiği tişörtleri ve şortları çantaya koydu, iç çamaşırları ve çoraplarını da küçük bir boşluğa yerleştirdi. En üste seçtiği pijama takımını koyarken çantanın küçük bölmesine de tarak ve toka koymuştu çünkü kıvır kıvır saçları yaz sıcağında bunaltıyordu kız çocuğunu.

Odada gözlerini gezdirdi. Halının üzerindeki oyuncakları görünce "Oyuncak alalım mı?" diye sordu. Minel başını iki yana salladı. "Tavşanım vay." Komodinine yaslayarak oturttuğu tavşanını aldı.

Gökhan bu tavşanı parçalayacaktı. Bu oyuncağı tüm aile üyelerini sevdiğinden daha çok seviyordu Minel, kendisine bile bu kadar sıkı sarılmıyordu, mümkün müydü böyle bir şey?

Düşüncelerini defedip arılı çantayı bir koluna takarken "Gel, gidelim." dedi elini uzatıp. Babaannesi Minel'i giydirmişti, yapacak başka bir şeyleri kalmamıştı.

"Gidiyoyuz tavşan. Uçaka binicez."

Merdivenden yavaşça indiklerinde Gülten'i ve Raif'i merdivenin dibinde buldular. Gökhan ailenin diğer üyelerine yarın sabah gideceklerini söylemişti, böylece o uzun ve bir iki günlük bir ayrılık icin saçma olan vedalaşmalardan kurtulmuştu.

"Dikkat edin canımın içi, olur mu? Minel'i sakın ayırma yanından, çok küçük daha, anlamaz, kaybolur."

"Tamam." dedi Gökhan düz bir sesle. Aynı şeylerin ona söylenmesinden bıkmıştı. Daha önce baba olmamış olabilirdi ama üç yaşında bir çocuğu yalnız bırakmaması gerektiğini de biliyordu.

"Tamam Gülten, halleder o." diye araya girdi Raif. Ettikleri küçük tartışmadan sonra oğluna olan desteğini hep belli etmeye çalışıyordu. Küçük bir konuşma da yapmıştı zaten bir iki gün öncesinde.

"Oğlum ben...Kusura bakma, bir an düşünemedim senin kavga etmeyeceğini. Yoksa biliyorum senin Minel'i kötü bir ortama sokmayacağını, iyi bir baba olacağını söylerken ciddiydim."

"Eyvallah."

"Kâmil mi götürecek sizi oğlum?"

"Evet."

Gökhan kendi arabasıyla giderse arabayı geri alıp eve getirmeleri için kimseye güvenemezdi, bu yüzden bir sürü işini hallettirdiği çalışanı Kâmil'e haber vermişti. Garajdaki arabalardan rastgele bir tanesiyle gideceklerdi.

"Bizim ayabamız değiy." dedi Minel garaja gidip de bu arabayı görür görmez. Kabullenemiyordu babasının siyah arabasından başka bir arabaya binmeyi. Diğer tüm arabalar yabancıydı ona göre.

"Bizim arabamız?" diye sordu Gökhan kaşlarını kaldırarak.

"Evet." diye onayladı Minel büyük bir ciddiyetle. "Bizim ayabamız oyda." Garajın öteki ucunda asaletiyle duran siyah, spor arabayı işaret etti. "Ona gideyim."

Gökhan binecekleri arabanın önünde ellerini bağlamış şekilde bekleyen Kâmil'i unuttu o an. Gözleri uykudan kısılan, kıvırcık saçları dağınık, fıstık yeşili bir tulum ve beyaz tişört giyen, kafasını kaldırarak kendisine bakarken arabasını "bizim arabamız" olarak tarif edip işaret eden bu kıza baktı saniyelerce. Sonra dayanamadı, elindeki valizi yere bırakırken kızı kucağına aldı. Saçlarından koklaya koklaya öptü tüm mesafesini bir kenara bırakıp.

İçi gidiyordu işte, inkâr etmenin faydası yoktu. Daha üç haftadır tanıdığı kızına içi gidiyordu. Dayanamıyordu onun bu cıvıl cıvıl ama utangaç, konuşkan ama sessiz, meraklı ama çekingen hallerine.

"Bu seferlik bu arabayla gideceğiz." dedi dudaklarını kızının buklelerinden çekip geri çekilerek yüzleri arasına mesafe açarken. Minel itiraz etmedi, Gökhan onu öpünce utanmıştı, üstüne üstlük uykuluydu. Yanağını Gökhan'ın omzuna yaslarak başını babasının boyun girintisine gizledi. Adamdan yayılan sıcaklık ve odunsu koku onu mayıştırdı. Arabaya bindiklerini bile anlamadı.

Gökhan havaalanına gitmek için yolda oldukları dakikalar boyunca Minel'i kucağından indirmedi, daha doğrusu indiremedi, ne zaman oturtmaya ve kendisine yaslayıp uykusuna öyle devam etmesini sağlamaya çalışsa anında bir şeyler mırıldanıp gözlerini açıyordu Minel.

