Emir, kaldığı o döküntü pansiyonun ücretini ödeyebilmek ve Aden’e yakın kalabilmek için üniversitesindeki kaydını dondurmayı bile göze almıştı. Cebindeki son para hızla erirken, kumral saçlarını beresinin altına gizleyip şehrin arka sokaklarında iş aramaya başladı. Kimliği, diploması veya tecrübesi o an hiçbir şey ifade etmiyordu. O sadece, sevdiği kızın okuluna üç durak mesafede bir yerlerde nefes almak istiyordu. Nihayet, liman yakınlarındaki eski bir sanayi sitesinde, gece vardiyasında çalışacak bir paketleme işçisi arayan bir depo buldu. İş ağır, ortam ise buz gibiydi. "Burada üniversite okuyorum demiştin çocuk," dedi deponun ustası, Emir’in nasır tutmamış ellerine bakarak. "Bu eller bu demirleri taşıyabilir mi?" Emir, Aden’in okul bahçesinde kendisine sarıldığı o anı düşündü. O anki sıcaklığı hatırlayınca ellerinin soğuktan titremesi kesildi. "Taşır usta," dedi kararlılıkla. "Zorundayım." Gündüzleri Aden’in okul yolunda gizli bir gölge gibi bekliyor, geceleri ise sabaha kadar depoda ağır kolilerin arasında ter döküyordu. Uykusuzluktan gözlerinin altı morarmış, kumral yüzü zayıflıktan keskinleşmişti. Ama her gece saat 00:00’da o gizli telefonu açtığında, Aden’den gelen bir "İyi ki varsın" mesajı tüm yorgunluğunu silip süpürüyordu. Ancak Emir’in bu fedakarlığı, büyük bir sınavla karşı karşıya kaldı. Bir salı akşamı, depoda işler yoğunlaşmışken Emir’in telefonu titredi. Bu normalde Aden’in mesaj saati değildi. Panikle kenara çekildi. Mesaj Aden’den değil, Emir’in kendi annesinden geliyordu: "Emir, okuldan aradılar. Üç haftadır derslere girmiyormuşsun. Neredesin sen? Baban banka hesaplarını kontrol etti, tüm paranı o şehirden çekmişsin. Eğer bu akşam eve dönmezsen baban polise gidecek. Seni orada zorla tuttuklarını düşünüyor." Emir olduğu yere çöktü. Kendi ailesi, onun bir "kayıp" olduğunu sanıyordu. Eğer polis işin içine girerse, Aden’in evinin önünde geçirdiği o saatler, okulun arka kapısındaki o buluşma, her şey ortaya çıkardı. Aden’in babası bunu öğrenirse Aden’i bir daha asla dışarı çıkarmaz, belki de okuldan alırdı. O an sırtındaki yük, taşıdığı kolilerden daha ağır geldi. Bir yanda kendi hayatı, geleceği ve ailesi; diğer yanda ise 16 yaşındaki bir genç kızın umudu olan o beş dakikalık cennet... Tam o sırada Aden’den bir mesaj düştü: Aden: "Emir, bugün babam akşam yemeğinde senin hakkında konuştu. 'O çocuk hala bu şehirdeyse onu bulup gününü göstereceğim' dedi. Çok korkuyorum. Lütfen kendine dikkat et. Sen benim tek dayanağımsın, sakın gitme." Emir’in gözleri doldu. Eli telefona gitti, annesine "Dönmüyorum" yazmak istedi ama parmakları durdu. Gerçekten bu kadar imkansız mıydı? Hem bir gelecek kurup hem de Aden’i koruyamaz mıydı? Gece yarısı vardiyası bittiğinde, Emir deponun dışındaki soğuk kaldırımı izlerken bir karar vermek zorundaydı. Ya bu savaşı daha profesyonelce verecek ve ailesini yatıştıracaktı ya da her şeyi yakıp bu şehirde bir kaçak gibi yaşayacaktı. Ama o an fark etmediği bir şey vardı: Deponun biraz ilerisinde, siyah bir araba ağır ağır geçiyordu. Aden’in babası, kızının son günlerdeki o durgun ama umutlu halinden şüphelenmiş ve onu takip etmeye, çevresini araştırmaya başlamıştı. Ve o siyah araba, tam Emir’in çalıştığı deponun önünde durdu. Emir, kumral saçlarını düzelterek ayağa kalktığında, arabanın kapısı açıldı.
الفصل 9
Yabancı bir şehrin ayazı