"Geldik Gökhan Bey." dedi dikiz aynasından yıllardır patronu olan adama bakan ve şaşkınlığını gizlemeye çalışan Kâmil. Gökhan'ın hareketleri, ses tonu, bakışları çok yumuşaktı bu kıza. Biliyordu çocuğuna kendisine davrandığı gibi davranmayacağını ama bu kadarını da beklemiyordu.

"Tamam, sen gidebilirsin." dedi Gökhan, sesinde tek bir duygu kırıntısı yoktu. Kâmil tam da bundan bahsediyordu işte, Gökhan normalde böyle olurdu. Ya öfkeliydi ya alaycı ya da oldukça mesafeli. Minel'e olan halleri yeniydi.

Gökhan Kâmil'in bu düşüncelerini bilmeden indi arabadan. Tek koluyla Minel'i tutuyordu, diğer elinde Minel'in arılı sırt çantası ve kendisinin küçük valizi vardı.

Uçağa binecekleri kapının önüne geldiklerinde ve Gökhan oradaki sandalyelerden birine oturduğunda Minel bir şeyler mırıldanarak gözlerini açtı. Gökhan hareketlendiğini anlayınca başını geri çekti, hafifçe terleyen kıza baktı.

"Geydik mi?"

"Havaalanına geldik, uçağa bineceğiz."

Minel mahmurca başını salladı, kendisini geri çekip babasının bacaklarına yan bir şekilde oturdu. Yeni uyandığı için ürperdi, Gökhan kollarını küçük kıza sarıp onu iyice kendisine çekti. Minel de bu sıcaklığına sığındı büyük bir güvenle.

"Ne zaman binicez?"

Gökhan saatine baktı. "Yarım saat kaldı." dediğinde Minel sesini çıkarmadı, çok uykusu vardı, gözleri kapanıyordu ama bir yandan da saçlarını öpen adamla konuşmak istiyordu. Onun ilgisini seviyordu.

"Uçak büyük mü?"

"Bilmiyorum, belki."

"Neden biymiyoysun?"

Gökhan güldü, kafasını kaldırıp kendisine bakan kızın kızaran yanağını okşadı. Teni çok yumuşaktı, bu yüzden Gökhan tereddüt ediyordu ne zaman Minel'e elini değdirmek istese. Hassas tenini tahriş etmekten korkuyordu.

"Her şeyi bilemem, Minel."

"Biymen geyek." dedi Minel bilmiş bilmiş. "Sen büyüksün."

"Öyle mi? Sen büyük değil misin?"

Minel şaşkınca baktı Gökhan'a, bu soruyu nasıl sorabildiğini anlamamıştı. "Çocukum ben." dediğinde sesi çok bariz bir gerçekten bahsettiğini belli ediyordu.

Gökhan'ın bir kez daha içi gitti. Sadece baktı. Minel onun konuşmayacağını anlayınca başka bir şey söylemedi, başını adamın göğsüne yasladı tekrar.

Yarım saat Minel'in mırıltıları, bazen uyuyakalmasıyla derinleşen nefesleri, aniden uyanışlarıyla geçti. Gökhan kollarını bir an bile kızın etrafından çekmedi, onlara bakan biri olursa daha da sıkı sarıldı Minel'e. Değen bakışlardan bile korumak istiyordu onu, dünya çok kötü bir yere dönüşmüştü çünkü.

Yolcuları almaya başladıklarında doktor da yanlarına gelmişti, bir iki cümle konuştular. Minel bu sırada uyandı, herkesin hareketlendiğini görünce uçağa binecekleri zamanın geldiğini anlayıp gözlerini ovuşturdu. Yere inmek için kıpırdandı, Gökhan onun bu isteğini geri çevirmedi. Kızı yere bıraktı.

VIP geçişli oldukları için kapıdan geçen ilk kişiler oldular. Uçağa girdiklerinde ve hostesler güler yüzle "Hoş geldiniz." dediklerinde Minel her yere, herkese merakla bakıyordu. Koltuklarına geçtiler, Gökhan küçük valizi ve sırt çantasını bölmeye koyup oturdu. Tabii önce Minel'i cam kenarına oturtmuştu.

"Ne zaman gidicez?"

Gökhan Minel'in saçlarını okşadı yavaşça. "Birazdan." Minel başını salladı, yanındaki küçük camdan gecenin karanlığında ışıklarıyla parlayan piste baktı. Heyecanlıydı ama gergin değildi. Aktunaların hiçbirine karşı korkusu tam olarak geçmese de güveniyordu onlara, özellikle Gökhan'a. En çok bu adamı sevmesinin, ona güvenmesinin nedenini bilmiyordu. Küçük kalbi bu adamlayken daha sıcak oluyordu sadece.

On beş dakika kadar geçti. Komutlar verilmeye başlandığında Gökhan Minel'in kemerini bağladı.

"Minel?"

"Hı?"

"Uçak çalıştığında yüksek bir ses çıkacak ama korkulacak bir şey yok, tamam mı? Normal hali öyle."

Kızın yüksek seslerden ne kadar korktuğunu çok iyi biliyordu. Ne zaman Hale normal ses tonuyla konuşsa, Engin şaka yapmak için bağırsa veya ailedekiler televizyonun sesini normalden bir tık daha fazla açsa irkilip bir köşeye çekiliyordu.

"Tamam."

Minel'in onayı Gökhan'ı rahatlatmadı, gözlerini bir an bile ayırmadı kızından. Uçak kalkışa hazırlandı ve motorları çalıştığı an Gökhan ne kadar haklı olduğunu anladı, Minel az önce "Tamam." diyen o değilmiş gibi koltuğunda küçülebileceği kadar küçüldü, gözlerini sımsıkı yumarken iki eli de tulumunu kavramış, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

"Minel? Bir şey yok." dedi sesini yumuşatmaya çalışırak. "Yanındayım ben, bir şey yok. Her şey yolunda." Kızın yumruklarını tuttu, parmaklarını yavaş yavaş açtı. "Bir şey yok." diye tekrar etti başparmağıyla kızın terlemiş avuç içini okşarken. "Hadi, aç gözlerini."

Minel başını iki yana salladı, gözlerini açmadı. Ses çok kötüydü. Korkuyordu. Annesi ve Aykut'la yaşarken kanepenin arkasına gizlendiği gibi gizlenmek istiyordu. Ancak öyle güvende olurdu ama yapamıyordu. Kalbi hızla atarken göğüs kafesinde hissediyordu şiddetli çarpışları.

"Minel?" dedi Gökhan endişelenmeye başlarken. Kız yine kapatmıştı yumruklarını. Söylediklerine de tepki vermiyordu. O sırada uçak kalktı ve bu, kendisini sıkan kız çocuğu için son damla oldu.

Midesi bulandı, göğsü ağrıdı, nefesleri düzensizleşti ve vücudu kaskatı kesildi.

Gökhan bu değişiklikleri fark etti. "Minel..." derken kemerini çözüp vücudunu ona doğru döndürmüştü. Kurallar umrunda değildi, kızına bir şey oluyordu.

Bir eliyle kızın yumruklarını açmaya çalışırken diğer eli kızın yanağındaydı, yolcuların bakışlarının ona döndüğünü sezse de umursamadı. Hemen ön koltuğunda oturan doktor bir şeyler demeye başladı ama dinlemedi. "Bir şey yap." dedi endişesinin verdiği öfkeyle. "Sakinleştirici mi veriyorsun, ne yapıyorsan yap, iyi değil."

Doktor koltuğundan kalkarken bir hostesin de kendilerine yaklaştığını gördü. Kadın onları kalkış sırasında kemerlerini bağlayıp oturmaları gerektiğiyle alakalı uyaracaktı ama Minel'i görünce olayı, acil bir durum olduğunu anladı. "Ben doktorum, halledeceğim." diyen doktorla geri çekildi.

Gökhan yanındaki kırklı yaşlarda adam bir şeyler hazırlar ve ilaç çantasında iğne ararken Minel'e ulaşmaya çalıştı yine. "Minel..." dedi yavaşça. "Buradayım ben güzelim, bak bana."

Karşılaştığı tepkisizlik, hatta kızın nefeslerinin daha da kesilmesi Gökhan'ın çaresiz hissetmesine neden oldu. Belli etmedi, dışarıdan çok soğukkanlı duruyordu, hatta doktor "Nasıl kızı bu haldeyken böyle sakin kalabilir?" diye düşündü.

Kıymızı bayık göyde.

Minel ne zaman birini bekleyecek olsa sallanarak bu şarkıyı söylüyordu. Gökhan belki sakinleştiriciye başvurmalarına engel olur ümidiyle "Kırmızı balık gölde." diye başladı.

"Kıvrıla kıvrıla yüzüyor. Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor."

Minel uğuldayan kulaklarına rağmen duyduğu ama dikkat etmediği seslerin içinden şarkıyı seçti, ona kendisini güvenli hissettiren melodiyle iç çekti. Kızının sesli nefesiyle Gökhan doğru yolda olduğunu anladı, devam etti.

"Kırmızı balık gölde, sakın yemi yeme. Balıkçı seni..."

Doktor da şarkıya eşlik etmeye başladı, sonra ön koltuktaki yolcular. Minel'in kalbi normal hızına dönmeye başladı, eskisi gibi yumruklarını da sıkmıyordu, Gökhan kızın parmaklarını kolayca açtı. Şarkıya devam ederken bir yandan da avuç içini okşuyordu.

"...tutacak, sepetine atacak."

Minel tekrar iç çekti, yumduğu gözlerini kırpıştırarak açtı. Gökhan bunu görünce derin bir nefes aldı ciğerlerine. "Bir şey yok." dedi şarkıyı bırakıp. "Bak, korkacağın bir şey yok."

Minel'in gözleri yaşardı. Sesini çıkarmadığında Gökhan

kızının yanağını okşadı, saçlarını geriye attı. Onun dikkatini tekrar kaybetmemek için her şeyi yapıyordu. Devam etti sessizce. "Buradayım, bir şey olmayacak. Ankara'ya gideceğiz, maça gideceğiz. Bir şey olmayacak."

Minel hala daha korkuyordu ama Gökhan'a güvendi, onu koruyacağına güvendi. Kollarını önünde diz çökmüş Gökhan'ın boynuna doladı sıkıca. Gökhan ona atılan kızın incecik beline sardı kolunu. Ayağa kalkıp koltuğuna geri otururken Minel'i de kendisiyle getirmiş, kucağına almış olmuştu böylece.

Yolculara baktığında herkes kendi işlerine döndü, doktor yerine geçti. Gökhan kendisine hâlâ daha sımsıkı sarılan kıza "Bir şey yok." dedi tekrar. Saçlarını okşadı. "Sakinleş, hadi."

Minel gittikçe sakinleşti. Gökhan'a boşu boşuna dev adam demiyordu. O onu korurdu. Hem Gökhan onu sardığında tamamen gizleniyordu sanki dış dünyadan, kimse ona zarar veremezdi. Derin bir nefes aldı, Gökhan'ın kokusu burnuna dolduğunda daha da rahatladı.

Gökhan kolları arasında ufacık kalan kızın saçlarından öptü birkaç kez. Endişesi hâlâ daha tam geçmemişti, bu yüzden Minel'i kollarından ayırmaya niyeti yoktu.

"Koyktum."

Kızının titrek sesiyle derin bir nefes aldı. "Ben yanındayım, korkma. Seni hep koruyacağım."

Minel geri çekildi, Gökhan'ın kendisini şefkatle izleyen parlak mavi gözlerine bakarken burnunu çekti. "Sös mü?"

Gökhan gülümsedi, Minel'in yüzüne gelen saçları geri attı. "Söz." dedi güven verici bir şekilde.

Minel güvendi, babasının bacaklarına oturup başını onun göğsüne yasladı. Bir eli adamın tişörtünü sıkıca kavrarken diğer eli de boynundan sarkan zincire gitti. Dakikalarca Gökhan'ın dikkatli bakışları altında zincirin ucundaki künyeyle oynadı, ışığın gümüş renkten yansıyışıyla kendisini meşgul etti.

İniş için anonslar yapılmaya başlandığında "Minel..." dedi Gökhan istemeye istemeye. "Şimdi seni koltuğuna oturtmamız lazım." Kızın gözleri korkuyla büyüdüğünde hemen ekledi. "Kısa bir süre. Zaten ben yanında olacağım."

Minel daha fazla itiraz etmedi. Gökhan onu koltuğuna oturttuktan sonra kemerlerini bağladı. Kızın küçücük elini kavradı sonra.

"Eyimi bıyakma."

"Bırakmayacağım."

Gökhan bundan sonra her an Minel'in korkmasına engel olmak için elinden geleni yapacaktı; şu an ellerini yumruk yapmasın diye avuç içini okşadığı, tam iniş anında kızın saçlarını öpüp "Buradayım ben." dediği gibi.

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

Gözlerimi yüzüme vuran ışıkla açtım alarm sesi yerine. Dün otele çok geç gelmiştik, yapacak işimiz de olmadığı için alarm kurmadan uyumuştum.

Komodinin üzerinden saate bakmak için telefonumu almak istedim ama kolumu kaldıramadım, kolumun üzerinde tanıdık olmayan bir ağırlık hissetmem buna engel olmuştu. Kısık gözlerimi iyice açıp yanıma baktığımda anladım bu ağırlığın Minel olduğunu.

Başının bir kısmı kolumun üzerindeyken burnu kaburgalarıma değiyordu, ellerini kendisine çekmişti uyurken. Saçları göğsüme dağılmıştı, tişört giymeseydim gıdıklanırdım.

Uykusuzluk, uçak yolculuğu ve uçaktayken yaşadığı korku onu o kadar yormuştu ki ne otele gelirken uyanmıştı ne de ben ona pijamalarını giydirirken. Bu hali devam ediyor olmalıydı, yoksa uyanırdı mutlaka.

Kolumu yavaşça çekip beline sardım, başını da göğsüme yaslamasını sağladım. Böyle daha iyi hissediyordum, sanki hep onu böyle sarıp korumalıydım her şeyden. Zaten pek aklı yerinde bir adam değildim, iyice çıldırmıştım.

Saçlarını okşadım masum yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra. Uyandırmak istemediğim için bayağı yavaş bir şekilde yanağını okşayıp alnından öptüm.

Artık kendime bir sınır koymak istemiyordum Minel'i öperken. Kızımdı o benim. Üç haftada çoğu sınırımı geçmiş, yüreğime yerleşmişti, inkâra gerek yoktu. Hem hak ediyordu her şeyi, sevgi görmeyi, güvende olmayı, güzel sözler duymayı.

Burnumu saçlarına yaslayıp bebek kokusunu içime çektim. Gözlerim kapandı. Bir iki hafta önce annemle babama sarılarak uyudukları için "Bunalmıyorlar mı?" diye laf eden ben değildim sanki, Minel'in kokusuyla uyuyakalacaktım şimdi.

Bir kıpırtı hissetmemle açtım gözlerimi. Uyanacaktı galiba. Başını hareket ettirdi, saçları yüzüne geldiğinde burnunu kırıştırdı şirince. Yüzüne gelen bukleleri geriye itmeye çalıştı ama gözleri kapalıydı, pek uyanmış da sayılmazdı, başaramadı. Onun bu haline güldüm, ben onun yerine geriye ittim saçlarını.

Yüzü düzeldi ama uykusu tekrar derinleşemedi. Birkaç dakikalık bir hareketsizlikten sonra tekrar kıpırdandı, bu sefer gözlerini de açtı kısıkça. "Günaydın güzelim." dedim yumuşak bir sesle. Anlayamadı ne dediğimi, bana mahmur mahmur baktı. Ayılması için vakit verdim, bekledim sessizce.

Boynumdaki künyeye gitti eli. Krem rengi tülün arkasından gözüken pencereye çevirmişti bakışlarını, bir süre öyle kaldı. Başını göğsüme daha da fazla yerleştirdi, bana daha da yaklaştı. Cüce de benim ona sarılmamı seviyordu.

"Günaydın." dedi nihayet ayıldığında. Bir şey dememe fırsat vermeyip hemen aklındakini sordu. "Neyeye geydik?"

Kaşlarımı hafifçe çattım. "Hatırlamıyor musun?" dedim saçlarını okşarken. "Uçağa bindik, Ankara'ya geldik."

Tüm vücudu ürperdi uçağı duyar duymaz. "Tamam." dedi hatırladığını belli etmek için. Başını eğip yüzünü benden gizledi, tişörtümü sıktı yumrukları, ayak başparmakları birleşti. Yine gerilmişti, korkuyordu.

"Korkmana gerek yok Minel."

Yüksek seslerden korktuğunu biliyordum ama buna gerek yoktu. Hiçbir yüksek ses ona yükseltilmiş olmayacaktı bundan sonra; kimsenin benim kızıma, Minel Aktuna'ya bağırmasına izin vermezdim çünkü.

"Ama..." diye mırıldandı. "Ama çok koykunç."

Yanağını okşadım. "Bana güvenmiyor musun? Ben hep yanında olacağım dedim sana, uçakta da öyle."

Gözlerime yeni çıkardığı gözlerini tekrar çekti. "Binmeşek uçaka, oymaz mı?" diye sordu çekingen bir şekilde. Bir şeyler isteyen bir çocuk değildi Minel, bunu sorduğuna göre korkusu hâlâ yerli yerindeydi.

"Tamam, istemezsen binmeyiz."

Ondan önemli değildi. Zaten ben de aynı senaryoyu tekrar yaşamak istemiyordum. Kesilen nefesleri aklımdaydı, bir şeyler ters giderse diye düşünüp durmuştum o saniyelerde, yol üzerindeki hangi havaalanına kaç dakikada acil iniş yapabileceğimizi bile düşünmüştüm.

"Maça ne zaman gidicez?"

Telefonumu alıp saate baktım, on ikiydi. Maçsa altıda başlıyordu. "Birkaç saat kaldı." dediğimde Minel dört parmağını açıp gösterdi. "Döyt mü saat?"

Durdum, dört saatin nereden çıktığını düşünürken ona maça birkaç gün kaldığını söyleyip daha sonra dört gün diyerek düzelttiğim zaman geldi aklıma. Bunu hatırlaması beni gülümsetirken "Hayır." diye cevap verdim dört parmağı havada cevap vermemi bekleyen cüceye. "Altı saat var."

Anlayamadı. Bir eline baktı bir de bana. Kafası karışmış bir şekilde "Ama döyt..." dediğinde "Birkaç'ın anlamı değişebiliyor." diye açıklamaya çalıştım. Gözlerini kırpıştırarak bana bakmaya devam etti. Derin bir nefes verdim. "Boşver Minel, altı saat kaldı."

"Tamam."

Doğruldu. Yatakta oturup gözlerini ovuşturdu. "Tavşanım..." dedi sonra. "Tavşanım neyde?"

Çantasına koymuştum, o kadar sevdiği bir oyuncağı kaybetmezdim ama nasıl tepki vereceğini merak ettim.

"Kayboldu, bulamadım."

Bana öyle bir yüz ifadesiyle baktı ki bir saniye bile uzatmadım şakamı. "Çantanda." Ayağa kalkıp arılı çantasından tavşanı çıkardım. "Al."

Yatakta ayağa kalkıp elimdeki tavşanı kaptı. Sımsıkı sarılırken "Tavşan..." dedi yavaşça. "Kayboydun dedi dev adam." Tavşanını öpüşünü, mırıl mırıl konuşmasını kollarımı kavuşturarak izledim.

Ben babasıydım ama elin tavşanını beni öptüğünden daha çok öpüyordu.

"Hadi, öğle yemeğine inelim." diyerek özlem giderişini kestim. Başını salladı, yataktan inecekti ama çıplak ayaklarını görünce durdu. "Kucağıma gel." deyip kollarımı açtım. Ayakkabılarını da giydirebilirdim ama umrumda değildi, böylesi daha iyiydi.

"Geydim." dedi kolunu boynuma sardığında. Saçlarının üzerinden öptüm; masanın üzerinden cüzdanımı, telefonumu ve oda kartını alıp çıktım. Yanağını omzuma yasladı ben asansöre ilerlerken.

"Ne yicez?"

"Ne istersen."

Düşünmeye başladı yemek yemeyi seviyormuş da çok yemek çeşidi biliyormuş gibi. Ben ona "Bundan yiyecek misin?" diye sorduğumda "Biymem." diye cevap verecek, tabağına koyduğum her şeye "Çok oydu." bahanesiyle itiraz edecekti yaşıtlarına göre porsiyonları çok daha küçük olmasına rağmen. Aynadan ikimize baktım, işte bu yüzden ufacık kalıyordu yanımda, yemiyordu.

Daha doğrusu, eskiden yemiyordu. Şu an ben yanındaydım ve yeteri kadar yemek yediğine emin olacaktım. Böyle böyle de büyüyecekti.

.

.

.

Imposiblety'den

"Heykeş aynı giyiyoy."

"Forma giyiyorlar, herkesin forması aynı."

Maçın başlamasını beklerken Minel sahaya, tribüne doluşan farklı farklı insanlara bakıyordu. Gökhan'ın gözleri ise Beşiktaş forması giyen kızının üzerindeydi. Formayı İstanbul'dayken almıştı ve aldığında Minel'in o formayı giymesinin bu kadar şirin geleceğinden habersizdi. Ablasının veya Engin abisinin yaptığı gibi sertçe öpmek istiyordu kızının yanaklarını. Utanıp olduğu yerde küçülmesin, rahat rahat maçı izlesin diye yapmıyordu ama.

"Ne zaman başyıcak?"

"Birazdan."

Minel bu birazdan, birkaç gibi kelimeleri anlamıyordu ama sesini çıkarmadı. Azıcık daha beklerse maçın başlayacağını düşündü, tribüne doluşan ve kendisiyle aynı şeyleri giyen adamları incelemeye devam etti.

Gökhan çocuk hayali kurmamıştı hiçbir zaman ama kursaydı bile bu an hissettiklerini hayal edebileceğini düşünmüyordu. Üç yaşında, futbolun f'sini bile birkaç hafta öncesinde bilmemesine rağmen şu an hevesle maçın başlamasını bekleyen kızı kucağında Beşiktaş formasıyla oturuyordu ve stadyumdaydılar. Sarı, kıvır kıvır saçları vardı kızının; yemyeşil, neşeyle parlayan, bazense korkuyla sönen gözleri, havanın bunaltıcı sıcaklığı yüzünden kızarmış yanakları, küçücük bir burnu ve tek avcunun içinde bile kaybolacak kadar ufak elleri.

Hayal edebileceğinin çok ötesindeydi Minel.

Kızının saçlarını yamuk yumuk da olsa iki yanda olacak şekilde toplamıştı daha fazla bunalmaması için. Açılan ensesine dökülen, tokalara uzanamayacak kadar kısa olan seyrek birkaç tutam saçı okşadı. Minel huylanmış olmalı ki başını hafifçe geriye yatırıp ensesini kapattı, Gökhan o zaman fark etti Minel'in neresinden gıdıklandığını bilmediğini. Canı sıkılıyordu zaten, öğrenmeye çalışmaktan zarar gelmezdi.

Önce boynunu gıdıkladı kızın. Minel ensesine verdiği tepkiyi vermedi, sadece adama kısa bir süreliğine baktı. Gökhan boynundan gıdıklanmadığını anlayınca karnına geçti, parmakları hareket eder etmez iki büklüm oldu Aktunaların kalbini birkaç haftada fetheden kız çocuğu. Bir yandan da kıkır kıkır gülmüştü. "Gıdıkyanıyoyum." diyerek belirtti adamın onu daha fazla gıdıklamaması için. Gökhan'ın dudakları kıvrıldı, aklının bir köşesine yazdı küçük kızı gözlerinden yaş getirene kadar gıdıklamayı. Ama şu an yapmayacaktı, maçın başlamasına az kalmıştı.

"Güzelim..."

Minel başını çevirmedi. Anladı Gökhan, kızı babasının ona böyle seslenmesine alışık olmadığı için tepki vermemişti, kendisine seslenildiğini düşünmemişti. Gökhan söz verdi kendisine; Minel güzelim denmesine, babası tarafından sevilmeye alışacaktı. Birkaç hafta geç kalmış, kızından uzak durmuş olabilirdi ama artık buradaydı.

"Güzelim..." dedi bir kez daha. Bu sırada saçlarını da okşamıştı. Minel başını Gökhan'a çevirdi, şaşkın bir bakışla "Efendim?" diye sordu. Gökhan kendisine hep adıyla seslenirdi, "güzelim" demesi onu şaşırtmıştı.

"Şimdi sana kulaklıklarını takacağım çünkü çok ses olacak, tamam mı?"

Minel için stadyuma gelmeden aldığı -bir kulaklık alma fikrinin uçağa binmeden önce aklına gelmemesine şaşırmıştı- kulak üstü, toz pembe kulaklığı göstererek söylemişti bunları. Minel başını salladı, gürültüyü sevmiyordu zaten, karşı çıkacak değildi.

Gökhan telefonuna Bluetooth'la bağladığı kulaklıkları Minel'in başına geçirdi, saçlarının acımaması için oldukça dikkatliydi bunu yaparken. Bu sırada ona şirince bakıyordu kız çocuğu, öyle ki Gökhan gülüp kızın saçlarından öpmeden edemedi.

Kulaklığı tamamiyle ayarladıktan sonra kulaklığın ortam gürültüsünü azaltma özelliğini kullanıp kızının kulaklarına ulaşacak bağırış ve küfürleri engelledi, daha sonra bulduğu çocuk şarkıları listesini açtı. Minel duyduğu melodiyle gülümsedi, başını iki yana sallayarak şarkının temposuna eşlik etmeye başladığında Gökhan bir kez daha öptü saçlarından.

Minel'in kulaklarına zarar vermeyecek bir ses seviyesinde müzik dinlediği, Gökhan'ınsa telefonundan araba modellerine baktığı yarım saatin sonunda maç başladı.

Minel "Foymayayı sayı!" dedi Ankaragücü'nü görür görmez. Gökhan takıldığı yere burnundan sesli bir nefes vererek güldü, başını iki yana salladı bu sırada. Konuşsa bile Minel'in duymayacağını bildiğinden bir şey söylemedi.

Minel sahada küçücük gözüken adamlara, özellikle de sarı formalı olanlara bakarken topun kimde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Telefondan izlediklerinde anlamak çok daha kolaydı, yanlış bir yere geldiklerini bile düşünecekti az daha ama kaleleri görmesi onu bunun futbol olduğuna ikna etmişti.

Gökhan'sa kucağında Minel olduğu için sakin kalmaya çalışarak izliyordu maçı. Normalde bağırır, küfreder, yerinde duramazdı ama bunların hiçbirini yapmasının imkânı yoktu şu an. Minel onu bir kez bile öyle görse günlerce kaçardı Gökhan'dan çünkü korkardı, Gökhan'ın da böyle bir şeye neden olmaya hiç ama hiç niyeti yoktu.

Maçın ortalarına doğru işler iyice kızıştı. İki takım da ataklar yapıyordu ama top bir türlü bulmuyordu kaleyi, iki tarafta da. Tribündekiler iyice gerildi, çakmak çakılsa patlayacak bir ortam oluşmuştu sanki. Gökhan böyle bir ortamın atmosferine kapılıp bağırmamak için dişlerini ve yumruğunu sıkıyor, yine de kendine engel olamayacak gibi olursa ayaklarını sallayarak müzik dinleyen kızının bebek şampuanı kokulu saçlarına bastırıyordu burnunu, sonra da derin bir soluk çekiyordu içine.

İlk yarı bitti.

On beş dakikalık bir ara vardı, Gökhan etrafındaki insanların küfretmeyi ve bağırmayı bırakmalarını fırsat bilip Minel'in kulak üstü kulaklıklarını boynuna indirdi. Kızın yeşil gözleri hemen ona döndü.

"Tuvalete gitmek ister misin güzelim?"

"Hayıy. Sen istey misin?"

Güldü. "İstemem."

Sessiz kaldılar bir süre. Gökhan sohbet başlatan biri olmamıştı hiçbir zaman, ne diyeceğini bilemiyordu bu yüzden. Tek bildiği konuşması gerektiğiydi. Üç sene kaybetmişlerdi zaten, Ceyda yazmasa kızının elmaya ölümcül bir alerjisi olduğunu bile bilmeyecekti onun hakkında diğer bir sürü şeyi bilmediği gibi. En sevdiği oyun neydi, peki en sevdiği çizgi film? Hangi kıyafetlerini daha çok severdi, ne yapılmasından hoşlanmazdı? Böceklerden korkar mıydı mesela ya da farelerden? Hiçbirini bilmiyordu, öğrenmenin yolu konuşmaktı.

"Sevdin mi maç izlemeyi?"

"Sevdim ama... Şey..."

"Hım?" diyerek kızı cesaretlendirdi. Minel doğru cümleyi kurmaya çalışırken gözlerini babasının formasında dolaştırdı. Kelimelerini aklında dizdiğinde Gökhan'ın mavi gözlerine baktı.

"Topu göyemiyoyum basen."

Gökhan baktı Minel'e, onu utandırmamak için şu ana kadar sarf ettiği tüm çabayı boşverip yanağından sert bir öpücük çaldı. Dayanamamıştı. O kadar masumdu ki en sevdiği insan olma yolunda tüm aile üyelerini geçecek emin adımlarla ilerleyen bu kız çocuğu...

Kalbi dayanmıyordu. Gerçekten kalbi dayanmıyordu. Kız babası olmak nasıl bir şeydi böyle? Kendinden ödün veriyordu, eskiden sevdiği şeyleri yapamıyordu ama bunların umrunda olmaması bir yana, bir de içi gidiyordu bu ufak, saf varlığa.

Minel şaşırdı bu ani sevgi gösterisine. Engin amcası, Hale halası ve Doruk abisi sürekli onu öpücüklere boğuyorlardı; Hakan amcası ve Kuzey abisi de şefkatle yaklaşıp küçük öpücükler alıyorlardı yanaklarından ama ona kendisini babası olduğunu öğrendiği ilk andan beri güvende hissettiren, sabahları uyanıp yanına gittiği, odasında oynadığı Gökhan hep daha bir mesafeli olurdu.

Şaşkınlığının yanı sıra küçük kalbinde kelebekler uçuştu, mutlu oldu, bir yandan da utandı. Başını adamın boyun girintisine gizleyip alttan alttan baktı keskin yüz hatlarına. Sanki tavşanından bile çok seviyordu bu adamı.

Gökhan bir öpücükle doyamamıştı kızının yumuşak yanaklarına ama onu daha fazla utandırmak da istemedi, kendisine sığınan kız çocuğunun saçlarından öpmekle yetindi.

Aranın kalan on dakikası boyunca sessizce oturdular. Gökhan sıkılmadı, telefonuna da bakmadı. Böyle hareketsiz duracak adam değildi o normalde ama... Normali mi kalmıştı? Yeni normali buydu artık, kollarının arasındaki kızdı tüm amaçlarının çıktığı yol. Öyle olacaktı yani.

Maç kaldığı yerden devam etti, Gökhan hemen taktı Minel'in kulaklıklarını. Birkaç metre ötesindeki adamın sağlam bir küfür savurduğunu duymuştu anında. Minel'in duymamış olmasını umdu.

İkinci yarının ilk dakikaları sakindi ama bu durum uzun sürmedi, gerilim yine tırmandı, stadyumdaki bir takıma ait tüm taraftarların koro gibi küfrettiği anlar bile oldu. Bu gerginliğin en zirve noktasında hakem Beşiktaşlı oyunculardan birine sarı kart verdi ve işte o an yıkıldı sanki tüm stadyum. Minel de bağıranlara katıldı ama onun katılma nedeni farklıydı. "Hııı, sayı kayt!" dedi en sevdiği kartı görmenin büyük heyecanıyla.

Gökhan kızının saçlarının üzerinden öperken "Evet, sarı kart." dedi duymayacağını bile bile. Zihnini meşgul etmesi lazımdı küfretmemek için, hakemin kararına bayağı sinirlenmişti çünkü. Bu öfkeyi içinden atmaya çalışırken kızına ters ters bakan adamla denk geldi gözleri. Minel'in sarı karta olan neşesini duymuş olmalıydı ki böyle bakıyordu.

Adama "Ne bakıyorsun lan?" diye çıkıştığında bağırmasa da sesi yüksekti. Maça dair olan sinirini kontrol edebilirdi belki -onda da pek başarılı sayılmazdı ya, neyse- ama kimse Minel'e böyle ters ters bakamazdı.

"Görmüyor musun, küçücük çocuk işte! Hâlâ bakıyor, dön lan önüne!"

Gökhan yapılıydı, bir kavgaya girerlerse zarar gören adam olurdu. Bunun bilincinde bir şekilde bakışlarını sarı, kıvırcık saçlı kız çocuğundan çekip maça döndü adam.

"Sonra niye sinirlisin diyorlar, gel de delirme!"

Maçın geri kalanı yine gergin olsa da Gökhan hiçbir zaman adama öfkelendiği kadar öfkelenmedi. Verilen birkaç dakikalık uzatma da doksan dakikalık maç gibi iki takımın herhangi biri gol atmadan bitti, Gökhan anında ayağa kalktı. Kalabalığın arasından kucağında sıkı sıkı sardığı Minel'le sıyrıldı, buraya gelirken kullandığı ve beklerse üç katı para vereceğini söylediği taksiye ilerledi.

"..... Otel'e."

Minel'in kulağındaki kulaklıkları çıkardı. "Bitti." dedi Minel çocuk şarkılarını duymayı bırakır bırakmaz ellerini açıp. "Evet güzelim, bitti." diye onayladı Gökhan. İçinde kalmıştı, kızının öpemediği yanağından öptü. Hem çok tatlı gözüküyordu beyaz elbisesi, çorapları ve spor ayakkabılarıyla.

Minel utandı ve utanmasına neden olan kişiye, Gökhan'a, sığındı yine. Babasının göğsüne yaslanarak camdan dışarı bakarken mutluydu.

Gökhan uçakta ona Kırmızı Balık söylemişti, beraber uyumuşlardı, yemek yemek istemediğinde Gökhan yumuşak bir şekilde konuşarak yemeğini yemesini sağlamıştı, kendi giydiği kıyafetten ona da almıştı, beraber maça gelmişlerdi, yanağından öpmüştü. Bunların hepsi çok özeldi Minel için.

Artık Minel'in de babası vardı.

نهاية الفصل

9 تعليق